Yıldırım Spor Kulübü ile Hayata Dair

[Özgür Çiçek’in Yıldırım Spor Kulübü Tiyatro Topluluğu tarafından sergilenen Bir Damdaki Kemancı Hikayesi/Hayata adlı oyunun yazar ve yönetmenleri olan Rozi Almaleh ve Eti Zavaro ile yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.] Mimesis Söyleşi / Damdaki Kemancı, şüphesiz dünyanın en çok bilinen müzikallerinden biri. Hemen herkes, öyküsünü bilmese, filmlerini ya da sahne performaslarını izlemese dahi If I were a rich man ya da başka bir deyişle Ah bir zengin olsam şarkısını şu ya da bu şekilde duymuştur. İlk olarak 1964 yılında Broadway’de prömiyer yapan Damdaki Kemancı, bu tarihten günümüze dek dünya çapında sayısız ülkede sayısız kez sahnelendi. Amerikalı oyun yazarı Joseph Stein’ın senaryosunu yazdığı ve sahneye uyarladığı müzikal, Shalom Aleichem’in Sütçü Tevye adlı romanından. Cüneyt Gökçer’in başrolü oynadığı müzikalin Türkiye versiyonu ise 1969 yılında seyirci karşısına çıktı ve uzun yıllar repertuvarda tutularak oynanmaya devam etti.

Geçtiğimiz Cumartesi dostumuz Çela Morhayim’in nazik davetiyle, Shalom Aleichem’in Sütçü Tevye ve Kızları romanından ve Damdaki Kemancı müzikalinden esinlenerek Rozi Almaleh ve Eti Zavaro tarafından yazılan ve yönetilen Bir Damdaki Kemancı Hikayesi/Hayata adlı oyunu, Akatlar İSOV sahnesinde seyrettik. Yıldırım Spor Kulübü çatısı altında tiyatro yapan, her biri farklı mesleklere sahip 21 amatör oyuncu, profesyonel dansçı ve müzisyenlerin de desteğini alarak seyircilerin kolay unutmayacağı bir performans ortaya koydu. Nitekim oyun sonrası gerek Yıldırım Spor Kulübü yönetim kurulu başkanı Hayim Eşkinazi gerekse Hahambaşı Rav İsak Haleva oyunun seyirci nezdinde ne kadar beğenildiğini yaptıkları konuşmalarla ifade ettiler.

Bir Damdaki Kemancı Hikayesi/Hayata, 1894 yılında Manhattan’ın doğu yakasında,  iki yakasını bir araya güç getiren bir Yahudi mahallesinde geçiyor. Mahallenin büyük bir bölümü Shalom Aleichem’in doğduğu Rusya’dan kaçarak gelmiş, zorlukla geçimini sağlıyor. Bir yandan geçmiş günleri, gelenek ve görenekleri ayakta tutmaya çalışırken bir yandan da karşılaştıkları yeni koşullara rağmen ayakta kalmaya çalışıyorlar. Böylece yaşatmaya çalıştıkları geleneklerin zaman içindeki dönüşümüne de tanıklık ediyorlar.

Oyun sonrasında, oyunun yazar ve yönetmenleri olan Rozi Almaleh ve Eti Zavaro ile söyleşme imkanı bulduk. Rozi Almaleh ve Eti Zavaro sorularımıza şöyle cevap verdiler:

Öncelikle kaç yıldan bu yana YSK çatısı altında tiyatro yapıldığını sormak istiyorum?

YSK, zaman zaman kesintilere uğrasa da 1963’ten beri oyun yapıyor. Bu oyun bu ekibin birlikte yaptığı yedinci oyun.

Anladığım kadarıyla çalışanlardan oluşan bir oyuncu kadrosu var. Çalışmalarınızı nasıl organize ettiğinizi anlatır mısınız?

Herkes kendi görev tanımı içinde çalışıyor. Sanki ilahi bir güç doğru insanları yanyana getirdi. Çünkü bu ekip aynı zamanda çok iyi bir dost. Herkesin bu bütün içerisinde bir görevi var ve herkes kendi görevi ile ilgileniyor. Hahambaşının da söylediği gibi herkes kendi doğru vidasını takıyor. Herkesin bir işi var; iş kadını da var, öğrenci de var, iş adamı da var.

Çalışan tiyatrosunda belli bir disiplin örgütlemekte sıkınıtı yaşanabiliyor. Bu sorunları nasıl aşıyorsunuz?

Bizim prensiplerimize uyamayan aramızda kalamıyor zaten. Haftanın iki gecesi, 19:30’da başlamak üzre ölmediği müddetçe herkes provaya gelmek durumundadır.

Bu oyuna ne zamandır çalışıyorsunuz?

Biz Ağustos’ta yazmaya başlıyoruz, Ekim gibi oyunun yazımı ve dramaturjisi bitmiş oluyor. Ardından oyuncu seçimini ve castingi yapıyoruz ve okuma provalarına geçiyoruz. Kasım başında da artık provalara başlıyoruz.

Damdaki Kemancı’dan yola çıkarak bir oyun oynamaya nasıl karar verdiniz?

Damdaki Kemancı çok riskli bir oyun. Emsalleri o kadar çok ki… Dünyanın bir çok ülkesinde, Fransa’da,  Amerika’da müzikalleri halen de oyunuyor. Filmini herkes biliyor. Cüneyt Gökçer’i herkes seyretti. Biz aynısını birebir yapamazdık. Çok riskliydi. Ama bunu da yapmak istiyorduk. “Ne yapabiliriz”i çok düşündük. Damdaki Kemancı’yı yapacağız, ama nasıl? Shalom Aleichem geldi aklımıza. “O, acaba Damdaki Kemancı’yı ne düşünerek, ne hissederek, ne yaşayarak yazdı?” sorusunu sorduk. İlk başta dedik ki, Amerika’da yaşayan bir mahalle yapalım, muhtelif karakterlerle. Ondan sonra Shalom Aleichem’i düşünmeye başladığımız zaman o iki olay birleşti. Amerika’da yaşayan bir mahalle ve o mahalleye Rusya’dan gönderilmiş olan Tevye, Shalom Aleichem… O mahalleye  entegre ettik.

Oyunda yer yer anlatıcı olarak Hamdi adlı karakteri kullanmışsınız…

Hamdi aslında gerçek bir karakter. 1894 yılında Osmanlı’dan üç tane Türk Müslüman, yani Osmanlı Amerika’ya gidiyor. O üçünden ikisi geri dönüyor ama Hamdi Efendi orada yaşamaya devam ediyor. Vardiyalı olarak Ford Fabrikası’nda çalışıyor. Yani Hamdi aslında 1894 yılında Osmanlı’dan Amerika’ya giden üç kişiden biri.

Hamdi ile alakalı bir soru geliyor aklıma: Hamdi ve Hava arasında ima edilen ilişkinin sonrası sahnede gösterilmiyor ancak biz Hamdi’yi seneler sonra yaşlanmış bir halde karşımızda görüyoruz. Hamdi ve Hava arasındaki ilişkinin geleceğine dair bir tasarımınız oldu mu?

Oyunu yazarken hem yazar, hem dramaturg hem de yönetmenler aynı kişiler olunca işler biraz karışıyor. Her biri bir etaptan diğerine geçerken bir öncekini öldürmek zorunda kalıyorlar. Yazar Hamdi ve Hava yı arkadaş ve kardeş sevgisi içinde şekillendirdi. Dramaturg da yazarlar öldüğü zaman bunu onayladı. Ancak, dramaturglar da ölüp, yerine yönetmenler geçip rejiyi yaparken gönüllerine küçük bir aşk kıvılcımı düşürdüler. 4. etap ise seyircinin ve bu etapta yazarlar, dramaturglar ve yönetmenler öldüğüne göre karar siz seyircilerin.

Oyunda bir gelenek tartışması dönüyor. Geleneklere bağlılık… Bir yandan da o gelenekler dönüşüm içerisinde…

Erkeklerle kadınlar dans etmeye başlıyorlar filan… Bir yönüyle, bazen sevgi ve aşkın gelenek dinlemediğini bir yönüyle de ne kadar modernleşirsek moderlenleşelim, toplumlar eğer kendi geleneklerinden uzaklaşırlarsa zaten bir süre sonra yok olduklarını vurgulamak istedik. Yani ikisinin dengesini kurmak gerekiyor. Tevye biraz onu yaptı. Hem karısının gönlünü hoş tuttu, hem de çocuklarının sevgilerini, aşklarını kırmadan hareket etti.

Yurtdışında cemaat tiyatroları çok yaygın, Türkiye’de de yaygınlaşmaya başladı. Oyunlarınız dışarıya duyuruluyor mu?

Elbette duyuruluyor. Şöyle sokağa bir afiş asmıyoruz, bir gazete reklamı vermiyoruz, ama bütün dostlarımızı, tanıdıklarımızı çağırıyoruz. Herkese açık. Lokalde yaptığımız zaman güvenlik açısından sıkıntılar yaşıyorduk, o yüzden biz dışarı çıktık. Kaç senedir Akatlar Kültür Merkezi’nde oynadık, sonra Şişli Terakki’de oynadık, şimdi burada oynuyoruz. Dolayısıyla o dönem bitti, şimdi biz açık topluma oynamaya başladık.

İbranice kullanımı çok sınırlı.

Bir tek “mazal tov” kelimesini kullanıyoruz. İyi şanslar demek. 1894’ü düşündüğünüz zaman, Rusya’dan kovulup da geleneklerine ve köklerine bağlı bir halk geldiği zaman Amerika’ya onların ağzında hep mazal tov var. Mazal tov bütün dünyada da çok bilinen bir kelime. Bu insanlar Amerika’ya geldiklerinde İngilizce bilmiyorlardı. Kendi aralarında İbranice de değil, Yiddish dili konuşuyorlardı. Mazal tov Yiddish dilinden. Biraz bunu vurgulamak için konulmuş bir kelime.

Diğer oyunlarınızda İbranice kullanıyor musunuz?

Hayır, hiçbir zaman. Her zaman yüzde yüz Türkçe bizim oyunlarımız.

Bu özel bir tercih mi?

Evet, biz böyle yazmayı, böyle oynanmasını seviyoruz. Biz mesela Seferad Yahudileriyiz. 500 küsür sene önce geldik. Evlerimizde İspanyolca konuşulmuştur. Çocukluğumuzda anneannelerimiz konuşmuştur. Ladinoyu konuşuruz. Ama biz hiçbir zaman bunu sahnede vermek istemedik. Çünkü her zaman açık topluma oynamak istedik ve herkesin herşeyi anlamasını istedik. O yüzden bu bizim tercihimiz.

Son olarak bir dahaki oyununuzun tarihini sormak isterim.

28 Nisan Cumartesi saat 21:15’te Akatlar İSOV sahnesinde oynayacağız.

Vakit ayırdığınız için teşekkürler.

Biz teşekkür ederiz.

Özgür Çiçek / MİMESİS

Yorum


işlemi tamamlayınız: