İçeride Tuvalet Temizlemek ya da Dışarıda Kiralık Tuvalet Olmak!

Nedim Saban

Otobüs’e bindim, birileri kulağıma Günlük Müstehcen Sırlar’ı fısıldayınca, çok mutlu oldum ve avazım çıktığı kadar “Rosenbergler Ölmemeli!” diye bağırdım.

Yukarıdaki cümlede adı geçen üç oyun (siz bulun)  İstanbul Şehir Tiyatroları’nın  repertuarında dimdik duran ve   tiyatroda  ayrı ayrı önem taşıyan yapıtlar!  İyi bir tiyatro oyunu, insana yeni ufuklar açar, yazarının düşüncesine katıl ya da katılma, dünyaya yeni gözle bakabilmeniz için bir pencere sağlar. Bir cümleye üç büyük oyun sığdırmamın nedeni de bunda gizli!

İyi bir kitap okuyunca yeni bir kitap okumak ister, iyi bir film izleyince eskiden izlediğiniz bir filmi yeni bir gözle görürsünüz. Mesela Günlük Müstehcen Sırlar gibi olağanüstü biçimde sahnelenmiş bir yapıtı izlemişseniz, İskender Pala’nın eserlerini de daha derin bir biçimde okumak için ufkunuz açılır.  Pala, iyi bir edebiyatçıymış çünkü…

Ancak Pala’nın,  Günlük Müstehcen Sırlar gibi oyunların sansürlenmesini buyruğu karşısında Metin Boran haklı olarak, “Bu yazıyı hangi kimliğinle yazdın? Profesör mü, edebiyatçı mı v.b. ” diye sormuş.

Her alt kimliğine saygı duyardım ama Pala,  sadece belediye memuru olma hırsıyla yazıyor.  Kendi deyimiyle yoldaşı Kenan Işık’a, “ sen aklını başına toplamazsan, ben başkan danışmanı olurum” diyor.  Daha önce de Kültür Bakanı olmak isterken,  acıklı hale düşmüştü.

Pala, düzenlerle danışıklı dövüş yaparak “danışman” (genellikle ihbarcı) olanların tarihte zavallı duruma düştüğünü bilmiyor mu? İyi bir edebiyatçı olarak, “daha iyi” eserler yaratacağına, “benim vergilerim” diyerek, neden kapitalizmin dar çerçevesine sığınıyor?

Mesele, “benim vergilerimse”, ben de vergilerimin doğru yere gitmediğini söylerim. Pala’dan ne vergi memuru, ne başkan danışmanı, ne bakan olmasını bekliyoruz! Sadece iyi yapıtlar yazmasını bekliyoruz… Öyle bir eser yazsın ki, okuduktan sonra bende Günlük Müstehcen Sırlar’ı yeniden izleme isteği yaratsın. Yazdığı Leyla ile Mecnun bende bu hissi yaratmadığı gibi, iki yıl tiyatrodan uzak durma isteği yarattı. Pala’nın bir gün fani bir bakan kadar değil, Necip Fazıl kadar ölümsüz olabilmesi dileğiyle!

Hadi Uluengin, Rosenbergler ile ilgili yazdı geçenlerde…

“Sen kimsin ey Şehir Tiyatrosu bu demode solcu oyunu sahneliyorsun” dedi. Rosenbergler’in yazarı Alain Decaux’nun bile, oyunu yazdıktan birkaç yıl sonra “kandırıldığını”  söyleyerek, Decaux gibi bir tarihçiye “itirafçı sanık” muamelesi yaptı. Engin Ardıç ve Hadi Uluengin’in yazılarından sonra, Şehir Tiyatroları tuhaf biçimde “oyunun haklarının müsait olmadığı” gerekçesiyle, Rosenbergler’i sonlandırdı. Ben bunu yönetim zaafı ve örtülü sansür olarak görüyorum. Kusura bakmayın ama koca tiyatroda oyunun haklarının uygun olup olmadığını denetleyecek bir kişi yok muydu? Bir yılı aşkın bir süredir proje halinde olan bu oyunun yazarıyla, ancak Uluengin’in yazısından sonra mı bağlantı kurmayı akıl ettiler?

Bir yazarın kendi yapıtına yabancılaşması başlı başına bir tez konusu olabilir. Ancak, Uluengin’in  , “kandırılmış yazar” savı kötü, hem de çok kötü! Rosenbergler’in mezarını sadece resmi tarih üzerinden konuşabilenlerin açması,  berbat, çok berbat!

Şimdi gelelim 100.yılını kutlamaya hazırlanan Şehir Tiyatroları’nın saldırılar karşısındaki savunmalara…

Genel Sanat Yönetmenliği’nin cevabı dolu dolu… Ama keşke, “ içtepisel” olarak ,” biz onu da oynarız, bunu da” demek yerine, repertuarlarındaki yapıtların   anlam ve önemini vurgulayacak kadar cesur olabilselerdi!  Dillerine pelesenk ettikleri repertuar politikası deyimini hemen değiştirmeliler. Varsın her tarafa göz kırpan repertuar politikası olmasın. Bari ve hiç olmazsa onun politikası (!)  olmasın…

Bu hafta Şehir Tiyatroları’nın önündeki protestoya katılmadım çünkü yakın tarihte yaşananlar bana,   kendi tiyatroları yıkılınca buldozer altına yatmayanların hakları için kavga vermek yerine, direnişteki işçinin, yolda dayak yiyen kadının, polisten dayak yiyen öğrenci ile birlikte dövüşmenin daha doğru olacağını doğruladı…

Osman Gidişoğlu abimi sever, sayarım ama her fırsatta bakanın arkadaşı olduğunu hatırlatan birisinin Rosenbergler’e sahip çıkmasından şüphe duyarım. Gidişoğlu’nun sert çıkışı hiç inandırıcı değil.  “İyi polis kötü polis”  kokuyor.  Rosenbergler tek kişilik bir oyun mudur ki,  sadece Osman Abi’ye savundurtuluyor? Hükümetin  bir kanadı oyun yasaklanmasını emrederken,  diğer kanadı Rosenbergler’i mi savunuyor diye sorsak,   Osman Abi’mizi kırar mıyız?  Konuşmasının içeriğindeki, “tarih size Rosenbergler’e yaptığını yapar” cümlesini de  “ son derece yanlış ” bulduğumu belirtmeliyim.

Resmi tarihin çarkları karşısında Rosenberg olarak elenebilmenin onuru vardır. Bu onuru, sadece düzeni sorgulayabilecek kadar cesur olanlar taşır. Sanırım Uluengin, bu konuda çok doğru adres değil…

Halen tutuklu olan Vatan Gazetesi muhabiri Çağdaş Ulus’a psikolojik işkence yapmak için tuvalet temizletiyorlarmış.  Tiyatro sanatçısı Mehmet Tekkanat,  twitter’dan “ hâlbuki dışarıda bedavaya tuvalet temizleyecek o kadar çok gazeteci var? ” derken,  ne yazık ki haklı…

Çocuklarımız bir gün içeride  tuvalet temizlemenin , dışarıda kiralık hela olmaktan çok daha onurlu  olduğunu  elbet  anlayacaklar…

Bu yazının ilk versiyonu  Birgün gazetesinin Pazar ekinde yayınlanmış ve yazarı tarafından Mimesis Sahne Sanatları Portali için üzerinde bazı değişiklikler yapılmıştır.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: