Yapısöküm Pragmatist midir?

Ahmet Bozkurt

Chantal Mouffe, Richard Rorty, Simon Critchley, Ernesto Laclau ve Jacques Derrida’nın kollektif birlikteliğinde Paris’te Collége International de Philosophie’de düzenlenen bir seminerin ürünü olan Yapıbozum ve Pragmatizmin[1] ilk baştaki amacı Derrida’nın pragmatizmi ile Rorty’nin pragmatizminin demokrasi hakkında temelci olmayan bir düşünce biçiminin geliştirilmesine nasıl katkıda bulunabileceklerini araştırmaksa da eser ilerleyen sayfalarda farklı açınımları bünyesinde barındıran yeni bir “dil siyaseti” için hiç de uzakta olmayan ipuçları sunmaktadır.

Aydınlanmanın tüm tözel tikel açılımları (unfolding) yadsıyan ve doğruluğun tekliğine olan inancını ısrarla sürdüren doğasından neşet eden evrenselci ve rasyonalist yüzünü eleştiren Derrida ve Rorty’nin Aydınlanma düşüncesi konusunda Habermas’tan ayrıldıkları temel nokta da budur zaten. Aydınlanmanın siyasal bir ürünü olan demokrasiye karşı Derrida ve Rorty’nin ilgileri dahilinde yeni yaklaşım biçimlerinin araştırıldığı böyle bir çalışmada yapısökümü “öteki”nin etik deneyimine yönelik Levinasçı bir açılımla tamamlayan Simon Critchley ve yine yapısökümü “hegemonya” mantığıyla irtibatlandırmayı öneren Ernesto Laclau’nun yaklaşımları da son derece işlevseldir.

Yapısöküm denen şeyin siyasal olan ile ne tür bir ilgisinin bulunduğuna dair ele alınan yaklaşımlar özellikle Richard Rorty’nin Derrida’nın ve yapıtlarının siyasal içerimlerini reddeden okuma tarzı ilk bakışta göze çarpan olgulardan birisidir. Zira Rorty’nin “özel ironist” olarak gördüğü Derrida’nın yapıtının kamusal ve siyasal hiçbir faydası yoktur. Ernesto Laclau ise, yapısökümün iki boyutuyla siyasal olan ile arasındaki bağı ön plana çıkardığı görüşündedir. Karar verilemezlik ve karar arasında gidip gelen yapısökümün merkezi tematiğini de toplumun siyasal-söylemsel üretimi oluşturur. Yapısökümü bu anlamda öncelikli bir siyasal mantık olarak gören Laclau, Rorty’nin aksine Derrida’yı kamusal önemi olan bir düşünür olarak gören Simon Critchley ile aynı noktada birleşmektedir.

Kendi deyişiyle “hiçbir şey söylemeyi istememe riskine giren” ( je me risque a ne rien-vouloir-dire) bir yazar olan Derrida, Rorty’e göre; duygusal, umutlu, romantik denecek ölçüde idealist bir yazardır. Zaten Derrida da Rorty’i doğrulayarak duygusal ve mutluluğa inanan biri olmasının yapıtlarında bayağı tayin edici bir yeri olduğunu söylemeyi ihmal etmez. Derrida’nın yaptıklarıyla yapısöküm denen faaliyet arasında kendince hiçbir gerçek bağlantı göremeyen Rorty Derrida’nın yapıtlarını tanımlamak için bu sözcüğün hiç kullanılmamış olmasını ister. Zira Rorty kendince de yapısöküme tatmin edici bir tanım bulamamıştır. Aynı zamanda bu yapısökümcü dalganın ne edebiyat kavrayışımıza, ne de sol siyasete hiçbir katkısı olmadığını da belirtir. Ona göre yapısöküm, tam tersine dikkatleri reel siyasetten uzaklaştırarak sistemin içine dahil olmamakla gururlanan ve böylece kendisinin sistemi iyileştirme yeteneğini azaltan, kendi akademik adasında yaşayan halinden memnun bir sol yaratılmasına katkıda bulunmuştur.

“Hiçbir yüze sahip olmamak” için yazan Derrida da pragmatistlerin en fazla yadırgadıkları şey onun amprizme ve doğalcılığa şüpheyle bakması; ve bunların da birer metafizik biçimleri olduğunu varsaymasıdır. Onun için Derrida’nın “dünya-ifşa edici bir ironist” (world-disclosing ironist) olarak taşıdığı önemin farkında olan Rorty, Derrida’nın Freud ve Heidegger’le arasındaki özel ilişkinin açık biçimde gün yüzüne çıktığı en iyi yapıtlarının “La Carte Postale”daki “Envois” bölümü gibi yapıtlar olduğunu düşünür. Onun için de Nietzsche, Heidegger ve Derrida’nın tüm temelcilik biçimlerine ve metafiziğe yönelik saldırılarının felsefeyle derinden ilgilenen insanlar için özel tatminler yarattığını düşünür Rorty.

İnsanları evrimin rastlantısal ürünleri olarak gösteren bir resimden yola çıkan Darvinci bir doğalcılıkla malul pragmatizm anlayışının pragmatistleri en az Heidegger ve Derrida kadar şüpheci olmaya iten Batı metafiziğinin büyük ikili karşıtlıklarının yanı sıra Rorty’nin Pragmatizminde ise, siyasetin pragmatik, kısa vadeli reformlarla ve uzlaşılarla ilgili bir mesele ve demokratik bir toplumda bu uzlaşıların, mevcudiyet metafiziğini aşmak için kullandığımız terimler kadar içrek olmayan terimlerle önerilmesi ve savunulmasının gerekliliğidir. Böylece siyasi düşünce bu tür reformların nasıl ve hangi koşullarda yapılabileceğine ilişkin bazı varsayımlar formüle etme girişimi üzerinde odaklanır. Onun için Rorty, Derrida’nın Levinas’ın sonsuz olan pathosuna ve etik deneyimine verdiği değeri önemsememektedir.

“Derrida Özel İronist mi Yoksa Kamusal Liberal mi?” başlıklı sunumunda ise Simon Critchley; ilk bakışta dilin, benliğin ve cemaatin olumsallığını savunan pragmatizmin bu anlamda tüm temelcilik biçimlerini yapısöküme uğrattığını belirtir. Ona göre pragmatist kişi, epistemolojinin sunduğu zihin ile dış gerçeklik arasındaki saydam bir mütekabiliyet ya da açık seçik bir temsil olarak hakikat resmini yapısöküme uğratır. Diğer taraftan soruna yüzeysel bir şekilde bakıldığı zaman ise pragmatizm yapısökümcü, yapısöküm de pragmatist gibi görünmektedir.

Yapısökümü pragmatizmle özdeşleştiren Rortyci anlayışı bozarak yine bu anlayışın yapısöküm kavrayışı ve bu kavrayışın etik ve siyaset sorunlarıyla alakalı kısımları hakkında bazı eleştirel sorular ortaya atmaya çalışan Critchley daha çok Levinasçı anlamda tikel bir öze sahip etik bir talep olarak görmektedir yapısökümü. Derrida’yı özel ironist olarak gören Rorty’e karşı Simon Critchley ise aksine onu kamusal önemi olan bir düşünür olarak görmektedir. Critchley için Derrida’nın hem bir kamusal liberal hem de yapısöküm kavrayışının ve onun yapıtlarının va’zettiği düşüncelerin etik ve siyasi sonuçları vardır. İronisti en temel inanç ve arzularının, dilin, benliğin ve cemaatin doğası hakkındaki inançlarının özerklik ve mükemmelleşme arzularının olumsallığıyla yüzleşen kişi olarak anlamlandıran Rortyci anlayışın karşısına, “öteki”nin filozofu, Levinas’ı seküler bir pragmatist olarak okuyarak çıkan Critchley, benliğin ötekinin ıstırabı karşısında duyarlı ya da duygulu olma eğiliminde bir ahlaki yükümlülük ölçütünün, Derrida tarafından benimsenen ve yapısökümün kamusal önemini oluşturan bir adalet anlayışını oluşturduğunu belirtir. Onun için, yapısökümün yapısöküme uğratılamaz tek olanaklılık koşulunu, ötekiyle kurulan etik bir ilişki sonsuz bir sorumluluk uyandıran ıstıraba verilen bir cevap ve zalimliği en aza indirme çabası şeklinde tanımlanan adalete yönelik bir bağlılık olarak görmektedir Critchley.

“Yapısöküm pragmatisttir, ama sonuna kadar pragmatist değildir” görüşünü savunan Critchley’e göre yapısökümün temelinde görelileştirilemeyen bir şey olarak adalete yönelik, pragmatist olmayan temelci bir bağlılık vardır. 

Simon Critchley’in aksine önceliği etiğe değil de siyasete ve karar-verilemezlik ile karar arasındaki köprü olacak bir hegemonya teorisine veren Ernesto Laclau ise merkezi teması toplumun siyasi-söylemsel üretimi olan yapısökümün  yapısal karar-verilemezlik ile karar arasında olanaklı olan geçiş biçiminin etik bir temeli olamayacağı inancındadır. Laclau’nun ilke edindiği genel deneyim yapısından etik hiçbir şey çıkarılamayacağı düşüncesinden türeyen bu anlayış sonuçta her türlü topluluk mekânından bağımsız bir geçerliliği olan hiçbir etik ilke ya da normun olmadığı bir dünya tasavvuru öngörmektedir.

Her şeye rağmen yapısökümü her zaman, protokolleri ve argümantasyon bağlamlarını, yeterlilik sorunlarını, tartışma dilini yeniden ele almayla ilgili bir mesele olarak düşünen Derrida’ya göre yapısöküm aynı zamanda pragmatizmin bazı motifleriyle de çok şey paylaşmaktadır.


[1] C. Mouffe, R. Rorty, S. Critchley, E. Laclau, J. Derrida (1998): Yapıbozum ve Pragmatizm, (çev. Tuncay Birkan), İstanbul: Sarmal.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: