Ağaç İrfan Istıranca / Oynayan İnsan Tiyatrosu

Mehmet K. Özel

Yakın tarihimiz arşivler tarihidir. Zamanı gelince açılacak kozlar ve çekilecek kılıçlar gibi oynanır, saklanır gerçekler. Hep duyarız, yok genelkurmay arşivi yok istihbarat arşivi, yok meclis arşivi vs… Asıl arşiv edebiyat antolojilerindedir oysa aydınların hafızalarında ve ürettiklerindedir. Eğer bir yazar dosyalar dolusu arşivden fazlasını bir makalede, şiirde ya da hiciv dolu bir güldürüde apaçık ediyorsa bu imhasına gerekçedir. İmha edilir ve imha ediliş şekli de arşivlik bir dosya olarak indirilir bir mahzene. Arşiv dedikleri cüzzamlı sayfaların, belgelerin tıkıldığı bir karantina odasıdır adeta. Ben hikâyemi oluştururken hafızasıyla ve tanıklığıyla şairleri aratmayan dünya ağaçlarını kullandım ve içlerinden birini de konuk ettim modern zamanımıza. Bir anlatıcı olarak, bir tanık ağaç olarak, bir “ağaçinsan” olarak. İlk hikâyesini de kim bilir nerede saklanan bir imha arşivini açık ederek anlatır. Hiciv ve öykü ustası, şair Sabahattin Ali cinayetini ve onun son saatlerini anlatır bize Ağaç İrfan.
– serkan bilgi, www.tiyatrodergisi.com.tr’deki 16 ocak 2012 tarihli röportajdan

‘Yüreklerin kulakları sağır, Hava kurşun gibi ağır’ken ve bağır bağır bağır’mak isterken’ aklımda Mehmet Eroğlu’nun sözleri ile bu birlikteliği düşünür buldum kendimi.
“Yanlızlık belki de gece yarısı
Işık sızan bir penceredir ama,
Kimi zaman da bozkırda
Çıplak dağlarda,
Yerde yatan bir taştır” (Metin Altıok)
Yalnızlık ormanda bir ağaçtır. Bir cinayete tanıklığın yalnızlığı bir kuklanın sesiyle kalabalıklaşır. Ağaç İrfan yalnızlıklarımıza ortak olmaya bizleri kalabalıklaştırmaya devam edecek. Aynı yöne bakan insanları üzecek üzmesine ama hatırlatacak unutulmaması gerekenleri ve bizleri düşündürmeye devam edecek. Oyunun yazarı Serkan Bilgi’nin iğne oyası gibi işlediği cümlelerle 1948 Nisan’ında Istranca ormanında Sabahattin Ali’ye sırt veren ağaçtan yarattığı Ağaç İrfan bir süre sonra Nazım’ı Salacak koyunda bekleyecek, Cemal’i Doğu Ekspresine bindirecek, bize öyküler ulaştıracak. Toplumsal hafızamız olacak.

– zeynep altıok, cumhuriyet kasım 2011

oyundan zeynep altıok’un cumhuriyet’teki yazısı sayesinde haberim oldu. oyun sabahattin ali hakkındaydı ve gölge tiyatrosu ağırlıklıydı. 30 aralık 2011’e oyun atölyesi’ndeki gösterime biletim vardı, ama fırtına-yağmur-soğuk üşendirdi karşıya geçmeye, istemeye istemeye yaktım biletimi.

bir ay sonra, bu sefer kenter tiyatrosu’nda oynayacağını öğrenince, karların erimesini ve yoğunluğuma bir es vermeyi bahane ederek, kaçırmadım oynayan insan tiyatrosu’nun “ağaç irfan – ıstıranca” oyununu.

türkiye tiyatrosunda gölge oyununun en çağdaş ve yenilikçi yorumu -yaşım gereği hatırlayabildiğim- mehmet ulusoy’un “sevdalı bulut”udur (60’lı 70’li yıllarda belki daha iyisi yapılmıştır). yurtdışında gölge unsurunu tiyatro sahnesinde kullanma konusunda müthiş örnekler var.

“ağaç irfan – ıstıranca”da ise gölge oyunu teknikleri yaratıcı bir şekilde, hatta bazı sahnelerde gölge tiyatrosuna farklı boyutlar katacak kadar yenilikçi bir şekilde kullanılıyor.

metnini serkan bilgi’nin yazdığı, yönetmenliğini halil ersan’ın, sahne tasarımını beril özkoçak’In, ışık tasarımını alev topal’ın yaptığı oyunun bu açıdan en önemli özelliği ışığın hareket ettiriliyor olması. bu sayede tek boyutlu perdede bambaşka bir ilüzyon yaratılmış; gölgelerin boyutlar deviniyor, ölçekleri değişiyor; tek boyutlu perdede müthiş bir derinlik sağlanıyor.

ikinci önemli özellik ise, görüntülerde sinemasal bir tadın yakalanmış olması; sanki kamera zoom yapıyor gibi, bazı sahnelerde de pan. hatta farklı boyutlardaki gölgelerin üstüste bindirildiği sahneler, sinema kurgusundan esinlenildiğini bile düşündürdü bana.

ıstıranca ormanlarının ilk betimlendiği sahne, tales ile meşenin gölgeleri, sonbahar yapraklarının düşüşü, ormanda yürüyüşteki ayaklar ve tabii ki sabahattin ali’nin katlediliş sahnesi çok etkileyici.

oyunun sonundaki selamlama sekansı da çok başarılı; yine gölge oyunu tekniği kullanılarak oyuna emeği geçenlerin isimleri şeffaf levhalarla perdeye yansıtılarak ve bu sırada ismi geçenlerin perdenin arkasından sadece gölgeleriyle selam vermesiyle sanki bir jenerik akıyormuş hissi uyandırılmış. ve tabii ki, gölge tiyatrosu ağırlıklı bir oyunda, oyuncu ve yaratıcı ekibin sadece gölgeleriyle selam vermesi ayrıca çok hoş bir fikir.

buna karşılık, oyunun bazı bölümleri yeterince “cevval” değil. perde önü ile perde arkası arasında sık sık yaşanan senkronizasyon bozukluğu tempoyu düşürüyor.

bir de; bazı sahneler gereksiz yere uzatılmış; iyi bir fikri lastik gibi uzattığınızda veya fazlaca tekrarladığınızda ister istemez etkisini azaltmış olursunuz ya, öyle. 60 dakikalık oyun 50 dakikaya inse çok daha çarpıcı olabilir.

bunun yanısıra; seyircinin hikayeye duygusal olarak bağlanmasını engelleyip, dışardan ve uzaktan bakmasını, düşünmesini sağlamak adına yapılmış anlatıcı-orkestra iletişimsizliği zamanla sevimsiz bir hal alıyor.

tamam, ağlamayalım, duygulanmayalım; anlatılan olayın dehşetinin farkında olalım, ki; bu topraklarda gelenek halini almış faili herkesçe bilindiği halde fail-i meçhulmuş gibi davranılan cinayetler/olaylar konusunda düşünelim, sorgulayalım, bilinçlenelim; bunları tekil cinayetler/olaylar olarak algılamak yerine, aralarındaki benzerlikler üzerinden geleceğe yönelik sonuçlara varabilelim, kabul. ancak bunun yolu seyirciyi olayın sıcaklığından/duygusundan bütünüyle uzaklaştırarak soğutmak olmamalı. sorun sanırım biraz “ağaç irfan”ı oynayan halil ersan’da; şahsen “sabahattin ali öldürülürken ona sırt veren ağaçtan yapılma kukla irfan”a pek bir sempati duyamadım; halini tavrını biraz ukalaca buldum.

yine de, ağaç irfan’ın anlatacağı diğer “fail-i meçhul” hikayeleri dinlemek için sabırsızlanıyorum; sırada sivas katliamı olacakmış…

danzon



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: