V. Murad Bestelerinden Bale Gösterisi

Tarihte ‘akıl hastası padişah’ diye anılan, geçirdiği sinir buhranları nedeniyle sadece 93 gün tahtta kalan V. Murad’ın 28 yıl hapis hayatı yaşadığı Çırağan Sarayı’nda sürgündeyken yaptığı besteleri bale eserine dönüştürdü. Ankara Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenecek olan eserin dünya prömiyeri 3 Mayıs’ta yapılacak. Emre Aracı ile V. Murad’ın sürgün yaşadığı ve besteler yaptığı Çırağan Sarayı’nda buluştuk hem kendi hikayesini hem de V. Murad’ı ondan dinledik…

V. Murad’ın bestelerini ne zaman, nasıl keşfettiniz?

15 sene önceydi. Dolmabahçe Sarayı’nı geziyordum. Bir oda içerisinde piyano gördüm. Düğmesine basınca müzikleri çalan bir teyp de koymuşlardı. Müziklerin arasında V. Murad’ın da besteleri vardı. “Kim bu müzikleri hazırladı?” diye sordum; Suha Umur’un adını verdiler. Bilinmeyen numaralardan telefonunu bulup Suha Bey ile irtibat kurdum. 1977 senesinde bu notalar üzerinde çalışmış. Sonra İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde ve dünya arşivlerinde çalıştım. Konserlerimde V. Murad’ın bestelerini çaldım ama bale fikri iki sene önce oluştu. Hayallerin hakikat olması çok büyüleyici…

Bu hayal nasıl gerçekleşti?

V. Murad’ın 4. kuşak torunu Osman Osmanoğlu’nun 70. yaş günü için kızı, Bodrum’daki evinde bir davet verdi. Biz de V. Murad’ın bestelerinden oluşan küçük bir konser verdik o davette. Ertesi gün Bodrum’da tatilde olan Ankara Devlet Opera ve Balesi‘nin Ankara müdürü Erdoğan Davran’la karşılaştım. Ona, “V. Murad’ın bestelerinden bir bale düşünüyorum” dedim. “Çok iyi bir fikir” dedi ve beni Ankara’ya davet etti. Ankara’ya gidip projemi sunduktan sonra başta Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen olmak üzere, çok büyük bir destek gördüm. Elimdeki besteler iki senede baleye dönüştü.

V. Murad’ın bugün yaşayan ailesi destekledi mi?

Aileyle V. Murad’ın bestelerinden dolayı tanıştım. İlk olarak kızının torunu Kenize Murad’la tanışmıştım. Saraybosna’da savaştan hemen sonra verdiğim konsere geldi. Daha sonra aileden Osman Osmanoğlu’yla tanıştım. Onların büyük desteği oldu, gelişmeleri takip ettiler. Onlar da benim kadar heyecanlılar. V. Murad’ın çok trajik bir yaşamı var; tarihte akıl hastası diye geçiyor…

Öyle miydi?

Hayır, had safhada bir akıl hastası değildi. Ama nevrotik davranışları olduğu bilinen bir şey. Tahttan indirilme gerekçesi de sinir hastalığı. Ki bu doğrudur; çünkü çok hassastı, belli görevleri yerine getirememişti. Çok kültürlü, okuyan bir padişahtı. Fransızca biliyordu. The Times Gazetesi, adil davranmaya gayret eden, el etek öpmeyi kaldıran bir padişah olduğunu yazıyor. Tahta çıkmasından 93 gün sonra indirildi; 28 yıl boyunca, ölünceye kadar Çırağan Sarayı’nda hapis ve sürgün hayatı yaşamış, çocukları burada büyümüş.

Çırağan’da nasıl bir sürgün hayatı yaşamış?

Çırağan’daki hapis ve sürgün hayatı sırasında hiç dışarı çıkamıyor. Yaşamını ve varlığını sürdürürken piyano başında yüzlerce beste yapmış. Onun için beste yapmak bir hobi, bir ifade şekli. Hatta bestelerinin üzerlerine tarih düşmüş, hangilerini ne gün yaptığını biliyoruz. Adeta bir günlük tutar gibi. Hem Fransızca hem Osmanlıca notlar düşmüş üzerlerine. Bazılarını eşlerine, saray erkanından sevdiği kişilere ithaf etmiş. Bazısı hüzünlü, bazısı neşeli. “Bugün üç dans besteledim” diyor, neşeli o gün. Saray yaşamını anlamamız açısından da bu besteler önemli. Aynı zamanda çok da okuyan birisi V. Murad. Kızkardeşi Refia Sultan’a yazdığı bir mektupta, “Günlerimi piyano çalarak, kitap okuyarak geçiriyorum. Bestemi tamamlayacağım ama Monte Cristo Kontu’nu okuyorum; beni çok sardı, bırakamıyorum” diyor. ‘Hayatı acı, müziği neşeli’

Bir yandan da acı bir hayat yaşanıyor…

Olmaz mı; mesela kızları Hatice, Fehime ve Fatma Sultanlar ancak evlilik yoluyla saraydan dışarı çıkabiliyor. Eğer bu şekilde çıkarlarsa saraya bir daha dönüşleri de yasak. Yani annelerini babalarını göremeyecekler… Kızlar evleniyor değil mi?
Evet, evleniyorlar, bazılarının çocukları oluyor. Bu koşullarda yaptığı müzikler nasıl, hüzünlü mü?
Müziği neşeli. Piyano çalıyor, hocası İtalyan Guatelli Paşa. Dolayısıyla Batı müziği armonisini çok iyi biliyor. Bir amatör için çok iyi besteler yapmış. Besteleri daha çok o devrin popüler dans müziklerinden, Viyana’da vals yapılan müzik ya da polka, mazurka formlarında bestelemiş. Bir senfoni, bir oda müziği değil daha çok popüler danslar bestelemiş. Çünkü o devrin saray eğlencesi bu. Çocukları bu müziklerle dans etmişler. Osmanlı Sarayı’nda valslerin,

Avrupai müziğin yeri nasıldı?

V. Murad’ın bestelerini bulduktan sonra araştırmalarımı birkaç yönde götürdüm. 19. yüzyıl Osmanlı Sarayı’nda Avrupai müzik geleneği üzerinde araştırmalarım var. Bunların II. Mahmud döneminde Avrupa’dan İstanbul’a gelen bando müziği ve İstanbul’daki azınlıkların ilgi duyduğu ve sarayın da desteklediği opera kültürü var. Atatürk Kütüphanesi’nde nüshalarını bulduğum, Journal de Constantinople adlı o döneme ait gazeteden birçok bilgiye sahip oldum. 19. yüzyılda İstanbul’da Çiçek Pasajı’nın yerinde Naum Tiyatrosu adlı çok güzel bir tiyatro vardı. Bahsettiğim gazetede, “Sultan Abdülmecid dün atı üzerinde Beşiktaş’tan yola çıktı. Pera’ya geldi, tiyatroya teşrif etti” diye yazıyor. Oradan öğreniyoruz ki, Sultan Abdülmecid Naum Tiyatrosu‘nda opera izliyor. Çocuklarını da götürüyor. Şehzade Murad Efendi’nin de (V. Murad) 11 yaşındayken babası tarafından opera temsillerine götürüldüğünü biliyoruz. ‘Padişahta dünyanın en değerli piyanosu vardı’

Tek tiyatro burası mı?

Sultan Abdülmecid’in Dolmabahçe Sarayı’nın bir parçası olarak inşa ettirdiği bir tiyatrosu vardı. 1859’da açılan harikulade bir opera binasıydı bu. Paris Operası’nın dekoratörü döşemişti. Bugünkü Dolmabahçe Camii ile duvar arasında yolu dik kesen bu yapıda opera gösterileri sahneleniyordu. Sonra burası yanıyor, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da yol açılırken bu bina yıkılıyor. Fransa’da yayımlanan Illustration gazetesinde bir gravüre rastladım. Bir mücevher kutusu kadar güzel; dersiniz ki, “İstanbul’un böyle bir tiyatrosu mu varmış!” Muhteşem. Bunları maalesef bilmiyoruz. Oysa Journal de Constantinople gazetesi bu tiyatroyu öyle güzel anlatıyor ki, detay detay. Bu temaların hepsi birbirini etkilediği için balede bu gravürü de kullandım. Dekor olarak bu gravürden yola çıkarak Savaş Camgöz balede tiyatroyu sahneye yeniden inşa ediyor. Çünkü V. Murad o tiyatro açıldığı zaman 19 yaşındaydı ve orada da opera izledi.

Araştırmalarınız sırasında Osmanlı Sarayı’nda sizi en çok kim şaşırttı?

Padişahların birçok gelişmiş yetenekleri olduğunu biliyoruz. Bunlar saray görgüsüdür. Avrupa’da da böyledir. Hayat stilleriydi bu. Benim konum müzik olduğu için müzisyenlik vasıfları beni çok etkiliyor. Hele ki bir padişahın Erard piyanosu (dünyanın en değerli piyanosu) olduğunu öğrenmem beni tabii ki çok heyecanlandırdı. Avrupa sarayı için bu normal ama bizim gibi çok yönlü, çok değişken bir ülkede bu tip etkileşimleri görmek beni etkiliyor. Klişeler yıkılıyor; en kötüsü bir toplumu klişe haline sokmaktır. Siz her kesime saygılı bir toplumsanız, onun birçok zenginliği varsa, bu bizim değerimiz. Batıyı etkileyen mehter müziği gibi Viyana türü müziğin saraya gelmesi de bir etkileşim. O devrin gerçeği bu. Sarayda piyanolar çalınmış, besteler yapılmış…

V. Murat’ın kaleminden çıkan besteler… Bale V. Murad hayat hikayesi mi?

İçinde hakiki unsurlara göndermeler yapan, çağdaş zamanda yaşayan bir müzisyenin, yani şahsımın gözünden o dönemin hatırlanması ve yorumlanması. Ama buradaki malzeme orijinal, biz herhangi bir vals alıp bunu anlatmadık. O vals V. Murad’ın besteleği bir vals. Veya sarayla bağlantıları olan o devrin çağdaşlarının besteleri.Bale V. Murad’ın hapis yattığı Çırağan Sarayı’nda geçiyor ve sonunda müzikle özgürleşiyor…

Bale tümüyle Sultan V. Murad’ın bestelerinden mi oluşuyor?

Baştan sona kendi bestelerinden oluşmuyor. Ama onun bestelediği valsler, danslar var. Hepsi piyano için yazılmış. Sultan V. Murad’ın el yazısıyla, kendi kaleminden çıkma bu besteler. Orijinalinden bunu alarak büyük orkestraya adapte edildi. Ama Guatelli Paşa’nın besteleri de var, çünkü Guatelli Paşa V. Murad’ın piyano öğretmeni. Notanın üzerinde kendi yazısıyla “Öğrencim Murad Efendi’ye ithaf edilmiştir” yazıyor. Macar, Hırvat, İtalyan asıllı bir aileden gelme August d ’Adelburg adlı bir bestecinin de eserini kullandım; çünkü İstanbul’da 1830’da doğmuş. Bu eseri ‘Sultan Abdülmecid’e ithaf ediyor. Eserin adı ‘Aux bords du Bosphore’ ‘Boğaziçi Kıyılarında’. Notası Viyana’da basılıyor. Balenin temasıyla da çok örtüştü; Boğaz kıyısında rüyalı bir yolculuğu anlatıyor. Sermüezzin Rıfat Bey’in de bir bestesi var; V. Murad’ın tahta çıkışı için yazılmış bir eser. Ben bunların orkestrasyonunu hazırladım, daha sonra Ankara Devlet Opera ve Balesi Şefi Bujor Hoinic bunları kumaşı diker gibi biraraya getirdi, çok güzel pasajlar ekledi. Balenin koreografisini ise Armağan Davran ve Volkan Ersoy hazırladılar; her adımlarında ben de onlarla aynı heyecanı paylaştım.

Böyle bir çalışma dünyada başka var mı?

Dünya açısından bakınca bir hükümdarın kendi müziğini kullanıp balesinin yapılması ilk defa yapılan bir şey diye düşünüyorum. ‘Tarihimizin bu yanını bilmiyoruz’.

Kaç yıldır İngiltere’de yaşıyorsunuz?

Ben 25 senedir İngiltere’deyim. Oradaki ilk 3 senem Londra’da, sonraki 8 senem Edinburg’da geçti. Üniversiteyi Edinburg’da okudum. Herhalde romantizmi orada keşfettim. O şatolar, tabiat, manzaralar… Şimdi Kent’te yaşıyorum.

İstanbul’da nasıl vakit geçiriyorsunuz?

Atatürk Kütüphanesi’nde. Ben orada hayatımı yaşıyorum. Gazeteleri tarıyorum. 19. yüzyılda, 1860’larda İstanbul’daki hava durumlarını okumaktan bugünün gazetelerini okumaya pek vakit kalmıyor!

Siz kaç yaşındasınız?

Ruhum çok yaşlı onu biliyorum. 43 yaşındayım. Belki başına 1 eklemek de gerekebilir… Siz nasıl operaya, baleye ilgi duydunuz?
Ailem operaya, baleye götürürdü. Hatta 11 yaşında, evde blok blok tahtalardan tiyatro sahnesi inşa eder, sahne kurardım. Demek ki insan 7’sinde neyse sonra da öyle oluyor. Sonra da hayatım hep onun etrafında geçti. Bir konservatuvara gitmedim, ama çocukken klasik müziğe büyük merakım vardı. Çocukken AKM’deki konserlere abonmanım vardı. Başka müzik dinleyemem zaten; klasik müziğe olan inanılmaz bir bağım var. Orkestra şefliği hayalimle genç yaşta bu işe yöneldim. Karşıma böyle bir hayat çıktı. Yıllar sonra AKM’de orkestra şefi olarak İDSO ile verdiğim konserin provasına 1977 senesinde gittiğim ilk konserin programını götürdüm, orkestradakilere gösterdim. Daha o zamandan arşivciliğim de varmış demek ki! Ve konseri idare ederken de cebimde eski abonman kartım vardı. Hayatı böyle bir dantel gibi bu tip bağlarla dokumak çok önemli insan hayatında. Bizler hakikaten tanımıyoruz tarihimizi, bütün gayretim klişeleşmiş tarihin dışında bilgilerin ortaya çıkması.

Bunlardan neden bu kadar habersiziz?

19. yüzyıla, günümüz Türkiye’sine ulaşmaktan daha kolay ulaşıyorum. Bu insanı üzüyor. Sultan Abdülaziz’in bestelerinin kayıtlarını, İngilizler’den oluşan bir orkestrayla İngiltere’de yaptım. Warner Classics şirketi bunu dünya çapında bastı, Türkiye’de Kalan Müzik basıyor, dünya radyolarında çalıyor, THY uçaklarında çalıyor. Herkes ne yazık ki bu eserleri bilmiyor. YKY’den çıkan son kitabım gibi ben Kayıp Sesleri arıyorum…

Siirtcenet