Performans Sanatı Üzerine

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Onur Karaoğlu

New York’taki Modern Sanat Müzesi, MOMA, dün akşam gelecek hafta vizyona girecek bir belgesel filmin galasına ev sahipliği yaptı. Film tam iki yıl önce dün sona eren ve MOMA’nın bünyesinde gerçekleştirilen bir retrospektif sergi ve performans hakkında. Filmin, serginin ve performansın isimleri de aynı: Marina Abramoviç: The Artist is Present, Türkçe karşılığı olarak da, Marina Abramoviç: Sanatçının Kendisi Burada…

Bu serginin sanat dünyasındaki önemi de şuydu:

İcracısı Marina Abramoviç tarafından 40 yıla yakın süredir gerçekleştirilen performans sanatını, sanat türleri arasında bir sanat yapma biçimi olarak bütün dünyaya resmen kabul ettirme. Bu payeyi tanıyan kurum da dünyada modern sanatın en önemli merkezi olan New York Modern Sanat Müzesi…

Peki performans sanatı nedir?

Bu belgesel filmin de dillendirdiği şekilde bir karşılaştırma ile anlatmak gerekirse; tiyatroya benzeyen; bir ana fikri ve yapılışında bir hikayesi olan gösteridir performans, fakat tiyatrodan bir farkı var; o da, tiyatroda aktörler sahte bir bıçak ile kan yerine de ketçap kullanırken performans sanatında sanatçı hikayesinde gerçek, keskin bir bıçak ve gerçek kan -çoğunlukla kendi kanını- kullanmayı seçer.

Gerçekten de Marina Abramoviç kırk yıl boyunca yaptığı performanslarda pek çok kere keskin bıçaklar ve kendi kanını kullanmayı da seçti. Çünkü onun için sanatının nesnesi kendi bedeni oldu hep. Bedenin limitleri ve bu dünyada bulunma biçimleri onun sanatının konusu oluyor. Kadın-erkek ilişkilerini, batı dünyasının değerlerini, insan davranışının derinliklerinde yatanları hep bedenini kullanarak mevzu bahis yaptı işlerinde.

Marina Abramoviç bunu neden yapıyor?

Elbette bunun açıklanamayacak kadar çok nedeni var.

Fakat en başta şunu sayabiliriz: Devlet ve otoriteler, bizi ve bedenlerimizi çoğunlukla hadlerini aşarak belli şekillerde kullanmaya, terbiye etmeye çalışıyor. Oysaki yaşadığımız dünyaya dair verebileceğimiz en güçlü tepkiyi bedenlerimizle/bedenlerimizde oluşturabiliriz. Fakat büyük çoğunluğumuz bedenlerini, sorgulamadan bu normların, kuralların içinde tutmayı, sistemin nesnesi yapmayı seçiyor. Abramoviç ise bu sessiz kalmış çoğunluğu temsilen, onların belki de kitlesel büyüklüğüyle doğru orantılı bir enerjiyi, bir eylemi bedeni üzerinden mesajlar/hikayeler/olaylar ve anlarla doldurup dünyaya sunmayı seçiyor.

Örneğin uzun süre hem partneri hem de sanatsal ortağı olan Ulay ile 1980’lerde gerçekleştirdiği performanslardan birinde bir masada günlerce karşılıklı oturarak, hareket etmeden, konuşmadan ve yemek yemeden batı dünyasında giderek daha az itibar gören durumlar olan hareketsizlik, sessizlik ve orucu insanlara düşündürmeye çalıştılar. Bir başka performanstaysa Abramoviç, bir sergi mekanındaki masanın üzerine ekmekten, silaha, kurşundan, makasa ve gül dalına dek yerleştirdiği 72 nesneyi mekanı ziyaret edenlere, onlara hiçbir sorumluluk yüklemeden istedikleri gibi kendi üzerinde kullanma izni verdi. Bu performansın sonunda ilginç bir şekilde insanların ellerine sınırsız bir otorite ve güç verildiğinde ne kadar saldırgan canlılara dönüştüklerine şahit olmamızı sağlıyor Abramoviç. Çünkü mekandakiler türlü şekillerde Abramoviç üzerinde giderek artan, sonunda silahın içine kurşunu koyup ona doğrultacak boyuta varan eylemlerde bulunuyorlar. Bu durum, eylemlerimizde sorumluluğun bize ait olmaması gibi bir durumla karşılaştığımızda vicdanı unutup nasıl da vahşi yaratıklara dönüştüğümüzü hatırlatıyor. Gerçekten de altı saatlik performansın sonunda Marina Abramoviç ona türlü işkenceler yapan izleyicilerin arasına karıştığında insanlar ondan uzaklaşmayı seçip, onunla göz göze gelememişlerdi. Bu da insanların kendi vicdanlarıyla yüzleşmede ne kadar zorlandıklarını vurguluyordu performansın sonunda.

Marina Abramoviç yıllar boyunca gerçekleştirdiği onlarca performansın ardından artık kendini performansın büyükannesi olarak isimlendiriyor. Film sonrasında yaptığı söyleşide, yaşamında yaptığı işlerle kendi hayatı arasında nasıl bir ayrım olmadığını anlattı. Sanki bedeni, hayatta olduğu sürece dünyaya bir söylem sunacak, bir hikayenin konusu olacaktı. Bütün Avrupa’yı beş yıl boyunca bir kamyonetin arkasında yaşayarak dolaştığı gezgin hayatı, Çin Seddi’ni bir ucundan diğerine yürüdüğü işi gibi onlarca yolculuk, onu artık bir bilge kişi konumuna getirmiş olsa da kendi deyimiyle Marina Abramoviç bir yarı-entellektüel ve daha çok enerjinin varlığına ve dünyada ve evrende onun yer değiştirmesine inanıyor. Sahnede onu izlerken edindiğim bir izlenim de parlak zekası kadar, çevresini anlama ve tanıma çabası ve özeni oldu. Dünyaya karşı edindiği yoğun ilgi ve merak adeta onu bulunduğu mekana, ilişkide olduğu tüm insanlara karşı kelimenin tam anlamıyla sorumlu kılıyor ve karşınızda sizin için gerçekten bir şey yapan biri olduğu hissini yaratıyor. Belki de günümüzde insanlarda en çok ihtiyacımız olan özellik bu, fakat ne yazık ki dünyada yalnızca bir tane Marina Abramoviç var.

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Onur Karaoğlu

Yanıtla