Silahlanmış Bir Tiyatro 2-3-4

Halil Turhanlı

Silahlanmış Bir Tiyatro (2)

Amiri Baraka’nın özellikle iki oyununda, Hollandalı ve Köle Gemisi’nde haklı şiddeti, ezilenlerin şiddetini nasıl olumladığını anlayabilmek açısından öncelikle dayandıkları tarihsel olayları, yazıldıkları politik iklimi ve bu iklim içinde patlak veren olayları ele almak gerekiyor. Bu açıdan iki isyan öne çıkıyor. Biri1967 yazında patlak veren Newark isyanı. Baraka bu isyana katılmış, Köle Gemisi’ni de isyandan kısa bir süre sonra yazmıştı. Diğer isyan ise daha eski tarihli ve çok daha kanlı. İç savaş öncesinde güneyli beyazları hayli korkudan Nat Turner isyanı. Köle Gemisi’nde bu isyana gönderme yapar, Baraka. Tabii bir de onun radikalleşmesinde etkili olan Havaya ziyareti var. Aşağıda, Hollanda’daki gerilime değindikten sonra söz konusu olayları özetlemeye çalışacağım.

Baraka, 1960 yılında sosyalist eğilimli bazı siyah yazarlarla birlikte Küba Devrimi’nin yıldönümü dolayısıyla Havana’ya davet edilmişti. Bu ziyaret onun siyah ulusçuluğu benimsemesinde, Beatler’den koparak Harlem’e yerleşmesinde, şiirinin politikleşmesinde , bilinç yükseltecek devrimci bir tiyatro anlayışını formüle etmesinde, ilkelerini belirlediği bu anlayış doğrultusunda oyunlar kaleme almasında, etkili oldu. Hollandalı ve Köle Gemisi, onun siyah ulusçuluğu ve ayrılıkçılığı savunduğu bu dönemin ürünleri olan ve siyah bilinci yükseltmeyi amaçlayan iki oyunu.

Hollandalı NYC’de, metro treninde , “Manhattan’ın uçan yumuşak karnında” geçer. İki ana karakterden biri orta sınıf beyaz entelektüellerini örnek alan, Amerikan toplumunda kabul görmek için siyahlığından vazgeçmeye rıza gösteren Clay adlı siyah erkektir. Şair Clay eylemden kaçmak için sözcüklerin içine kapanmıştır. Asimile olmuştur, ama yine de kendini güvencede hissetmemektedir.

Diğer ana karakter Lula. Orta yaşlı bir kadın, baskıcı beyaz ırkın bir temsilcisi. Havva gibi elma ikram ederek günaha çağırır Clay’i. Ayrıca, bazı dinsel kaynaklarda Adem’in ilk eşi olarak anılan Lilith’i de hatırlatır bizlere.

Trenin kompartımanı tabut gibidir. Bu iki ana karakterin ve diğer yolcuların içine kapatıldıkları bir tabut, belki biraz daha iyimser bir benzetmeyle, bir cezaevi hücresi.

Hollandalı izleyiciyi sarsmayı amaçlayan, bunu özellikle de diliyle yapmaya çalışan bir oyundur. İki ana karakter arasındaki ırksal ve cinsel gerilim üzerine kurulmuştur. Lula, yaz sıcağında üzerinde takım elbise ve kravat, elindeki kitaba gömülmüş, kendi dünyasına kapanmış Clay’i stereotip olarak görür. Beyazlara öykünen bir siyahtır o, Lula’nın gözünde. Onu konuşmaya cevap vermeye zorlar. Yemekte olduğu elmadan bir dilim keserek ikram eder. Clay’in konuşmaya istekli olmadığını anlayınca ona şakalar yapar, takılır, şakaları giderek aşağılamaya dönüşür. Onun kendine uygun gördüğü siyah orta sınıf imajına şiddet içeren bir dille karşı çıkar: “Senin takım elbise giymeye, çizgili kravat takmaya ne hakkın var ? Senin büyükbaban köleydi, Harvard’da okumamıştı”. Clay bu sözler karşısında giderek geri çekilir. Lula onun özgüveni olmadığını anlamıştır. Clay’i heyecanlandırmak için ona fantezilerinden söz eder.Şarkı söyler ve dans etme teklifinde bulunur. Clay bu teklifi geri çevirince ona beyazların dünyasında kabul görebilmek için kendini sınırladığını, güdülerine gem vurduğunu söyler. Daha fazla aşağılanmaya tahammül edemeyen Clay, Lula’ya müdahale eder, yere düşen kitaplarını toplamaya çalışırken Lula çantasından çıkardığı bıçağı saplayarak öldürür onu.

Köle Gemisi de öldürme eylemiyle sonlanır. Ama bu kez öldürülen bir beyazdır (Beyaz Ses adlı karakter). İsyan eden siyahlarca öldürülür. İsyancılar onu öldürdükten sonra coşku içinde dans ederler, hatta şiddetten uzak durmayı vaaz eden bir siyah rahibi (Martin Luther King’dir bu. Baraka onu yeni bir Tom Amca olarak resmeder) öldürmeye niyetlenirler. Daha doğrusu, oyunun yazarı, rahibin de öldürülmesini önerir.

Baraka, Köle Gemisi’ni 1967 yazında (New Jersey) Newark’da patlak veren isyandan kısa bir süre sonra yazmıştı. Bir hafta süren isyanda yirmi altı kişi ölmüştü. İsyana Baraka da silahlı olarak katılmış, tutuklanmıştı.

Newark savaş sonrasında göçten çok etkilenen, demografik yapısı hızla değişen şehirlerden biriydi. Şehrin Merkez Bölge (Central Ward) olarak anılan kesiminde oturan ikinci kuşak göçmen Yahudiler geride sinagoglarını, evlerini bırakarak burayı terk etmiş, banliyölere taşınmışlar, onlardan kalan boşluğu şehre göç eden siyahlar doldurmuşlardı.

1967’de siyahlar Newark’da toplam nüfusun yüzde elli beşini oluşturuyorlardı. O tarihte siyahların çoğunlukta olduğu çok az sayıdaki Amerikan şehrinden biriydi. Çoğunluktaydılar, ama şehrin yönetiminde yeterince temsil edilmiyor, söz sahibi olamıyorlardı. Yetmiyormuş gibi, polis baskısına, polisin kötü muamelesine maruz kalıyorlardı. İşsiz, yoksul ve öfkeliydiler. Başkan Lyndon Johnson’un yoksullukla savaş programı uyarınca yapılan federal yardımlardan yeterince yararlanamıyorlardı. Üstelik, şehri yenileme planında siyahların yoğun olarak yaşadığı mahallede büyük bir ana yol inşası yer alıyordu. Bu yol siyah komüniteyi dağıtacak, oturdukları yeri ikiye bölecekti. Kısacası, siyah öfkenin birikmesi, çoğalması için yeterli nedenler mevcuttu. Öfkenin patlaması, kızgınlığın alev alması içinse küçük bir kıvılcım yeterliydi.

Polisin siyah bir taksi sürücüsünü trafik suçu nedeniyle karakola götürüp orada hastanelik edinceye kadar dövmesi patlama için ihtiyaç duyulan kıvılcım oldu. Sürücünün dövüldüğü haberini alan Newark siyahları hemen karakol önünde bir kalabalık oluşturdular. Kalabalık giderek büyüdü, giderek kızgınlaştı. Sivil haklar önderleri barışçıl bir protesto gösterisi yaptıktan sonra “olaysız bir şekilde “dağılmaya ikna etmeye çalışıyorlardı onları. Siyah komünitenin temsilcileri (örneğin, Baraka) daha sert tepki verilmesi çağrısında bulundular. Kalabalık da öyle yaptı. (O gün orada haklı olan Baraka’ydı elbette.)

Sürücünün hastaneye götürülmek üzere karakoldan sedyeyle çıkarılıp bir ambulansa konulduğunu gören kalabalık onun öldüğünü zannederek karakol binasına tuğlalar,şişeler, ateşe tutuşturulmuş bez parçaları fırlatmış, sonra şehrin sokaklarına dağılarak molotov kokteyl atmış, işyerlerini yağmalamıştı. New Jersey valisinin gönderdiği ulusal muhafızların açtığı ateş sonucu yirmi altı isyancı hayatını kaybetmişti.

Birgün

Silahlanmış Bir Tiyatro ( 3 )

Bir süredir bütün entelektüel enerjisini giderek saldırganlaşan hırçın bir üslupla solu aşağılamada, 12 Eylül öncesi sol radikalizmi itibarsızlaştırmada kullanan Halil Berktay yasallığın kendisi için çok önemli olduğunu söylüyor (Taraf, 23 Mayıs). Şaşırtıcı değil. Bütün politik eyyamcılar, bütün düzen koruyucu muhafazakârlar için yasallık çok önemlidir, onlar yasallığı fetişleştirirler.

TCK 141-142. maddelerin yürürlükte olduğu uzun yıllar boyunca verdiği raporlarla pek çok yazarın çevirmenin, gazetecinin yıllarca cezaevlerine kapatılmasında büyük pay sahibi olmuş komünizm eksperi Sulhi Dönmezer de ölümünden birkaç yıl önce kendisiyle yapılan bir söyleşide “ meşruiyetçi “ olduğunu söylüyordu. (Şimdi artık yayımlanmayan bir dergide yer alan söyleşiyi yapan Prof. Niyazi Öktem’di sanırım). “Yasalar neyi gerektiriyorsa o” anlayışı, yani Dönmezer, soğuk savaş yıllarının azılı bir anti-komünisti.

Berktay ise 1989 sonrası revaçta olan yeni tarz bir anti-komünizmin saflarından konuşuyor. Soğuk savaş anti-komünizminin birçok öğesini (Popperci ütopya düşmanlığı, özgürleşme siyasetlerini terörizmle özleştirme vb…) içeren bu tarz anti-komünizm de yeni olan tarihin sonuna erişilmiş olduğu savının üzerinde yükselen zafer kazanmışlık kibri. Bu kibir Berktay’ın sola karşı saldırılarında çok belirgin. Onun hakaret yüklü söylemini besliyor.

Biri eski, diğeri yeni tarzda iki anti-komünist. İkisi için de her koşul altında yasallık çok önemli. Yasaların adil olup olmadığı onları pek ilgilendirmiyor. Şükürler olsun ki, Rosa Parks’ı yargılayanlar böyle düşünmemiş,onun yasal olmayan davranışını cezalandırmamışlardı. Yasallığı öylesine önemseyen siyasi konformizm kölelerin özgürlüğüne kavuşmaları için ayaklanma başlatan , ama sonunda yenik düşen John Brown’ın darağacına gönderilmesini de onaylayacaktır; çünkü, yasalar isyancıların idamını öngörüyor ve onlar için “ yasallık çok önemli”. Ama, genelde şiddet içermeyen direnişi savunan Thoreau dahi John Brown’ın silaha, şiddete başvurmasını haklı bulmuştu.

Ben de ezilenler (ve onların yanında saf tutanlar ) açısından yasallığın kimi zaman zerre kadar önem taşımadığını düşünüyorum. Şöyle sorayım: Ezilenler üzerlerindeki tahakkümü meşrulaştıran, hatta bazen onların insanlığını dahi tanımayan yasalara neden değer atfetsinler? O yasalara neden itaat etsinler? Neden o yasalara karşı ayaklanmasınlar, silahlanmasınlar? Neden o yasalarla ölümüne çarpışmasınlar?

Bütün bu soruların cevabını tarih şöyle özetliyor: Ezilenler ancak yasalarla çatışarak, tüzüklerle çarpışarak, gerektiğinde yasaları koyanlara ve korumaya çalışanlara karşı şiddete başvurarak özgürleşebilirler. Tarihin verdiği bu ibret verici dersten ve cevaptan yola çıkarak sivil itaatsizlik eylemlerinin şiddet içerebileceğini, ezilenlerin tanınma mücadelesi ve özgürleşme siyasetleri yürütürken şiddete başvurmada haklı olduklarını ileri süreceğim. Diyeceğim, siyahların özgürleşme mücadelesine Rosa Parks’ın eylemi kadar Nat Turner’ın isyanı, isyancı kölelerin beyaz teröre karşı başvurdukları siyah şiddet de katkıda bulunmuştur. Hep Gandhi gibi davranarak özgürleşmek mümkün değil. Dahası, her koşul altında Gandhi gibi davranmakta ısrar eden bir siyahın, bir mazlumun Tom Amca’ya dönüşmesi işten bile değil. (Amiri Baraka’nın Martin Luther King’i ‘ yeni Tom ‘ olarak adlandırdığını belirtmiştim) Bir adım daha ileri giderek, eğer eşitlikçi bir dünyadan, adil bir hayattan yanaysanız bu şiddeti pekala onaylayabileceğinize dair kanıtlar sunacağım.

Gwendolyn Brooks’un şiiri ve Amiri Baraka’nın Hollandalı oyunu üzerine yazdığım yazılar siyahların eşitlik mücadelesindeki haklı şiddete giriş niteliğindeydi. Oradan sürdüreceğim. Ama önce geçen hafta değindiğim Newark isyanıyla ilgili birkaç bellek tazeleyici bilgi daha vermek istiyorum.

Amerikan sisteminin siyahları beyazlardan aşağı olduklarına inandırdığını ve böylelikle onların ruhlarını ele geçirdiğini düşünen Baraka, 60’ların ortalarında beyaz toplumla bağlarını kopardıktan sonra Harlem’e taşınmış, orada oyunlar sahnelemenin yanı sıra çevredeki gençler için eğitim programları da yürürlüğe koyan Siyah Sanatlar Repertuar Tiyatrosu’nu (BART ) kurmuştu.

1966’da Siyah Panterler’i desteklediğini açıkça belirtti. Aynı yıl bir söyleşide, enerjisini “beyaz sarayı havaya uçurmanın yollarını aramaya harcarsa kitap yazmaktan daha yararlı bir iş” yapmış olacağını söyledi. FBI onu izliyordu. Harlem’de gençler arasında çıkan kavgayı bahane sayan polis BART’da arama yaptı ve binada silah buldu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Baraka Harlem’den (New Jersey) Newark’a taşındı. Bu kez orada, siyah nüfusun yoğun olduğu kesimde Spirit House adını verdiği bir tiyatro kurdu. Bu tiyatroda da profesyonel olmayan oyuncular Baraka’nın ve diğer siyah yazarların kaleme aldığı oyunları sahneliyorlardı. Polis, Spirit House’a baskın yapıyor, taciz ediyor provalar yarıda kesiliyordu. FBI’nın Baraka hakkında tuttuğu dosya da giderek kabarıyordu.

Newark 67 isyanına katılan ve tutuklanan Baraka kendini dönüşmüş, adeta “bir kasırganın tam ortasına fırlatılmış” hissetmişti. Aslında isyana Yeni Sol’da katılmış ve desteklemişti. Bu konuda Tom Hayden’ın isyandan kısa bir süre sonra birinci elden tanıklığa dayanarak yazdığı Rebellion in Newark bu pek ilginç bilgi ve savlar içeriyordu. Salt Hayden’ın değil, Yeni Sol’un bir kısmının da siyahların şiddetini olumladığına dair önemli kanıtlar vardı bu kitapta.

Sivil haklar hareketini önce gazeteci olarak izleyen, ama daha sonra bu hareketin aktivistlerinden biri olan, SDS’nin (Demokratik Toplum İçin Öğrenciler’in) kurucuları arasında yer alan, örgütün kurucu belgesi Port Huron Bildirisi’ni kaleme alan, ilk başkanı seçilen Tom Hayden, isyanı resmi şiddete, devlet terörüne karşı “getto tepkisi” olarak niteliyordu.

Yeni Sol özellikle siyahların yoğun olduğu şehirlerde yoksullukla mücadele projeleri uyguluyor ve bu amaçla örgütleniyordu. Hayden, Newark sorumlusuydu. Orada yoksullar arasında geçirdiği beş yıl sonunda yoksulların adil olmayan bu sistemi değiştirebilmek için şiddete başvurmalarının gerekli olduğu düşüncesine varmıştı. 60’ların ortalarından itibaren slumlar’daki siyah ayaklanmaları “Amerikan tarzı gerilla savaşı”nı başlatacak kıvılcımlar olarak gören Hayden, Newark’da uğradıkları onca haksızlık ve aşağılanma nedeniyle kızgınlaşmış kitlenin insafsız ırkçılar karşısında kendilerini sözcüklerle ifade etmenin yararsız olduğunu anladıklarını; taşlar, şişeler, yakılan ateşlerle yeni bir dil konuştuklarını belirtir. Yeni Sol’un en azından bir kesimi böyle düşünüyordu. Oysa, Baraka, Yeni Sol’un yoksul siyahlar arasında yürüttüğü faaliyetlere, isyanlara verdiği desteğe kuşkuyla yaklaşmıştı. Şehirlerdeki isyanların nedenlerini araştırmak için kurulan ve Kerner Komisyonu Newark isyanını tarihsel açıdan ele alıp analiz etmişti. Komisyon raporunda öncelikle ve açıkça gettolarının oluşmasından dolayı beyazları suçluyor, isyanları, “üç yüz yıllık ırksal önyargının en yüksek noktası” olarak niteliyordu.

Birgün

Silahlanmış Bir Tiyatro (4)

60’larda, öğrencilik yıllarında Yeni Sol’un içinde yer almış, savaş aleyhtarı gösterilere katılmış, bir dönem fabrikalarda işçilik yapmış, 1980’lerde ABD’nin Orta Amerika’daki para militer örgütlere verdiği desteğin ve Güney Afrika’daki ırkçı beyaz rejimi karşısında durmuş olan, uzun bir zamandan beri de idam cezasının kaldırılması için yürütülen kampanyada görev alan tarihçi Marcus Rediker, Annales Okulu metodolojisine bağlı kalarak ezilenlerin tarihini inceliyor ve yazıyor. Çalışmalarında denizcilik tarihi, deniz yolları, deniz ticareti üzerinde yoğunlaşıyor. ‘Köle Gemisi’ başlıklı kitabı da bunlardan biri. Afrika’dan gemilere istiflenerek getirilen kölelerin çektikleri akıl almaz ıstırapları, onların emeğinin kapitalizmin gelişmesindeki rollerini ele alıyor Rediker. (M.Rediker, The Slave Ship: A Human History, Penguin Boks, 2008)

Köle gemileri hakkında çok ayrıntılı bilgiler var kitapta. Nasıl inşa edildiklerini, nasıl donatıldıklarını, güvertede isyancıları önlemek için kurulan barikatları, kölelerin zincirlenmelerini, kötü beslenmeden ölen kölelerin köpek balıklarına yem olarak atılmalarını belgeleri, kayıtları inceleyerek ayrıntılı bilgi elde etmiş, Rediker.

Köle ticareti yasaklanıncaya değin binlerce gemi Afrika’dan Atlantik’e milyonlarca köle taşımış, Amerika’da köle ticareti güneyde bazı eyaletlerde iç savaşın sonuna değin devam etmişti. Rediker, “ köle ticaretinin altın çağı” ve “küreselleşmenin ilk evresi” olarak nitelediği on sekizinci yüzyıl üzerinde yoğunlaşıyor.

Onun tanımınca, köle gemisi “Ekonomik değiş yokuşun, politik ve militer gücün mikro Kozmosu”. Rediker, Pan-Afrikanist sosyolog W.E.B.Du Bois’in köle ticareti için söylediği sözü hatırlatıyor: “İnsanlık tarihinin en ihtişamlı dramı “. Kapitalizm bu dramdan doğdu. Köle emeği plantasyon sahiplerini zengin etmenin ötesinde tüccarlarıyla, yatırımcılarıyla kapitalizmin bir sistem olarak gelişmesini sağladı. Kapitalizm zincir ve kırbaçla kurulmuş bir tahakküm sistemi.

Rediker bu gemilerin köleler açısından kaynaşma ve dayanışma uzamı olduğunu da belirtiyor. Afrika’nın değişik kesimlerinden köleler gemide tanışıyor, kaynaşıyor ve daha Batı yarımküresine ulaşmadan, karaya adım atmadan bir Pan-Afrika kimliği oluşuyormuş.

Rediker, köle gemilerine daha yolculuk başlamadan akıl almaz bir terörün, dehşet verici bir şiddetin egemen olduğunu ortaya koyuyor. Amiri Baraka da Köle Gemisi oyununda siyahların beyaz teröre vermeleri gereken tepkiyi ele alıyor. Şöyle de denilebilir, oyunun konusu haklı şiddet, adaletin kurucu öğesi olarak şiddet. Özgürleşme siyasetlerinde şiddete başvurmanın tek çıkar yol olduğu anların gelip çatabileceği, böyle anlarda şiddete başvurmakta tereddüt edenlerin kölelikten kurtulamayacakları savını ileri sürüyor, Baraka.

Siyahlar açısından şiddet, beyazların terörüne verdikleri bir tepkiydi. Politik bir duyguyu ifade etmenin yoluydu. En kanlı köle isyanları (ki bunlardan biri Baraka’nın da oyunda gönderme yaptığı Nat Turner isyanıdır.) bastırılmış ve başarısız kalmış olsa da siyahlara politik güç ve özgüven kazandırmış, özgürleşme siyasetlerinde yol gösterici olmuş, politik değişimin, haklar elde etmenin yolunu açmıştır.

Amiri Baraka 1967’de, Newark isyanından kısa bir süre önce yazdığı Köle Gemisi’nde, “ tarihin en ihtişamlı dramı”na dönmüştü. Baptist kiliselerindeki seremonileri çağrıştıran bir şeyler vardır oyunda. Amerika’daki siyahların Afrika’dan koparılmalarıyla başlayan ıstırap dolu geçmişleri, acımasızca çalıştırılmaları ve sınırsızca sömürülmeleri anlatılır.

Sahne açıldığında karanlıkta denizin, dalgaların, kölelerin ayaklarındaki zincirlerin sesleri, mürettebatın tecavüzüne uğrayan bir kadının çığlıkları, kırbaçlanan kölelerin acı içinde bağırışları, mürettebatın hakaretleri, Afrika davulları duyulur. Acılara daha fazla katlanmak, daha fazla aşağılanmak istemeyen bir kadın önce çocuğunu, sonra da kendini boğarak öldürür. Karanlıkta yanan bir fenerin ışığında iki adam köle ticaretinden nasıl para kazanacaklarını konuşurlar. Karanlıkta duyulan bütün bu seslerle bir atmosfer yaratılması amaçlanmıştır.

İkinci bölümde güneyde bir plantasyonda Yaşlı Tom, neşe içinde dans etmekte, daha doğrusu soytarılık yapıp efendilerini eğlendirmektedir. “Çok mutluyum, ne yapacağımı bilemiyorum”der. Ayaklanma planı yapan köleleri efendilerine gammazlar. Efendileri onu bir-iki kalem pirzola ikram ederek ödüllendirirler.

Bu bölümde bir de beyaz bir iş adamı gibi giyinmiş Yeni Tom adlı bir vaiz vardır (Martin Luther King). Beyazlarla kaynaşmayı vaaz ettiği sırada vaazı dinleyen bir adam ona yaklaşarak ayaklarının dibine öldürülmüş siyah bir bebek bırakır. Yeni Tom oralı olmaz, vaazını sürdürür, bebeğin kanlı küçük bedenini gözlerden uzaklaştırmak için ayağıyla kürsünün arkasına doğru iter.

Oyunun sonunda Beyaz Ses adlı karakter öldürülür. Onu öldüren siyahlar koronun müziği eşliğinde toplu olarak dionysusçu bir coşku içinde kendilerinden geçerek dans ederler. Seyirciyi de sahnedeki şenliğe katıltmaya çağırırlar. İşte tam burada dans eden grubun ortasına birden Yeni Tom’un replika başı düşer. Baraka açıkça işbirlikçi olarak gördüğü Yeni Tom ‘un da cezalandırılmasını önermektedir.

Baraka, siyahların ıstırap dolu tarihine eğildiği Köle Gemisi’nde müziğe diğer oyunlarından daha fazla yer vermişti. Afrika halkları için müzik ve dans komünal kimlik oluşturma işlevini yerine getirmenin yanısıra, yeri geldiğinde bir isyan çağrısı olmuştur. Onlar için ritüel ve dans yeniden doğuş, canlanma, yenilenme anlamına da gelir. Ayrıca, dans ve ritüel ruh kardeşliği yaratma ve kardeşlik bağlarını kuvvetlendirme gücüne de sahiptir. Baraka’da oyunda dans ve müziği, Yoruba dilindeki nağmeleri bütün bu özellikleriyle kullanmıştı. Oyunu sahneye koyan Gilbert Moses bu son bölümde Richard Schechner’in happening nosyonundan onun “ dans, müzik ve resim sanatıyla birlikte örülmüş karmaşık toplumsal bir doku “ olarak tiyatro anlayışından da etkilenmişti.

Baraka, o tarihte Amerika’nın hala koskoca bir köle gemisi olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle, ırksal eşitsizlik ve tahakküme karşı politik eylem esinlemeyi, aktivizmi tetiklemeyi amaçlayan bir oyun yazmış; Artaud’nun Vahşet Tiyatrosu ile siyah sanat anlayışını kaynaştırdığı deneysel bir dramaturji yaratmıştı.

Günümüzde, İşgal Et (Occupy) hareketinin reformculuğun ötesine geçmesini isteyen, sistemden kendini düzeltmesini, kendine çeki düzen vermesini talep etmenin beyhude olduğunu savunan bazı radikal örgütler, anarşistler Köle Gemisi’ni okuma ve tartışma grupları oluşturuyor, Baraka’nın perspektifini kendi eylemleri, kendi deneyimleri açısından değerlendiriyorlar.

Birgün



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: