“Ucube” Politikalar, Ucube Söylemler ve “U.C.B”

Mimesis Söyleşi / Berna Kurt’un BGST Dansçıları’nın “U.C.B” dans gösterisi üzerine, gösterinin koreograf ve dansçıları Banu Açıkdeniz, Gülcan Küçük ve Levent Soy ile yaptığı söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

2011 yılında Taksim Maya Sahnesi’nin düzenlediği dans günlerinde sahnelediğiniz 10 dakikalık dans gösterisini arka plan çalışmalarıyla destekleyerek ve geliştirilerek sergilediğinizi söylüyorsunuz. Bu çalışma ve üretim sürecinden, iş bölümlerinizden, yani işin mutfağından başlayalım…

Levent: Önce okuyucuyu aydınlatmak için, sorduğun soruyu biraz açayım. 2011 Dünya Dans Günü’nde, Maya Sahnesi’nde kısa dans gösterileri sergilenecekti. Biz de BGST Dansçıları olarak, yine BGST’nin işlettiği bir sahnede dans gününde yer almak istedik. O dönem, başbakanın kendi beğenisiyle “yıkılsın” diye buyurduğu bir heykel sıcak gündemdi. Kardeş Türküler’in yine o dönem çıkan “Çocuk Haklı” albümüne Arto’nun “Öcü” adlı kısa doğaçlaması eklenmişti.

Söz konusu heykele dönük politik/estetik görüşümüz ne olursa olsun, iktidardaki bir politikacının siyasi gücünü kullanarak bir sanat eserini yok etmeye çalışması, biz sanatçılar için kabul edilemez bir durum oluşturuyordu. Dolayısıyla, Dünya Dans Günü, “sanatsal olarak bu yaşananlara nasıl bir cevap üretebiliriz?” diye düşünürken geldi. Biz de, “biz sanatçılar olarak ne çok politikaya ucube diyebiliriz” diye yola çıktık.

Üçümüzün son dönem yoğunlaştığı alan çalışmaları var, ben Doğu Karadeniz danslarıyla, Banu Rum danslarıyla, Gülcan da Mardin (Kürt, Arap, Süryani) danslarıyla bir süredir haşır neşiriz. İşbölümü doğrudan bunun üzerine kuruldu diyebiliriz.

Gülcan: Yürüttüğümüz bu alan çalışmalarını sadece dans araştırması olarak yapmıyoruz. Seçtiğimiz bölge üzerine dans, müzik, kültür araştırmaları yapıyor ve bölgeye, orada yaşayan halklara ait tarihsel, güncel konular üzerine de bir çalışma yürütüyoruz. Dolayısıyla U.C.B’de kullandığımız dans ve müzikler genel olarak bu alanlardan çıktı; belirlediğimiz temalar da şunlar oldu: “mübadele”, “hidro elektrik santraller (HES)” ve “savaş ortamında büyümek zorunda kalan çocuklar”.

Levent: Bu temalar çerçevesinde okuma çalışmaları, görüşmeler yaptık ayrı ayrı. Bunları hem birbirimizle, hem de BGST’den diğer arkadaşlarla paylaştık, tartıştık. Sahnelerin kurgulanmasında, doğaçlanmasında, işbölümü açısından çok net bir farklılık olduğunu söyleyemem. Tabii ki, ayrı ayrı uzmanlaştığımız alanlarda, biraz daha fazla sorumluluk alındığını da not edelim.

Çalışmanın sahne üstü son görüntüsü oluşurken; üç kişi olarak, üç kişilik bir gösteri çıkarmanın zorluğunu hissettik. Kendi başımıza sahneleri detaylandırmakta ya da dağınıklıkları toparlamakta yetersiz kaldık. Üçümüz de sahnedeyken, sahneyi değerlendiremiyoruz; birimiz sahne önüne geçse, geriye kalan iki kişiden sahne oluşmuyor. Bu noktada, ön sahneler diyebileceğimiz “ucube” sahnelerinde Tiyatro Boğaziçi’nden Cüneyt Yalaz’dan, diğer sahneler ve akış konusunda da BGST Dansçıları’ndan Berna Kurt’dan yardım aldık; teşekkür ederiz Berna (gülüşmeler).

Hepiniz öğrencilik yıllarında Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nde (BÜFK), daha sonra da Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nda (BGST) çalışma yürüten dansçılarsınız. Üyesi bulunduğunuz, BGST Dansçıları adıyla bilinen topluluk daha çok Kardeş Türküler projelerindeki danslı sahnelerle tanınıyor. U.C.B gösterisi, bu sanatsal-kuramsal birikimin neresinde duruyor? Nasıl bir ihtiyaçtan yola çıktınız ve orta-uzun vadeli istekleriniz, planlarınız neler?

Levent: Bu gösteri bahsettiğin birikimin hem tam göbeğinde hem de tümüyle ayrı bir yerde duruyor. Genellikle temel dans eğitimimiz olan yerel danslardan yola çıkıp belli bir derdi/temayı ele alarak dans sahneleri hazırlıyoruz Kardeş Türküler gösterilerinde de. Bunların bir kısmı bizim öbek formu dediğimiz, bir kaç şarkının, şiirin…vs. birleşiminden oluşan uzun sahneler olabiliyor.

Bununla birlikte Kardeş Türküler’in danslı gösterileri için çok fazla fırsat çıktığı söylenemez. En çok yılda bir kaç kez sahne alabiliyoruz. Bunun hem kadrodan kaynaklı, hem de teknik/organizasyonel gerekçeleri var tabii.

Ancak 45 dakikalık bir gösterinin tümüyle üç dansçıdan oluşması ise, mevcut birikimimizi oldukça zorluyor. Çünkü dans sahnelerinde belirli ifadeler oluşturma konusunda, kalabalık bir sahne üstünün de avantajları büyük. Bu gösteride bu eksiği kapatmak için dans tiyatrosu birikimlerimize biraz daha yüklendik diyebiliriz; bir de ayrı ayrı hazırladığımız solo sahnelere.

Nasıl bir ihtiyaç sorusuna gelince, profesyonel dansçılık iddiası var ise, daha sürekli bir sahneye çıkma gereksinimi oluyor. Bir süredir bunun eksikliğini yaşıyorduk zaten. Eğer hâlâ icracı olma iddiası varsa, sadece eğitmenlik yaparak profesyonel dansçı olarak tanımlayamıyor insan kendini.

Banu: Folklor Kulübü’ndeki çalışmalardan itibaren aslında bizim daha yatkın olduğumuz şey genellikle kalabalık dans gruplarıyla, sahnede ışığıyla, müziğiyle, kostümüyle bir atmosfer oluşturmak. Kalabalıkları dansın “show” niteliğini kuvvetlendirmek için değil, yaratmak istediğimiz atmosferi kuvvetlendirmek için kullandık hep. Bunun yanında her zaman solo formlar da bizim koreografik anlayışımızda yer buldu. Hem sahne üstündeki estetik seviyeyi artırmaya hem de bireysel gelişime yol açmaya hizmet etti bu. Buradaki, aslında alışık olduğumuz sahneleme biçiminden çok daha farklı.  Çok daha küçük bir salonda, üç kişi, sahne üstünde bir etki yaratmak istediğinizde, çok daha farklı bir hareket biçimi ve koreografiik mantık kullanmanız gerekiyor. Bu durum çalışma sürecinde bizi bayağı zorladı. Levent’in de dediği gibi, tiyatral ifadeye ağırlık veren “ucube” diye adlandırdığımız sahne başlangıçları belki biraz da bu ihtiyaçtan ortaya çıktı. Seyirci sahneye çok yakın olduğundan, hareketlerin büyüklüğü ve yoğunluğunun seyirciyi yorması gibi bir risk de vardı, bu riski de en aza indirmeye çalıştık. Bir yandan da mekânın doğası gereği, önceki çalışmalarımızdan da alışık olduğumuz solo formlar bu gösteride daha kolaylıkla yer buldu.

U.C.B dans, tiyatro, müzik ve video gibi alanlardan beslenen, üç bölümlük bir gösteri. Bu bölümlerde nasıl bir dramaturjik yönelim benimsediniz ve seyirciyle ne tür bir ilişki kurmayı hedeflediniz? 25 Ocak’taki première’den sonra ne tür tepkiler aldınız?

Levent: En başta ifade etmiştim. Gösteri aslında bugüne kadar çocukluktan itibaren dinlediğimiz, yaşadığımız ve bu ülkenin insanları için değil, onların aleyhindeki bir takım politikalara karşı sanatımızla karşı durmaktan ibaret. Bu politikaları üretenler, her gün bu politikaları pervasız olarak dile getirirken, bu politikalara muhalefet yapmak isteyen insanları reel anlamda hukuk dışı ya da kendi hukukları dahilinde cezalandırırken, biz sanatçı olarak bir ses çıkarmayı hedefledik.

Geleneksel dansların müzikle organik bir bağı var. Çağdaş dans alanındaki üretimlerde ise müzik sahnenin ikincil bir unsuru olabiliyor ya da hiç müziksiz gösteriler de yapılabiliyor. Siz halk dansları geleneğinden gelen dansçılar olarak, yıllarca canlı müzik eşliğinde dans ettiniz. Bu gösterinizde ise kayıt müzik kullanıyorsunuz. Bu değişiklik üretim sürecinizi nasıl etkiledi?

Levent: Çok rahatladık, artık sahnede müzik hata yapacak diye bir kaygımız kalmadı (gülüşmeler). Şaka bir yana, müzik bu gösteride de temel bir unsur bizim için. Zaten kullandığımız müzikler de oldukça çeşitli oldu. Bazı şarkılar şimdiye dek yayınlanmış çeşitli sanatçıların albümlerinden. Bazı şarkılar müzik direktörümüz Orçun Yıldırım tarafından düzenlendi; doğaçlama bölümler eklendi ve stüdyoda özel olarak kaydedildi. Bazı bölümlerde ise, bilgisayar başında çeşitli ses efektlerini düzenledik; ya da “ucube” sahnelerinde olduğu gibi, müzik ve konuşmaları montajladık.

Üretim sürecinde bu çeşitlilik, doğaçlama evrenimizi genişletti diyebiliriz. Çünkü gösteride, az önce söylediğim gibi, farklı sound’da müzikler kullanmış olduk. Bu da dans yorumlarımıza yansıdı.

Banu: Kayıt müzik kullanmak bundan önceki üretim biçimimizin dışına çıkmak için gerekliydi bir bakıma. Belli bir sound ortaklığı yakalama derdiniz yine var, ama kullanacağınız müzik malzemesi konusunda çok daha özgür oluyorsunuz; bu da dansçı olarak sizi rahatlatıyor bir anlamda. Ama bir yandan da bence canlı müzik eşliğinde dans etmek tabii ki her zaman çok güzel. Bu tarz gösterilerde de, belki kalabalık bir orkestra değil, ama tek bir enstrüman eşliğinde solo dans formlarına yer vermek de güzel olabilir. U.C.B için de böyle fikirlerimiz var.

Çalışmalarınızda kültürel çoğulcu bir perspektifin biçimlendirdiği kimlik ve hak talepleri, ifade özgürlüğü sorunları ön plana çıkıyor. Hareket kalitesini, icra düzeyini geliştirmeye yönelik çalışmalarınız dışında bu perspektifi geliştirecek ne tür çalışmalar yapıyorsunuz? Bir gününüz nasıl geçiyor örneğin?

Levent: Aslında öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, günlük haberleri takip edip, köşe yazılarını okuduğunuzda, bunları bir araya getirip biraz tartıştığınızda, perspektif bakımından hiçbir sıkıntınız kalmıyor. İki aylık çalışma döneminde, kaç defa günlük gelişmeler yüzünden neredeyse bitmiş olan bir sahneyi acaba değiştirsek mi, falanca konuyu mu ele alsak, diye tartıştığımızı sayamam. Yani bu topraklarda ucubeler hiç bitmez. Biz bunu çeşitleye çeşitleye ölene kadar gideriz korkarım.

Dans formasyonunuzun temelinde geleneksel danslar/halk dansları eğitimi bulunuyor. Dans ve sahne çalışmalarınızda, doğaçlamalarınızda, hareketleri yorumlarken diğer dans türleriyle nasıl bir alışverişiniz oluyor? Doğaçlamalarınızı değerlendirirken kullandığınız ortak kriterler var mı?

Levent: Doğaçlama aşamasında kişisel eğilimler ve fiziksel özellikler/farklılıklar tabii ki ön plana çıkıyor. Aslında bu konuda çok temel bir ortak kriterimiz var: “ürettiğimiz dans sahnede oluşturmak istediğimiz ifadeyle çelişiyor mu, yoksa onu destekliyor mu/geliştiriyor mu?” Eklektik kalmadığı, bir yetenek sergilemesine dönüşmediği sürece, sahne üstü ifadeyi güçlendirecek her forma becerimiz ölçüsünde açığız. Tabii grup halinde icra ettiğimiz danslarda üçümüzün de birlikte icra edebileceği hareketlerde karar kılmamız gerekiyor. Yani OBEB: Ortak Bölenlerin En Büyüğü, grup hareketini belirler.

Gülcan: Üçümüz için de, dansçılık eğitimine ciddi olarak başladığımız yer Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü. Levent’in kulübe girdiği yıllarda oluşturulmaya başlanan eğitim geleneği orada hâlâ devam ediyor ve ben mesela orada eğitmenlik yapmaya devam ediyorum. Bu eğitim geleneği içerisinde geleneksel danslar tabii ki merkezi oluşturuyor. Bu dans formlarını bazen sadece formasyon amaçlı kullanıyoruz; örneğin bir Kafkas çalışması dansçılığı ciddi şekilde geliştiriyor, sahne üzerinde birebir Kafkas danslarını kullanmasak da eğitim sürecinde oldukça fazla başvuruyoruz. Geleneksel dans dışında dönemsel olarak çalıştığımız farklı disiplinler oldu ve oluyor: çağdaş dans, hip hop, yoga, bale, beden farkındalığı… gibi ama bunlar daha çok dönemsel oluyor. Her dönem eğitim çalışmalarında mutlaka yer verdiğimiz, tiyatrocularla birlikte yürüttüğümüz temel oyunculuk çalışmaları bizim çalışmaların vazgeçilmezi. Mezun olduktan sonra da bu çalışmalara devam ediyoruz. Mesela Banu ve ben şu anda Tiyatro Boğaziçi’nin Otobüs oyununda oynuyoruz.

Yurt içinde ya da yurtdışında yürütülen ne tür performatif, kültürel, kuramsal çalışmalardan; kişi ya da topluluk ve akımlardan etkileniyorsunuz?

Banu: Bu soruya net bir cevap vermek biraz zor. Yurt içi ya da dışından izlediğimiz gösteriler, takip ettiğimiz kişiler, gruplar kesinlikle yaratıcı faaliyeti etkiliyor, ama spesifik olarak şu grup ya da şu kişi diyemeyeceğim. Bence izlediğimiz gösterilerden, filmlerden, dinlediğimiz müziklerden sanatla uğraşan herkes gibi biz de etkileniyoruz. Bu biraz da sezgisel ilerleyen bir süreç oluyor sanırım.

Gülcan: Bizim sanat çalışmamızı en çok etkileyenler, video’larını izlediğimiz yerel sanatçılar/üstatlar sanırım. Dans taraması yaparken, youtube’da ya da görüşmelerden elimize geçen düğün kayıtlarında öyle dansçılar oluyor ki… Dans etme biçimi, pisti kullanma şekli, seyirci ile kuruduğu ilişki, aksiyon geçişleri ile örnek aldığımız, hatta birebir taklit etmek için uzun süre çabaladığımız bir sürü sanatçı var.

Levent: Evet, bunlar isimsiz sanatçılar. Ya da gerçek anlamda amatörler. Buradan yerel dansta otantik denen form anlaşılmasın. Tanık olduğumuz, ellerinden tutup yan yana dans ettiğimiz ya da görüntülerini izlediğimiz nitelikli amatörler aslında yerel dansın, farklı koşullarda, farklı dönemlerde, farklı tipolojideki insanlar tarafından nasıl yeniden üretildiğini ve tüketildiğini gösteriyor bize. Dans eden insanların kendi bedenleri ve danslarıyla ve de onu izleyenlerle kurduğu ilişki çeşitliliği, dans sahnelemesi sırasında farklı kulvarlar açıyor önümüze.

Sadece U.C.B için konuşmazsak, BGST Dansçıları’nın dans sahnelemelerinde etkisi olanlar bakımından, Sovyet döneminin farklı sovyetlerden gelen devlet halk dansları ekolü vardır, anılması gereken. Yerel dansların sanatsal bir bakış açısıyla ve sanatsal bir disiplinle nasıl stilize edilebileceğinin, koreografinin dansın ifadesine nasıl katkıda bulunabileceğinin dersini verir bir anlamda. Aynısını yapmaktan da bahsetmiyorum. Muhtemelen deneyince çuvallanır zaten, fakat “sanatçı ol, dansçı ol, ufkunu açık tut” der insana o gösteriler. Prodüksiyon teknolojilerinden yoksun bir halde ve dönemde, hem show’un hasını görürsünüz hem de tek tek dansçıların ve dansların gücünü.

Bir de, Kusturica’nın filmleri. Müziğin kullanımı, kameranın müziğe verdiği tepki, kurulan atmosferler ve mizansenler, “sahneye çıkıp, dansla böyle bir sahneleme yapmak lazım” dedirtiyor insana.

Yakın dönemde başka projeleriniz de olacak mı? Seyirciler sizi nasıl takip edebilir?

Banu: Bahar aylarında Kardeş Türküler projesiyle çeşitli turnelerimiz olacak. Bunun dışında, yeni üretim olarak, BGST’den tiyatrocular, dansçılar ve müzisyenlerle birlikte, önümüzdeki Mayıs ayında İKSV’nin düzenlediği Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’ne bir oyunumuzla katılacağız. Şu anda da bu projenin çalışmalarını yürütüyoruz. Oyun canlı müzik eşliğinde oynanacak; müzikler, BGST müzik projelerinden biri olan Bajar’da yer alan müzisyenler tarafından hazırlanıyor. Koreografik düzenlemelerin öne çıktığı, danslı bölümler de var oyunda. Türkiye’deki toplumsal ve siyasal değişimi merkeze alıyor; bu değişimle birlikte, toplumun daha önce belki de birbirine temas bile etmemiş kesimleri karşı karşıya kalırsa ne olur, sorusu etrafında kurgulanıyor oyun. Festival sonrasında da temsiller devam edecek. Bu etkinlikler www.bgst.org internet sitesinden takip edilebilir.

***

U.C.B 18 Şubat Cumartesi günü 20.30’da Taksim Maya Sahnesi’nde sergilenecek…

Politikacıların sanata ucube diyebildiği bir ülkede, sanatçıların ucube diyebileceği o kadar çok politika var ki; hem geçmişe hem günümüze ait.

Biz bunlardan sadece üçünü seçtik…

Koreografi-dans: Banu Açıkdeniz, Gülcan Küçük, Levent Soy

Özgün Müzik: Orçun Yıldırım

Efekt Düzenleme: Levent Soy

Işık Tasarım: Levent Soy

Işık Uygulama: Zeynep Okan

Görüntü: Mehmet Özveren

Ses Uygulama: Mesut Gökdai

Kostüm Tasarım: Nilgün Ilgıcıoğlu, Özlem Pehlivaner

Afiş Tasarım: Zeycan Alkış

***