Kumbaracı50 Üçlemesi

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Mehmet K. Özel

I.
Gerçek Hayattan Alınmıştır

geçen akşam kumbaracı50’de “gerçek hayattan alınmıştır”ı, ertesi -yani dün- akşam da “barzo ile konserve”yi izledim. bu oyunlar altıdan sonra tiyatro’nun kumbaracı50 üçlemesi’nin ilk iki ayağını oluşturuyor.

“gerçek hayattan alınmıştır” hakkında aşağıdaki metni “barzo ile konserve”yi izlemeden önce yazdığımı özellikle belirtmek isterim.

“gerçek hayattan alınmıştır” birbuçuk saat sürüyor; oyun ile gerçek, oyun alanı ile seyirci alanı, oyuncu ile seyirci arasındaki ayırımların bulanıklaştığı, sorgulandığı, ortaya serildiği “gerçek zamanlı” bir bir buçuk saat.

anne ile oğlunu oynayan iki oyuncunun yokuştan çıkarak nefes nefese vardıkları ve bir tiyatro mekanına dönüştürülme aşamasındaki “oyun alanı” gerçekten de bir yokuş üzerinde ve gerçekten de başka bir işlevden tiyatroya dönüştürülmüş bir yer.

emekliliğine az kalmış bir oyuncuyu canlandıran, gerçekten de mayıs sonunda yaş haddinden emekliye ayrıltılacak bir oyuncu.

seyirciler, “oyun alanı”nın sınırlarında konumlandırılmışlar; üç bir taraftan “oyun alanı”nı belirliyorlar. kulis yok, ışık-efekt-müzik kumanda masası yok, perde yok. her şey o anda, gerçek zamanda oyun alanının sınırları içinde “gerçek”leşiyor.

ışık ve müzik oyuncular tarafından kontrol ediliyor. tavandan sarkan ampüller, elde dolaştırılan uzun kablolu ampül, küçük fenerler, cep telefonunun ışığı, ışıldak, küçük cam fanuslar içinde mumlar: oyunun ışık kaynakları bunlar ve oyuncular tarafından yakılıp söndürülüyorlar.

oyunun ritmine ve duygusal-dramatik anlarına önemli bir katkısı olan müzik de yine oyuncular tarafından başlatılıp susturuluyor.

efektler de “gerçek”; bardak kırılıyor, tekmelenen teneke kutu müthiş bir gürültüyle yerde sürükleniyor, tabanca patlıyor, tokat şaplıyor.

seyrettiğimizin bir “oyun” olduğunu bize hatırlatacak/unutturmayacak bütün ihtimaller düşünülmüş; her şey gözümüzün önünde “gerçek”leşiyor. neredeyse; kan, kusmuk, cin-tonik ve zehrin de “gerçek” olmama ihtimalini sorgulamayacağız.

bizler seyirciyiz, ancak oyun alanında seyrettiğimiz iki kişi ne zaman bizlere oynuyorlar, ne zaman birbirlerine, ne zaman kendi aralarında ne zaman kendilerine karşı; belirsiz.

oyun içinde oyun içinde oyun. oyuncu oyun içinde oynadığı oyuna dair yorumlar yaparak hem kendini hem de bizi yabancılaştırıp uzaklaştırıyor oyundan.

bir katman da, oyun içinde oyunun oyuncular tarafından kameraya alınmasıyla oluşuyor. bizlerin tanıklığı yeterli görülmüyor; ilerisi için kanıt olması/kalması için kaydediliyor. [“barzo ile konserve”yi izleyince, bu kaydın gerçekten de “ilerisi” için yapılmış olduğunu görmek heyecanlandırdı beni!]

“gerçek hayattan alınmıştır” yönetmen arif akkaya’nın unutamadığım iki çalışması “iyi geceler anne” ve “bana bir picasso gerek” ile bir çok açıdan akraba; bu oyunlar aynı dili, tonu, atmosferi paylaşıyorlar. ikişer kişilik oyuncu kadrosu, akkaya’nın oyunculardan aldığı olağanüstü verim, mekan kullanımındaki yetkinlik ve bununla eş değerde etkili bir ışık kullanımı.

“gerçek hayattan alınmıştır”da akkaya sadece kumbaracı50’nin mekanını şimdiye kadar olmadığı kadar farklı kullanmasıyla değil, herhangi bir “boş mekan”ı ustaca ve yaratıcı şekilde kullanıyor olmasıyla da beni etkiledi.

“gerçek hayattan alınmıştır”da akkaya sadece ışık ve müzik kullanımında yarattığı tutarlılıkla değil, bunları oyunun “gerçekliğiyle”, içeriğiyle ve ritmiyle örtüştürmesiyle de beni etkiledi.

tamam, tomris incer benzersiz bir oyuncu, sertdemir ise iyi olmasına iyi oyuncu -bence oyunculuğundan ziyade yazarlığı ve yönetmenliği ile daha değerli olduğunu tire arası belirtmek isterim- ama ne kadar benzersiz ve iyi oyuncular olurlarsa olsunlar, yönetmen akkaya’nın “gerçek hayattan alınmıştır”da bu iki oyuncudan almayı başardığı verim beni etkiledi.

toparlarsam; “gerçek hayattan alınmıştır”ın tiyatro sanatına dair bütün biçimsel özelliklerine hayran kaldım, oyunun biçimsel ve kavramsal anlamda sahneye koyuluşunu müthiş bir zevkle izledim.

yiğit sertdemir tarafından yazılan metin strüktürel açıdan çok çok iyi. kabaca üç bölümden oluşuyor oyun. ilk bölüm anne ağırlıklı; oğul sessiz kalıyor, bakıyor, dinliyor; hep birlikte anneni anlattığı hikayeleri dinliyoruz… oğul’un yaptığı “hayati” bir açıklamayla ikinci bölüme geçiliyor; bu sefer oğul konuşuyor, koşuyor, paralıyor kendini; hareketli, öfkeli, duygulu. üçüncü bölümde ise anne ile oğul, oğulun yazdığı oyunu oynuyorlar; gerilim doruk noktasına ulaşıyor; geçmişe dair bütün sırlar peşpeşe ortaya dökülüyor.

sertdemir yeri geldiğinde kelimelerle oynayarak, özellikle yaşam-ölüm karşıtlığını vurgulayarak, yeri geldiğinde karakterlerini kah kinayeli kah hazırcevap kah okkalı konuşturarak seyretmesi insana büyük bir tatmin duygusu yaşatan bir metin kaleme almış.

ancak; içerik olarak bazı çekincelerim var.

bir anne-oğul ilişkisinin, ne kadar aykırı, farklı, özgün de olsa, böyle ol(a)mayacağını ve tanık olduğumuz birbuçuk saatin böyle sonlanamayacağını düşünüyorum.

erkek çocuklar annelerine hayrandırlar, öyle ki eşlerinde bile annelerini ararlar gibisinden çok bildik -ve genel olarak doğru- yorumlara ters düşüyor olması değil beni oyundaki ilişkide ve ilişkinin gelişiminde rahatsız eden.

oyundaki oğul o kadar ince, düşünceli, hassas çizilmiş ki, annesine bu kadar büyük bir kin besleyemez gibi geliyor bana. niye mi hassas? basit bir örnek: annesinin oturması için hazırladığı kalasın üzerine peçete sermeyi ihmal etmiyor; çünkü önceki bir sahnede anne çöp tenekesinin üzerine otururken titizlenmiş ve peçete sermiştir. en önemlisi; oğulun peçeteyi sererkenki jesti “annem öyle kibirlidir ki, kesinlikle kirli yerlere oturmaz” anlamı taşımıyordu; en azından ben öyle algıladım.

anne ne kadar bencil, sadece kendini düşünen ve sadece kendiyle varolan bir karakter olarak çizilmiş de olsa, belli ki oğul ona hayran; bu kadar hayran olduğu annesine, ne olursa olsun böyle bir sonu yaşatmaz. ona her zaman hikayeler anlatan annesinden ilham alarak hikayeler ve oyun yazmış olması ve beraber oynadıkları oyunu filme çekiyor olması annesine duyduğu hayranlıktan hep; ona rakip olmak için değil.

bir çocuğun annesine bu kadar (oyunun sonunu kastederek) büyük bir hınç biriktirmiş olabileceği inandırıcı gelmiyor bana.

annelerle çocukların hesaplaşması edebiyat-sanat tarihinde sıkça işlenmiş bir konu; hatırlamak için:

anneler ile genellikle kız çocukları hesaplaşır (klişe amerikan sinemasını bir kenara bırakırsak, bence bunun en güzel örneği ingmar bergman’ın “güz sonata”dır).

anneyle hesaplaşan kız çocuğu değilse eşcinsel çocuktur (bakınız: çok taze bir örnek xavier dolan’ın “annemi öldürdüm”).

erkek çocuklar ise babalarla hesaplaşırlar (malum: rakip olma hali) ve nice amerikan filminde oğulun babasını affetmesiyle hep beraber “katharsis”e ulaşırız.

kızlar da babalarıyla hesaplaşırlar ama enderdir; hesaplaşma varsa da çoğunlukla geçmişte ensest bir ilişki sözkonusudur da ondan.

erkek çocukların anneyle dertleri de genellikle ensest sularda gezinir (bakınız: bernardo bertolucci’nin ünlü “la luna”sı, yakın zamandan kötü bir örnek christopher honoré’nin “annem”i). gerçi “gerçek hayattan alınmıştır”da da tabancanın ağza sokulmasında cinsel bir ton var, ama başka da bir ipucu yok bu minvalde.

(hazır sinemadan gidiyorken; sıradışı bir anne-oğul ilişkisi çizen sokurov’un “anne ile oğlu”nu da unutmamak lazım.)

diyeceğim o ki, tabii ki anne-oğul arasında klişelerden uzak, az rastlanır bir ilişkinin kurgulanmış olması mümkündür, illa da bildik veya beklendik olmak zorunda değildir, ancak buradaki kurmaca inandırıcılık sınırlarını biraz zorluyor. karşılığında seyirci olarak değecek bir şey kazanıyor olsak, neden olmasın; ancak bence öyle bir kazanç da yok; insan ilişkileri konusunda zenginleşmiyoruz ya da anne-oğul ilişkisini tekrar düşünmemizi sağlayan doneler vermiyor bize oyun; kendi içinde olup bitiyor; dışarıya doğru, bize doğru yayılmıyor.

ertesi akşam “barzo ile konserve”yi izleyince; “gerçek hayattan alınmıştır”ın içeriğine dair yukarıda yazdığım her şey bana bir anda afaki gözüktü. çünkü -kendi çapımda- fark ettim ki; bu üçlemede içerikle ilgili bir kazanımdan çok, tiyatral öğelerin kullanımına dair bir denemeye girişilmiş. ve ayrıca; kumbaracı50 mekanının da bütün geçmişi, şimdisi, grisi, akustiği ve “kolonları”yla bu denemeye sağlam bir arkaplan oluşturması istenmiş. en azından; üçlemenin ilk iki oyununu seyrettikten sonra edindiğim izlenim bu yönde ve bu beni fazlasıyla tatmin etti.

“barzo ile konserve” hakkında yazmak için sabırsızlanıyorum…

II.
Barzo ile Konserve

bir üçleme izlediğinizi biliyorsanız ve üçlemenin ilkini izlemişseniz, ikincisini izlerken gayri ihtiyari ilkiyle karşılaştırma yapıyorsunuz. ve ilginçtir ki, üçlemelerin orta halkası genellikle ya zayıftır ya da hakkı yenir. kieslowski’nin “üç renk”i mesela; “beyaz” hangimizi “mavi” veya “kırmızı” kadar etkiledi. “beyaz”ın bir üçlemenin parçası olduğunu bilmesek, kendi başına sıkı bir kieslowski filmi aslında.

girişgahım altıdansonra tiyatro’nun “kumbaracı 50 üçlemesi”nin ikinci halkası olan “barzo ile konserve” içindi.

arif akkaya’nın yönettiği ilk oyun “gerçek hayattan alınmıştır” ne kadar shakespeareyense, gülhan kadim’in yönettiği “barzo ile konserve” o kadar becketyendi. zaten iki oyununda da bu yazarların adları geçiyor; referanslarını saklamıyor, kendi kendileri ele veriyorlar.

örneğin; “gerçek hayattan alınmıştır”da anne karakteri lady macbeth’in uyurgezer sahnesini canlandırıyor. ayrıca; “gerçek hayattan alınmıştır” bana biraz da “hamlet”i anımsattı. malum; kralın (babanın) ölmesi, hatta ilaçla (zehirle); kraliçenin (annenin) bu cinayeti kralın kardeşine (oğluna) yaptırmış olma ihtimali, kraliçe ile hamlet’in (anne ile oğulun) sorunlu ilişkileri, bilinmeyen gerçeğin/sırrın (kralın/babanın öldürülmesinin) oyun içinde oyunla anlatılması gibi paralelliklerden dolayı.

“barzo ile konserve”de ise direct beckett’in “godot’u beklerken”inin adı zikrediliyor. barzo konserve’ye durmadan “ne yapıyoruz?” diye sordukça “bekliyoruz” cevabını alıyor.

“barzo ile konserve”nin ilk anları, “gerçek hayattan alınmıştır”ınkiyle aynı; iki karakter yokuşu tırmanmış olarak karanlık mekana girerler, ışık da onlarla birlikte mekana sızar; ellerinde bir bavul/çanta vardır. iki oyunun parallellikleri devam eder: bir tiyatro mekanındadırlar, ışıkları oyuncular açar, müziğin çalınması ve ses-efekt ayarı onlara aittir, siyah patlar, şarkı söylenir, tokat atılır, bardak kırılır; kolonlardan bahsolunur, “bir tek ölümün provası olmaz” söz edilir ve iki oyunda da oyun içinde oyun oynanır. “gerçek hayattan alınmıştır”da kalaslarla oluşturulan mekanı verevine bölen çizgi, “barzo ile konserve”de yerde sürülen bavuldan sızan kırmızı kan iziyle tekrar yaratılır.

“gerçek hayattan alınmıştır” bir trajedi, “barzo ile konserve” ise komedi. barzo ile konserve “godot’u beklerken”in vladimir ile estergon’u gibiler. bir şeyi beklemekteler, ama bekledikleri o şey (kişi) bir türlü gelmez; ama en azından, bekledikleri kişiyle telefonda konuşurlar. ilerleyen dakikalarda ise barzo ile konserve’nin başlarına bekledikleri değil beklemedikleri bir şey gelir ve oyunun absürd komedi niteliği iyice belirginleşir.

murat kapu ile ismail sağır’ın mükemmel oyunculukları, “gerçek hayattan alınmıştır”da tabir-i caizse “döktüren” tomris incer ve yiğit sertdemir’inkilerin altında kalmıyor. ilk oyunun tersine, bu sefer iki karakter oyun boyunca tek bir ruh halindeler; konserve (murat kapu) baştan sona hareketli, ekspresif ve heyecanlı, barzo (ismail sağır) ise durgun ve az konuşan.

murat kapu muhteşem bir şekilde sadece gözleriyle ve sesindeki tonlamalarla konserve’nin endişe/panik halini canlandırıyor. kapu ile sağır’ın beden dilleri de çok iyi.

“barzo ile konserve”de bir de sürpriz gerçekleşiyor; üçlemenin ilk ayağından alınan ve işlenen öğelere bir yenisi ekleniyor: üçüncü kişi.

sürprizi çok fazla aşife etmemek için sadece şunları söyleyebilirim: üçüncü kişinin derdini ve derdini çözme şeklini fazla “açıklayıcı” buldum; üçlemenin son halkasına giden yol fazlaca açık edilmiş gibi geldi bana; daha bulanık, daha uçu açık bırakılabilirdi sanki. meraklı, biraz gözü-kulağı açık bir seyirciyseniz üçüncü oyunun “seyretme” üzerine olacağını anlıyorsunuz.

şahsen, anlamamayı tercih ederdim. nasıl ilk ve ikinci oyun seyirci (benim) için bir “bilinmeyen” olmuşsa, üçüncüsünün de gizemini korumasını isterdim. tabii, iletişim kanallarının bu kadar açık olduğu bir çağda gizemden ne kadar bahsedebilirse…

ama neyse ki, her şeye rağmen, “filifu”nun ne olduğu hala gizemini korumaya devam ediyor…

III.
Dertsiz Oyun

üçleme ilerledikçe sözler azaldı. ilk oyun “gerçek hayattan alınmıştır” en gevezesiydi; neredeyse bir dakikası bile sözsüz değildi. “barzo ile konserve”de karakterler daha az konuştular; bakışlar ve jestler onların yerini almaya başladı. grotesk tarzdaki “dertsiz oyun”daysa artık neredeyse hiç söz yoktu; çünkü bu sefer başrolde seyirciler vardı; ve malum, seyirciler oyun seyrederken -genellikle- konuşmazlar.

söz nerdeyse hiç yoktu ama mimikler, jestler ve sesler vardı. yiğit sertdemir’in daha önce “.. vikont”da ve “surname 2010”da başarıyla uyguladığı ses tasarımı, adeta seslerin koreografisi, “dertsiz oyun”da bütüne yayılmıştı. durumları betimlemek için korodan ses üretmek konusunda sertdemir ne kadar yaratıcı olduğunu bir kere daha gösterdi. jestler ise oyunun koreografisi yapan ilyas odman’a teslim edilmiş olmalı; koronun hareket kalitesi çok başarılıydı. mimiklerse candan seda balaban’ın makyaj tasarımıyla daha bir vurgulu hale gelmişti.

11 farklı seyirci tipi ve bir yer/koltuk gösterici her 5 dakikada bir zamanın bir şekilde hatırlatıldığı [nasıl hatırlatmasınlar; seyircinin en çok yaptığı şeylerden biri saatine bakmak değil midir; bu oyun hiç saate bakma ihtiyacı duymadığınız, çünkü 5 dakika bir, bir bahane bulunup, ya başlası, ya bitmesi, ya da geçen zaman hakkında mutlaka bir anons yapıldığı] yaklaşık 50 dakika boyunca aynada bize kendimizi seyrettirdi. bir ara neresi sahne, neresi seyirci kısmı, kim kimi seyrediyor; karıştı.

eğer bir oyun seyirciyi “bir noktadan/yerden alıp başka bir noktaya/yere bırakabiliyorsa” ne mutlu o oyuna emeği geçenlere. ve eğer seyirciler tiyatrolarına sahip çıkabiliyor, tiyatrolarını “sırtlanabiliyorlarsa” ne mutlu onlara; hem o seyircilere hem de o tiyatroculara… sanırım tiyatro(cu)larımıza sahip çıkmanın tam zamanı; çünkü onlar sanatın gücüyle bizi sadece bir oyun süresinde olduğumuzdan başka (daha uygar) birine dönüştürebiliyor, durduğumuzdan başka (daha ileri) bir noktaya taşıyabiliyorlar…

“kumbaracı 50 üçlemesi”nin oyunları 4 haziran’a kadar her gün sahneleniyor; bazen matine + suare, bazen suare + gece seanslarında, bazen de üçü aynı akşamda arka arkaya.

tiyatronun büyüsüne kapılmak, gücüne inanmak için iyi bir fırsat. kaçırmamak lazım…

Danzon

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Mehmet K. Özel

Yanıtla