Eğitim Alanındaki Düzenlemeler Sanatçıları Nasıl Etkileyecek?

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Bülent Sezgin

Son günlerde kamuoyunda eğitim sistemi üzerine önemli tartışmalar yapılıyor. Aslında ciddi bir tartışmadan ziyade 3.AKP hükümetinin eğitim sisteminde yaptığı ve yapmak istediği değişiklikler üzerinden karşı argümanlar ortaya atılıyor. Türkiye’de demokratik ve muhalif kesimlerin eğitim alanına dair yeterince ilgi örgütlemediği, çocuk ve gençlik alanını ihmal ettiği ve kendine özgü pedagojik argümanlar üretemediği rahatlıkla görülebilir. 28 Şubat sonrasında KESK içindeki Eğitim-Sen’in anadilde eğitim tartışmalarında çark edişi, sendikaların öğretmenliği salt ekonomizmin kalıplarına sıkıştırması, alternatif ve özgürlükçü eğitim konusunda modelsizlik gibi örnekler çoğaltılabilir.

Bilindiği üzere Türkiye’de geleneksel olarak eğitim sistemi ağırlıklı olarak İslamcı muhafazakâr ve milliyetçi kesimlerin egemen olduğu bir bürokratik düzenek içerisinde inşa edilmiştir. Bu verili durumun oluşmasında hem bu kesimlerin ve hem de devlet aygıtının eğitim alanına dönük stratejik ilgisi, hem de muhalif kesimlerin eğitim alanına yönelik söylemsizliği ve örgütsüzlüğü etkilidir.

Eğitim sistemindeki tartışmalar portalimizde ister istemez kültür-sanat alanını etkilediği ölçüde gündem olabiliyor. Çocuk gençlik tiyatrosu/drama bölüm editörlerinden biri olarak zaman zaman eğitim sistemi ile ilgili haberlere yer veriyorum. Özelikle tiyatro eğitimciliği ve drama alanındaki uzmanların eğitim sistemindeki değişiklikler konusunda yazması çizmesi gerektiğini düşünüyorum, ama genel bir suskunluk ve ilgisizlik alana hâkim.

Son güncel tartışma 4+4+4=12 formülüyle ifade edilen kesintili temel eğitim meselesi. AKP milletvekillerinin jet hızıyla komisyona gönderdiği yasa teklifine göre zorunlu eğitim 12 yıla çıkıyor. Orta vadede 1 yıl okul öncesi eğitim de sisteme eklenince, toplam 13 yıllık zorunlu eğitim olacak. Ancak tartışma yaratan temel konu, bu uygulamaya 4’er yıllık kesintilerin eklenmesi. Yani isteyen bir aile, çocuğunu ilk 4 yılın sonunda (son teklife göre de 8.yılın sonunda) okuldan alabilir. Bu da kişilik gelişimini tamamlamamış bir çocuk açısından ebeyn tarafından zorunlu ve yanlış mesleki eğitime yönlendirmeyi içerebilir. Temelde çocuk haklarına da aykırı bir durum söz konusu. Özelikle kız çocuklarının okullaşma oranını azaltma riski ortaya çıktığı için tasarıya haklı itirazlar var. Revize edilmiş öneriye göre, meslek eğitimini de kapsayan açık öğretim 8.yılın sonunda başlayacak. En nihayetinde yapılan değişikliklerle imam hatip okullarının önünün açılması ve çıraklık eğitiminde ortalama yaş düşmesi gündeme gelecek. Bu da son kertede muhafazakâr bir neslin üretilmesi ve ucuz işgücüne (çocuk işçiliğini kapsayan) dayalı kalkınma stratejilerinin desteklenmesi için mesleki eğitimin erken yaşlarda başlatılmasına yol açacak. Birçok uzmanın belirttiği üzere, 8 yıllık temel eğitimden sonra yoksul ve muhafazakâr kesimlerde ortaokul terk bir kuşak oluşacak.

Argümantasyon anlamında Eğitim Reformu Girişimi’nin yayınladığı bildirilerin (http://erg.sabanciuniv.edu), Prof. Dr. Rıfat Okçabol’un (http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/okcabol-kesintili-egitimde-emekci-cocuklari-omur-boyu-emekci-kalacak-haberi-52004) adlı yazısının ve Serdar Değirmencioğlu’nun (http://www.evrensel.net/news.php?id=23860) ilgili yazılarının okunmasını öneriyorum. Hükümet kanadında ise eleştirilerin “ideolojik” olduğu yönünde bir savunma söz konusu. Ama bir yandan da, kamuoyundan gelen tepkilerin değerlendirildiği de açık. Bu anlamda, demokratik kamuoyunun vereceği güçlü tepkiler önem kazanıyor.

Bilindiği üzere 3.AKP hükümeti, eğitim alanında kendi politikalarıyla uyumlu düzenlemeleri gündeme getirdi. Resmi ideolojinin ürünleri olan tören etkinliklerinde bazı kısmi revizyonlar gündeme geldi. 19 Mayıs tören tartışmaları bu anlamda önemliydi. Mimesis portal bu gelişmelere dair verileri http://mimesis-dergi.org/2012/01/kamuoyunda-19-mayis-toreni-tartismalari adlı linkte okuyuculara sunmuştu. Bence yapılan düzenlemeler özgürlükçü bir değişimden ziyade, devletçi paradigmanın ve muhafazakâr ideolojinin salt kendi çıkarları lehinde attığı adımlar olarak görülüyor. Örneğin törenler tamamen kaldırılmıyor, açık alanda kitlesel bir şekilde yapılması ve uzun zaman dilimlerine yayılarak yapılması engelleniyor. Bir anlamda eziyet pratiği azaltıldı, ancak tören mantığının özünde ciddi değişiklikler yapılmadı. Bu anlamda normal şartlarda muhalif kesimlerin de savunması gereken bazı düzenlemeler, muhafazakâr bir revizyonla yürürlükte kalmaya devam ediyor.

Son döneme dikkatle bakıldığında, iktidarın Türkiye’nin geleceğine dair kendi çıkarları doğrultusunda projeksiyon yaparak eğitim üzerinde ve bir anlamda gelecek nesillerin yaşamı üzerinde toplum mühendisliği yaptığı söylenebilir. 3 çocuklu aile modeliyle birleşen dindar nesil tartışmaları, kesintili eğitim tartışması, temelde ucuz işgücüne dayalı kalkınmayı ve buna paralel toplumu muhafazakârlaştırmayı hedeflemektedir. Sanat alanı ise bu gelişmelerden fazlasıyla nasibini alacaktır. Örneğin son dönemde İBBŞT’nin bazı prodüksiyonları bahane edilerek muhafazakâr basın yayının “müstehcenlik” tartışması açması, bu çevrelerin tiyatro sanatına biçtiği role dair güçlü veriler verebilir.

Eğitim sisteminde yapılan her değişiklik çocuk ve gençlik tiyatrosu ve drama alanını birebir etkileyecektir. Sanat eğitimcileri olarak “küçük bir adada” yaşamadığımızı, ulusalcı paradigma döneminin “elitist sanatçı” algısının çoktan kırıldığını fark etmemiz gerekiyor. Son kertede eğitim sistemi ve gelecek nesiller üzerinde eşitsizliğe dayalı toplumsal mühendislik projeleri geliştiriliyor. Sızlanıp “vah vah, bittik eridik“ demektense, içinde bulunduğumuz alanlarda pedagojik ve estetik bir düşünsel mücadeleye ihtiyaç var. Ancak bu mücadele geçerliliğini yitirmiş yöntemlerle değil, toplumsal değişimi okuyarak akıllıca yapılmalı. Muhafazakârların “gönüllere sızma” dediği yöntemlerin dikkatlice incelenmesinde yarar olduğunu düşünüyorum. Gönüllere sızacak olan eşitlik, kardeşlik ve demokrasi duyguları olacaksa bu anlamda eğitimcilere büyük iş düşüyor. Aksi takdirde, tiyatronun sahnesiyle yaşamın sahnesi arasında ortaya çıkacak ciddi uçurumların da önüne geçilemeyecek. Ve çok yakında şunu da sorgulamaya başlayacağız, orta-terk (ortaokul mezunu) bir kuşak tiyatro izlemeye vakit ayıracak mı?

Paylaş.

Yazar Hakkında

Yazarın bütün yazıları için tıklayınız:

1 Ekim 1976 tarihinde İzmir’de doğdu. İzmir Atatürk Lisesi’nden mezun olduktan sonra, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümünü ve İstanbul Kültür Üniversitesi Rejisörlük Yüksek Lisans programını bitirdi. “Avrupa’da Rejisörlük Kavramının Ortaya Çıkışı/Stanislavski ve Brecht Örnekleri Üzerinden Yönetmenlik Metodolojisinin İncelenmesi” adlı yüksek lisans tezini yazdı. 2009 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü'nde doktora eğitimine başladı. 2014 yılında “Estetik Deneyim ve Öğrenme Olanağı Açısından Oyun-Drama-Tiyatro İlişkisi” adlı doktora tezini savunarak mezun oldu. 1993-1994 yılında Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları (BÜO) ile başladığı kültür ve sanat çalışmalarına, halen Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST) çatısı altında devam etmektedir. Oyunculuk, reji, dramaturji, müfredat geliştirme, yazarlık, çeviri-araştırma, iletişim ve organizasyon gibi alanlarda faaliyet gösteren Bülent Sezgin, Mimesis Tiyatro Çeviri Araştırma Dergisi internet portalinde editör olarak görev yapmaktadır. Halen akademisyen ve eğitim danışmanı olarak çalışmaktadır. 2002 ve 2020 yılları arasında anaokulu, ilkokul, ortaokul ve lise seviyesindeki k-12 kurumlarında, eğitmenlik ve eğitim koordinatörlüğü yaparak öğrenci, öğretmen ve velilere yönelik birçok konuda seminer ve atölye çalışmaları düzenlemiştir. Aynı zamanda ASSITEJ Türkiye Merkezi üyesidir. İletişim: bulentsezgin1976@gmail.com https://twitter.com/blszgn

Yanıtla