Kutudan Çıkmak mı Kutuyu Parçalamak mı?

Barış Yıldırım

Dışarıda Ankara, tüm cadde ve sokakları buz ve kayak pistlerine çevrilmiş halde, aday olmadığı 2014 Kış Olimpiyatları’na hazırlanıyor. Türlü denge oyunlarıyla avdet ettiğimiz 75. Yıl Sahnesi’nin ısıtılmamış seyir yeri dışarıyı aratmıyor. Gerçekten tiyatroyu seviyor olmalıyız.

Susan Yankowitz Kutular adlı oyununu 1972’de yazmış ve sonradan güncellemişse de de, metin, burjuva toplumun barındırdığı çok çeşitli kişilik, sorun ve ilişki tiplerini adeta Weberyen bir ideallik içinde sergilediği için, neredeyse hiç eskimemiş olmalı.

Kendilerini “uzun yıllardır söylemek istediklerini kendi tiyatrolarında söylemeye karar vermiş bir grup” olarak tanımlayan Tiyatro 1112 Garaj, Kutular’ı Yunus Emre Bozdoğan’ın rejisi, Fatih Veli Ölmez’in müziği, (aynı zamanda oyunculardan biri olan) Hakan Salınmış’ın dekoru ve Funda Çebi’nin kostümüyle sergiliyor. Çoğunlukla clown (palyaço/soytarı) oyunculuk metoduna yaslanan oyunda bu sahnesel unsurlardan her biri önemli.

A’dan Z’ye İngilizce alfabenin harflerini taşıyan 26 “kısım”dan oluşan oyun, parçalı nitelik taşıyan her bir kısımda Batılı burjuva toplumun derin sorunlarından ve sorunlu kişiliklerinden birini ya da birkaçını işliyor. Böylece güzelliğinden, entelektüel sermayesinden, ticari başarısından başka hiçbir şeyi olmayan yüzeysel kişiler, takıntılı saplantılı kaygılı kişilikler, birbirinden nefret eden çiftler, seksten başka şey düşünmeyenler, seksi de sorunlu yaşayanlar, kendini kayıp hissedenler, kurtarıcılığa soyunanlar, işten eve evden işe çürüyenler ve daha kimler kimler, yirmialtı kısım tekmili birden geçit resmi yapıyorlar.

Ama oyuna damgasını vuran ironi de tam burada açığa çıkıyor: Bu tiplerin hepsi kendinden memnun; ağlanacak hallerine kahkahalar atarak türlü fars komikleriyle, düşüp kalkmalarla, danslarla deviniyorlar.

Oyunculuk yarası

Ağlayan palyaço’ klişesinin tam karşı kutbuna, ‘palyaço gibi gülen sefiller’i koymuş yazar ve kumpanya da bu ironiyi başarıyla yansıtıyor. Metinde önerilenin aksine zaman zaman ironik palyaço oyunundan çıkarak devlet tiyatrosu tarzı bir teatralliğe meyil verildiği durumlar ise oyunun dramaturjisi ve oyunculuğunda aksayan noktalar olarak ortaya çıkıyor.

Bu arada (oyun metnini hemen bana ulaştırma inceliğini de gösteren) ekipten Aylin Saraç’ın belirttiği üzere, oyunculuk eleştirisi bu değerlendirmenin en zayıf kısmı. Bu, kısmen benim oyunculukla olan zayıf ilişkimden kaynaklanıyor; kısmen de çok az oyunculuk örneğin bana keyif verirken, çoğunun utançla yüzümü kapatma dürtüsü dışında bir şey vermemesinden.

Kabul etmeliyiz ki, bu topraklarda yapılan tiyatronun en kötü yanlarından, en irinli yaralarından biri, oyunculuk. Bugün artık sit-comlara malzeme olacak denli vakayi adiyeden olmuş abartılı, olumsuz anlamda teatral oyunculuk alışkanlıkları rejinin elini kolunu bağladığı gibi muhtemelen bu alışkanlıkların toprağında büyüyen reji de oyunculuğa bu açmazdan kurtulma şansı vermiyor. Tüm bunlar bir araya gelince, işin oyunculuk tarafına yönelik bir bakarkörlük geliştirmiş olmalıyım.

Ancak bu oyun için, oyuncuların –ama sadece clown tarzında oynadıkları zaman– hem emek, hem hüner hem de sanat açısından bilip alıştıklarımızın çok gömlek üstünde olduğunu söylemem gerek.

Oyunun biçimsel boyutlarını bir başka yerde daha ayrıntılı tartıştığım için okuru oraya yönlendiriyor (‘Aslında sahne de bir kutu’) ve bu sayfadaki boşluğu oyunun ideolojik/toplumsal tutumuna dair bir tartışmayla işgal etmek istiyorum.

Marx ve Weber: Devrim ya da Romantizm

Kutular, bizim de büyük ölçüde bir parçası olduğumuz Batılı kapitalist toplumların içinde çırpındığı derin yabancılaşmayı birçok yerde “eleştirel gerçekçi” diyebileceğimiz bir tavırla ve başarıyla sergiliyor.

Köpeklerini severken bile birbiriyle kavga eden çiftler, sıklımtıkış sallanmallan gidilen otobüslerde şişirilmiş egolarına veya seks takıntılarına yahut teslim oldukları statükolarına sığınarak idare edip giden insanlar; yardım kuruluşlarına verdiği iki gömlekle kendini tatmin eden “iyi” yürekliler; her gün bir psikolojik sorunla boğuşan bireyler ve sahnenin her yerini olduğu gibi yaşamımızın her yerini de kuşatan kutular: evlerimiz, alışkanlıklarımız, kurumlarımız, ilişkilerimiz…

Hepsi çok tanıdık. Ancak yazar için tüm bu manzaralar Weberyen bir “orta sınıf” kutusuna sığdırılacak bir malzeme teşkil ediyor. Dolayısıyla da sorun etik bir zeminde, nesnel temeli olmayan bir yabancılaşma/yozlaşma çerçevesinde tartışılıyor. Tiyatro 1112 de aynı zemine saplanıp kalmış; metinden farklı olarak, bir sorun önermeye yaklaştıkları yerlerde, doğaya dönelim, birbirimizi sevelim, kapatıldığımız kutulardan çıkalım’dan öteye geçemiyorlar.

Marksist teorinin önemli kavramı yabancılaşma sınıflar arası ilişkiler zeminine oturur. Ama bunu soyut bir insanın, bir “orta sınıf”ın yabancılaşması olarak okursak, bu kez aynı kavram son derece Weberci ve etik bir tınıya sahip olur. Buradan “Neler oluyor bize, neler oluyor?” arabeskliğine yahut “Unutalım bugünü, geçmişe dönelim” romantizmine uzanan yol çok kısadır.

Metinde “çalışan” değil “çalışkan” olarak tanımlansa da işçi sınıfını temsil ettiğini varsayabileceğimiz tipin de (oyunda kutu işçisi) diğer kutulardaki komşularından bir farkı yoktur. Rejide aynı eksen rol verilmemiş olsa da metinde son sahnede kutusunun dışında kalan tek oyuncu Evsiz, “kutulanmamış” olmak gibi bir erdeme sahip gibi tasvir edilmişse de bu da olsa olsa romantik bir yoksul-seviciliğe atfedilebilir. Ne de olsa, bohem sanatın ve anarşizmin sosyal tarihinin bize gösterebileceği üzere, proletaryayı umut olarak görmeyen tüm muhaliflerin son sığınağı lümpen proletaryadır.

Sınıfdışı bir toplum çözümlemesi bize çıkılması gereken kutuları gösterirken sınıfsal bir toplum çözümlemesi parçalanması gereken kutuları gösterir. Dünyanın dört diyarını, toplumun her bucağını ve kafalarımızın içini saran kutular öyle çatılmış ki çıkmamıza olanak yok, ancak parçalayabiliriz onları.

Kutular metni ve oyunu tam da kutuların bu niteliğini göremediği için iyi niyetli bir eleştiri ve eğlenceli bir seyirlik olmaktan öteye gidemiyor. Ama seyirlik gerçekten eğlenceli; tavsiye olunur.

6 Şubat 2012’de Evrensel gazetesinde yayımlanan yazı, Mimesis için genişletildi ve düzenlendi.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: