Bize Masal Anlatmayın!

Oya Yağcı

Masallar,  ömrümüzün derin- karanlık kuyuları… Bize biçilen giysilerin erken provaları…

Nereden başlamalı sorusuna sessizce verilen yanıttır aslında masallar. Masum günlerin mutlu sonlu hikâyelerinin hiç de masum olmayan yüzünü anlamaktır başlangıç. Ve bunu en çok da kadınlar bilir ve kadınlar yapmalıdır. Prenses ve Pamuk olmanın, Rapunzel kadar saç uzatmanın, kırmızı başlıkla ormanda yaşamanın bedelini en çok kadınlar bilir ve yaşar. Önce masalları dinleriz, sonra sokakta bulduğumuz taşları birbirimize atarız. Aslında belki de aynı suskunlukları atarız birbirimize ki neye sustuğumuzu paylaşalım.

Masalların, sandıkların, kurdelaların ve taşların oluşturduğu nesneler dünyasına sessizce katılan bir öyküdür kadın. O da taş gibi nesnedir masal kuranların gözünde. Bazen taşlamış geleneği aktarırken, genç kadınların kafasında patlayan taş gibi suskun ve ağır bir annedir.  Bazen, neden masum olması gerektiği bir türlü anlaşılamayan prensesi zehirleyen cadıdır, yoksul ama iyi kıza hayatı zehir eden zengin ve çirkin kızların annesidir.

Savaş hep kadınlar cephesindedir nedense.

Ne kurnaz bir oyundur kadını taşa, taşı kadına dönüştürmek. Zehirli elmayı hep kadının yedeğinde tutmak.  Kadın sandığa dönüşür içine attığı binlerce yaşamla, sustuğu tüm dillerle, taşa dönüşür , çarşaf olur havada savrulur, üzerinde kendi kanı, neslinin kanı, tüm insanlığın kanı olan “Leke” lenmiş bir ömürle.

Tüm bu lekeleri susmak zorunda bırakılır.

Masalsız büyüyen çocuk mutsuz olur derler. Ama hangi masal çocuğu mutsuz kılar? Prenslerin öpücüklerine boğulmuş bir “evim benim güzel evim” ufku mu? Masum masallarda alnımıza ya da yanağımıza kondurulan öpücüğün aslında kafamıza inen bir yumruk olacağını gizlemesi mi? Kötü ve çirkin cadıların hep kadınlardan çıkacağı yanılsaması mı? Erkeklerin hep değerli olanı korumak için mi kahramanlığa soyundukları? Masalların, ömrümüzün derin kuyularına çeviren bu narin görünümleri gizler tüm bu gerçekleri.

O halde masallar bozulmalıdır. O halde başka türden hikâyelerle bizi taşa, taşı bize dönüştüren masallar, kurucularının kafasına fırlatılmalıdır. Acımasız stratejilerin örtük manevrası olan masalları en önemli düğümlerinden koparmak, kırmak boynumuzun borcudur.

Bize Masal Anlatmayın böyle bir yapı bozumla güldürüyor yüzümüzü. En etkileyici yanı, iddiasızlığından yansıyan gücü.  Samimi, sıcak ve sınırları harmanlayan ve giderek ortadan kaldıran bir etki yaratıyor sahnede. Trabzon ve Diyarbakır (Amed) den dörder kadın, bizlere, Anadolu halklarının ortaklığına yapılmış en büyük ihaneti,  coğrafi kodlamayı, yapı bozuma uğratan bir ortak üretime girişmekle bozuyorlar büyük masalı. Demografik yapısı ile oynanmış bir coğrafyada isimleri kodlaştırılan iki kenti iki bölgeyi bir araya getiriyorlar. 1980 sonrası sistematik biçimde ayrıştırılmaya çalışılan dünyaları-halkları buluşturma umuduna ses oluyorlar.

Coğrafi-demografik-kültürel yapı bozuma duyulan ihtiyaç, masalların ve sahnenin yapı bozumu ile açığa çıkarılıyor sanki. İnsan hakları sorununu, tüketilmek için var olduğu düşünülen butik malzemeye çeviren performansların aksine, empati değil, sempati gereksinimini açığa çıkaran bir tutumla söylüyor sözünü.

Adorno boşuna hatırlatmıyor bizlere “özdeşleşen kişinin yitip gittiğini”. Özdeşliğin değil, eşdeğerliğin öne çıktığı yeni bir kolektif varoluş, kimliğin, yerelleştirilerek siyasetten arındırma sürecine eşlik eden bir farklılık vurgusuyla yeniden üretilme tuzağına düşmeyen bir yapı bozum söz konusu.

Sahnede sekiz kadın ve sahne arkasındaki kadınlar ve erkekler, yıllarca çürümeye bırakılmış, binlerce yıllık gizleri taşıyan bir sandığı açmaya cesaret ediyorlar. Kanlı çarşafların, derin sırların, açık faillerin, kunt bir suskunluğun biriktiği sandık, ortak bir kederin simgesi ya da yeni başlangıçların ilk kaynağı olarak sahnenin merkezinde.

Sandığımızı, eteğimizi, bohçamızı taşla dolduranlara, taşlaştıramadıkları sözlerimizi atarız biz de. Bazen taş atmak iyidir. Bazı kafalar taşı hak eder. Sonra döner yaşımıza başımıza bakmadan sek sek de oynarız o taşlarla. Yaşımıza bakmayıp çocukluğumuzu hücrelere kapatanlara inat.

Dilek Güven’in, Sevilay Saral, Süreyya Karacabey, Pelin Temur ,Zeynep Kaçar ve Tuncer Cücenoğlu’nun sözlerini de bir araya getirerek derleyip yönettiği oyunda, Zelal Kaya, Meral Kaya, Leyla Takmaz, Sibel Can, Serap Berber, Songül Nadir, Nuray Yeşilaraz, Şeyma İdman oynuyor. Proje tasarımı Dilek Güven ve Anadolu Kültür’e ait. Proje yürütücüsü ise Anadolu Kültür- Diyarbakır Sanat Merkezi.

Tüm emeği geçenler için teşekkür bir borç…

Yorum


işlemi tamamlayınız: