Tiyatro Muhalif’in Şeyh Bedreddin’i Vesilesiyle Tiyatro’nun “Ne”liğine Dair

Oya Yağcı

Tiyatro Muhalif 10 Mayıs Perşembe ve 11 Mayıs Cuma günleri Çorum ve Tokat’ ta matine- suare olmak üzere dört oyun oynadı. Turne organizasyonu Çorum Halk Kültür Evi Derneği ve Tokat Eğitim Sen tarafından gerçekleştirildi. Yitirmemekte direndiğimiz dayanışmanın güzel ve somut bir örneği oldu, turnenin tamamı.

Ahmet Bilgin’in oluşturduğu kolaj tekst, Bedreddin’in tarihsel önemini anımsatmakla kalmıyor, toplumsal hafızasızlığa yönelen bir eleştiri niteliği kazanıyor aynı zamanda. Yitirdiğimizi sandığımız direncimizi anımsatıyor bizlere.

Bir saat on dakika süren oyun sahnede yapılan müziği, orijinal ağıtları ve epik biçemiyle, Tiyatro Muhalif’in serüvenine iyi bir başlangıç olmuş. Öykü anlatmanın sıcaklığı ile politik tavrın eleştirelliğini buluşturan oyun kaybedilen kamusallığın geri alınması için tiyatroya düşen rolü de güçlü bir biçimde vurguluyor.

Tiyatro ile ilgili tartışmaların yoğun olduğu bir dönemde Tiyatro Muhalif ‘in “tiyatro çabası” aslında önemli bir ders niteliği taşıyor. Tiyatronun özelleşmesi ya da mevcut durumunun korunması, aklı başında hiçbir tiyatrocunun ya da tiyatro izleyicisinin kabul edeceği ve sıkışıp kalmayı göze alacağı bir tartışma değil. Tiyatronun toplumsal boyutunu gözden çıkardığınızda elinizde kalan iki seçenek, devletçilik ya da piyasacılıktır ki toplum açısından her ikisi de aynı kapıya çıkar. Hele ki devletin de-regülasyon politikaları ile yeniden yapılandırıldığı bir dönemde devletçi seçeneğin otoriter baskıcı tutuma bürünmesi sürpriz olmayacaktır.

Tiyatro Muhalif’in ilk oyun olarak Şeyh Bedreddin’i seçmesi ve Çorum-Tokat turnesinin bu konu ile ilgisi nedir?

Biraz açalım konuyu; Çorum’da oynanan oyunun matine izleyicisi büyük oranda üniversite öğrencilerinden oluşuyordu. Anadolu’nun farklı kentlerinden –köyden –kasabadan gelen gençlerin arasında ilk kez tiyatroya gelenler vardı. Pek çoğu ise Çorum’da sadece devlet tiyatrolarının sahnelediği oyunlarla tiyatroyu tanımıştı. Bu bilgiye sahibim çünkü hepsi çalıştığım üniversitenin öğrencileriydi.

Oyun epik bir oyun ve bu tercih bile Türkiye’de tiyatro izleme alışkanlığı olmayan (1980 sonrası) seyirci açısından beklenenin aksine riskli bir serüven olabiliyor. İyi kurulu oyun, dekor ve karaktere alışkın seyirci için de Epik oyun didaktik ve “acemi” bulunabiliyor çoğu zaman. Bunu da uzun süren Antalya deneyimimden öğrendim.

Çorum’da nefesimi tutarak oturduğum koltukta oyunu izlemekten çok salonu izlediğimi fark ettim. Mayıs ayının bahar çapkınlığına rağmen salonu dolduran gençlerin , üstelik bir de açık havada gerçekleşen üniversitenin Bahar Şenliği gibi bir seçenekleri varken, Devlet Tiyatrosu salonunda tiyatro izlemek konusunda ısrarlı olmayacakları düşüncesi ile ilk oyun tedirginlikle geçti. Ancak oyunun yer yer alkışlarla kesilmesi ve finalde ayakta alkışlama gibi seremoniler dışında (bunlar pek heyecan yaratmıyor artık bende) tüm oyun boyunca salona hakim olan “pür dikkat” odaklanma, beni etkileyen asıl durumdu. Sahneden yansıyan her bir söze ve duyguya tepki veren bu konsantrasyon oyunun iyi ayarlanmış süresi boyunca hiç düşmedi. Bir başka önemli ayrıntı ise oyundan sonra kulise giden, oyuncularla sohbet eden, oyuna dair beğendikleri noktaları ekiple paylaşmak isteyen gençlerin heyecanıydı. Tiyatro budur işte. Çıkar oynarsınız, bir etki bırakırsınız ve insanların bir araya gelmesine, konuşmasına vesile olursunuz.

Suare izleyicisi ise farklı bir tedirginlik sebebiydi benim için. Politik bir izleyici grubu olmasının yanı sıra tiyatro izleme alışkanlığı olan ve bununla birlikte Çorum’a daha önce gelen bağımsız tiyatro grupları nedeniyle biraz küskün, devlet tiyatroları dışında her grubu izlemeyen, alışkanlığı oturmuş bir izleyici profiliydi . Ancak suare de nefessiz geçti ve oyun sonrası seyirci ve tiyatro grubunun keyifli buluşması Çorum için “tiyatronun agora oluşturma gücü” nün ortaya konduğu bir deneyime dönüştü.

Tiyatro Muhalif ve Şeyh Bedreddin, Çorum ve Tokat turnelerinde anlamlı bir kabul gördüler. Bunun nedeni sadece oyunun içeriği de değildi üstelik. Seyirci, bir tutum , samimi bir çaba gördü sahnede. İlk kez tiyatroya gelen gençler açısından olumlu bir başlangıç, alışkanlıkları konusunda titiz olan seyirci açısından da farklı olana tanıklık söz konusuydu.

Atilla Yayla Liberterliği ile tiyatroya piyasacı çözüm önerilerinin havada uçuştuğu bir dönemde, Orta Anadolu’ya, İstanbul’dan gelen bir topluluk, kendi yapısı içinde anlamlı bir mesaj oluşturdu. Tiyatro için para ayırma lüksü olmayan kesimlere “hadi canım, sigara ya da cipse paranız var” diyenlere söylenecek çok söz var ama geçelim. İhtiyaçlar hiyerarşisine girersek, piyasacı liberalizm sınıfta kalır.

Önemli olan bürokratik tiyatro ile piyasacı tiyatro arasında bir tercihe sıkıştırılma durumunu aşmak. Turne organizasyonu yapan herkes sonucun genellikle zarar olacağını bilir. En iyi ihtimal başa baş masrafları kapatmaktır. Biz (Çorum Halk Kültür Evi Derneği) oyunları doldurduk ama yine de zarar ettik. Nedenleri herkesin malumu, açıklamaya, listelemeye gerek yok. Ama sonuç bizim için başarıydı. Piyasanın belirlediği başarı ölçütlerine uymayan bir başarıydı .

Tiyatro özelleştiğinde olacak olan piyasa bürokrasisine yenik düşen ve standartlaşmayla (sıradanlaşmayla) ayakta kalma çabasına giren, birbirinin aynı oyunların oluşturduğu bir çöplüktür.

Bugün devlet tiyatroları, Batı’da mevcut “Ulusal Tiyatro” anlayışından uzaktır. Batı modelinin en önemli karakteristiği “Bürokratikleşme” karşısında aldığı önlemlerdir. Biz de ise bürokratizasyon, Devlet Tiyatroları ve diğer ödenekli tiyatroların kendi içinde de ürettiği bir yapıya dönüşmüştür. Tiyatrocu arkadaşlar günlerdir verdikleri mücadelede seyircilerinin olmadığından yakınıyorlar. Seyircimiz tarafından destek görmeyen sokak eylemleri en azından şu gerçeği anlamamızı sağladı: Seyirciye konuşmakla, seyircinin içinden konuşmak arasında önemli bir fark var. Biz tiyatrocular, toplumsal sorunlarda, bu sorunları yaşayan kesimlerin içinde ve yanında değildik. Sahnelerimizden onlara (var saydığımız homojen bir kamuya) konuşmayı yeterli gördük. Bu nedenle bugün öyle bir kamunun olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz en çok.

Tiyatro, ne devlet bürokrasisinin ne de birey ve grup çıkarlarının belirlediği bir alan olamaz. Tiyatro kamusal alanda, agorada, toplumda gerçekleşmek zorundadır. Devlet , yerel yönetim her ne ise öncelikle mekan yaratmak zorundadır. Toplumsal tercihlerin çoğul stratejisi içinde oluşacak bir tiyatro yaşantısı, öncelikle özel hayatlarla sınırlandırılan ve neo liberal piyasa sorumsuzluğu ile harmanlanmış, neo muhafazakar ahlakçılığın gölgesinden kurtulmalıdır. Muhafazakar sanat teorileştirmesinin ardında yatan eğilim sanata muhafazakar müdahalenin kılıfıdır. Ancak aynı muhafazakarlık mevcut tiyatro kurumsallığı içinde de uzun zamandır varlığını sürdürmektedir. Bu gerçeği kabul ederek yeni modeller üzerinde tartışmanın zamanıdır. Hükümete karşı yapılan eylemler anlamlı olmakla birlikte yetersizdir. Çünkü varlığını hükümetin belirlediği sınır ve koşullara hapseden bir karşı duruş çözüm üretmek konusunda baştan kaybetmiştir. Tepkisel bir hak arayışı, içine kapanan tiyatronun taleplerinin daha fazla kuşatılmasına yol açar.

Tiyatro Muhalif ve Şeyh Bedreddin, sahne estetiğinden çok, sahnenin, içinden konuştuğu bir kamunun önemini anımsattığı için önemli bir iş yapıyor. İstanbul için ne kadar önemlidir bilinmez ama Anadolu’nun sanat açısından beklentileri önemsenmeyen kamusu için tiyatro buluşmaları hayati bir önem kazanmış durumdadır. Oyundan sonra seyircisi ile birlikte kutlama yapan bir tiyatro görmeyeli uzun zaman olmuş. Bunu fark ettim…

Yorum


işlemi tamamlayınız: