Türkiyeli Sanatçı Seyirciyi Performansa Dâhil Ediyor

Susanne Fowler

Mimesis Çeviri / Sanatçı Kutluğ Ataman’ın kimlik, özgürlük ve baskı temaları, gelecek ay İstanbul’da gerçekleşecek Tiyatro Festivalinde yer alacak bir performansta kelimenin tam manasıyla birbirine dikiliyor. Performans, Arap Baharı ile ortaya çıkan bir yol gezisinden esinleniyor.

New York Times. 18 Nisan 2012, Çeviri: Ömer Ongun

“Kolon” Türkiyeli sanatçı Kutluğ Ataman’ın 2008’de gerçekleştirdiği bir yerleştirme. Sanatçı “Ben mesaj vermeyi değil sorular sormayı seviyorum” diyor.

Ataman, bugünün Türkiye’sini anlayabilmek umuduyla, Bayeux Duvar Halısının kendine has bir yorumunu seyircisinin yardımıyla örüyor.

“Bir video çekimi için Suriye’ye gitmek üzere Türkiye’nin güneydoğusuna doğru yola çıkmıştım.” diyor kendi de Türkiyeli olan Ataman. “Suriye’de çatışmaların başladığı gündü. Herkes bana sakın sınırı geçme diyordu ve ben de Mardin’den çıkamamıştım.” Mardin, 1930’lara kadar Süryani Ortodoks Piskoposluğunun merkeziydi.

Sanatçı Mardin’deki teraslı taş evlerin arasında dolanırken “yerli bir entelektüel beni aldı” diyor “ve son kalan Süryani Hristiyanlardan birinin evine götürdü. Biz onlara Süryaniler diyoruz.”

Nasira Hanım’a ait bu eski ve geleneksel eve girdiklerinde, evin tavanı Ataman’ın ilgisini çekmiş.

“Zigzag motifli ve parlak turkuaz bir renkle boyalıydı” diyor telefonda. “Oldukça çarpıcı ve modern görünüşte bir tasarımdı.”

“Nasira Hanım bana geçmişte Süryanilerin dışarıya çıkmaya çekindiklerini söyledi. Ötekiler onlara saldırıyor ve onları öldürüyorlardı. Kimin yaptığı önemli değil, ancak bence etnik çatışmaları kastediyordu.” diyor sanatçı. “Fakat onlar içeriye hapsolduklarından dolayı, kendi tavanlarına gerçeğine olan arzularını bastırmak adına sembolik bir gökyüzü resmettiler.”

O motifin adı Ataman’ın Arapça mı Türkçe mi olduğunu hatırlayamadığı bir kelime olan silsel’di.

“Daha detaylı araştırdım ve kelimenin, İncil’in esas dili, bir zamanlar o topraklarda konuşulan bir dil olan Aramice olduğunu keşfettim.” diyen Ataman şöyle devam ediyor: “Çift anlamı varmış gibi duruyor, kanatların çırpışı veya gökyüzü.”

Hemen yanı başında Suriye’deki çatışmalardan dolayı video projesini gerçekleştiremeyen sanatçı, Silsel adını verdiği bir tiyatro projesi sunmaya karar veriyor. “Oyuncularının” seyirciler olduğu ve kumaş parçalarına özgürlük üzerine yazdıkları mektupları Karaköy’deki bir Rum İlköğretim Okulu’na getirerek birbirlerine diktikleri bir performans.

Kuzey Amerika’yı dolaşan “AIDS yorganı gibi” diye açıklıyor Ataman, “ama Silsel’in önemi, üzerinde yaşadığımız coğrafyadan çıkmasına dayanıyor. Bu topraklarda olduğumuz için Arap Baharından ve kendi toplumsal dinamiklerimizden etkileniyoruz.” Zira Türkiye, siyasi gücü baskın olan bir orduya sahip bir ülkeden, küresel ekonomik vizyonu olan İslami-kökenli siyasetçiler tarafından yönetilen bir ülke olmaya doğru yön değiştirdi.

“Yaklaşık 100 yıl önce ulus-devlet haline geldik ve o zamandan bu yana otoriter bir şekilde idare ediliyoruz” diyor “Şimdi Pandora’nın Kutusu açıldı ve daha fazla demokrasi ile daha fazla baskı arasında gidip geliyoruz: Bir adım ileri ve bir adım geri.”

“Oldukça stresli ve politik bir toplumda yaşıyoruz.” diyor. “Türkiye’de birçok siyasi ve toplumsal mesele uzun süredir derinlerde bekliyordu ve son birkaç yılda yeniden yüzeye çıkıyor. Bu da sanatsal pratikler açısından hem heyecan verici, hem tehlikeli, hem de kırılgan bir alan yaratıyor.”

“Açıkçası bu sahnede sergilenen klasik bir tiyatro etkinliği değil. Çağdaş sanattan tiyatroya, sonra tekrar çağdaş sanata olan bir geçiş gibi, her izleyici, her seyirci ile sürekli değişen bir iş.”

“Bunu bir heykel gibi düşünebilirsiniz, oyuncuların ve izleyicilerin rollerinin belirsiz ve geçişken olduğu ve izleyicinin aslında icracı olduğu bir performans olarak da görebilirsiniz.”

Gerçeğin böyle bulanıklaşması Ataman’ın repertuvarından yüzeye çıkıyor. “Her zaman sanatın rolünü sorgularım ve onun nesnelliğinin bakan gözde olduğunu düşünürüm” diyor. “Ben mesaj vermeyi değil, sorular sormayı seviyorum.”

Ataman, Silsel ile “farklılıklarımızı bir kenara bırakmak, onları inkâr etmek yerine kabul etmek, ortak bir zemin yakalamak ya da Alevilerin, Kürtlerin, Ermenilerin ve Musevilerin bir arada olduğu, ötekinin farklılıklarını kabul ederek yaşadığımız bir gökyüzü yaratmak mümkün mü?” diye soruyor.

Böylece onun performansı seyircilerin nasıl bir toplum yaratmak istediklerini aktaran bir dilek listesine dönüşüyor.

“İnsanların sadece kumaşları getirip dikmelerini değil, ayrıca kendi hikâyelerini kaleme almalarını, Türkiye’ye ya da herhangi bir ülkeye mektup yazmalarını, nasıl bir Türkiye istediklerini anlatmalarına olanak tanımak ilginç olmaz mı, diye düşündüm.” diyor “Kendileri ve başkaları için nasıl bir ülke istiyorlar?”

Ataman, bu performansta yalnız solcu gençlerin, akım belirleyicilerin ya da entelektüellerin “rol almayacağını” umuyor.

“Herkes – sağcı ya da solcu – herkes 45 cm genişliğinde ve istediği uzunlukta ve dilde bir kumaş parçası alarak kendi hikâyesini yazıp buraya getirebilir” diyor. “Metinler istenilen dilde olabilir, bomboş da olabilir, fotoğraflı, boyanmış ya da işlenmiş olabilir. Tamamen serbest bir form.”

Ondan sonra “oyuncular” mektuplarını okula getirip, “birini diğerine dikerek tıpkı Mardin’deki çatılar gibi zigzaglardan oluşan bir kumaş rulosu elde edecekler” diyor Ataman. “Metaforik bir gökyüzü yaratacağız.”

Sonucun ikincil bir rolü olmasını da umuyor. Tıpkı Fransa’daki Bayeux Duvar Halısı gibi, sadece bir sanat eseri değil tarihsel bir belge niteliği de taşıyacak.

“Bu coğrafyada” diye açıklıyor, “resmi tarih bizim zihinlerimizde yer ediyor. Ancak ben, işlerimde her zaman sokaklarda yazılan ve oraya ait olan, gayri resmi fakat gerçek tarihle uğraşıyorum. Dilerim ki bundan iki yüz yıl sonra bu mektuplar bugünün toplumunun şifrelerini çözen araçlar, belgeler olsunlar. Bu, o duvar halısına benim yorumum.”

Silsel, 10 Mayıs Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek olan 18. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’ndeki avangart Türkiyeli prodüksiyonların kaleydoskopu arasında olacak.

Programda ayrıca, Parisli Théâtre de la Villz tarafından sahnelenen Eugène Ionesco’un Rhinocerous’u, Londra’dan Young Vic Theatre Company tarafından sahnelenen Kafka’nın Maymunu ile Berlinli Schaubühne tarafından sahnelenen Hamlet ve hatta Tünel’de Çinli Pekin Dragon ve Aslan Tiyatrosu tarafından gerçekleştirilecek sokak tiyatrosu gibi dikkate değer denizaşırı topluluklar da var.

Silsel‘in “sahnesi” festival süresince birçok gün 7 saat boyunca açık olacak.

Kutluğ Ataman performansa şimdiden en az bir katkı aldı. “Bugün ilk parçamız Diyarbakır’dan geldi” diyor. “Birisi Twitter üzerinden duymuş ve ilk kumaş parçasını bize iletti. Çok dilli Türkçe ve Kürtçe bir metin ile birlikte” diyor.

Sonuç kilometrelerce uzunlukta olabilir. “Eğer çok katılım olursa sonuçta ortaya çıkacak işi saklamak biraz sıkıntı olabilir. Hatta ben onu sanki bir dal parçası gibi parçalara bölüp başka şehirlere götürmek ve orada büyümelerini sağlamak istiyorum” diye açıklıyor.

“Onu tekrar Mardin’e ve hatta dünyadaki büyük şehirlere götürmek istiyorum” diyor. “Ve böylece bu performans sadece Türkiye’ye yönelik olarak kalmaz. Hatta, hepimizin bütün dünya için ortak bir gökyüzü dikebileceğini gösterir. Bu, benim için Olimpiyat ateşinin dünyayı gezmesi gibi bir şey.”

Yorum


işlemi tamamlayınız: