Avignon Festivali’nin Ardından

Yeşim Özsoy Gülan

Dünyada pek çok festival deneyimim olmasına rağmen bugüne kadar tiyatro festivallerinin en önemlisi sayılan Avignon Festivali’ne gitmemiştim. Her sene Marsilya yakınlarında küçük ama tarihsel olarak önemli bir şehirde, Avignon’da gerçekleşen festivalin bu sene 66ıncısı 7 Temmuz –  28 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşti. Ben festivalin ilk haftasında oradaydım. Hem ana festivalde hem de her sene festivale eşlik eden büyük yan etkinlik Avignon Off’da günde ortalama 2-3 oyun seyredebildim.  Oyunların dışında sergiler, karşılaşmalar, paneller ve sokak etkinlikleriyle dolan taşan şehri gözlemlemek benim için bütünüyle apayrı bir deneyim oldu.

Yolculuk ve Festival Şehrine Varış

Avignon’a ulaşmak için öncelikle Fransa’da şehrin yakınlarında bir başka şehre kendimizi atmamız gerekti. Biz de Lyon’u seçtik ve sonra bindiğimiz 2 saatlik hızlı trende yolda bir sürü gencin ellerinde festivalin broşürünü çalıştığını gözlemledik ve dolayısıyla hangi durakta ineceğimizi bilmek hiç de zor olmadı. Ellerinde kırmızı beyaz broşürler ve sırt çantalarıyla trenden inen güruhu takip etmek yeterliydi. Ana festivalin biletleri 10 Haziran’da satışa çıkmıştı ve internet üzerinden online olarak alabileceğiniz biletlerden bazıları ilk 15 dakikada bitmişti. Bu nedenle bazı oyunlara Fransa’da tanıdığım tiyatrocuların torpiliyle girmek durumunda kaldım.

En Pahalı Bilet 80 TL…

Biletler açıkçası inanılmaz pahalı değildi ve geniş bir yelpazede fiyatlandırılmıştı. En pahalı biletler genelde 80 liraydı, en ucuzları 10 lira ve en önemlisi gençlere uygulanan sabit 14 avroluk (30 lira) biletlerdi. Ana festival dışında Avignon Off’ta ise 15 kişiden 200 kişiye değişen kapasiteleriyle 100ü aşkın mekânda, 2000i geçen gösterileri seyretmek için toptan alabildiğiniz Avignon Off kartı, tüm oyunlarda yüzde 30 indirim sağlıyordu. Tüm bunlar ve festivalin online olarak broşür, program ve bilet satışı açısından ulaşılabilir olması ana festivalin her etkinliğinin tıka basa dolmasını ve uluslar üstü bir kapasite çekmesini sağlıyor. Zaten şehre adımınızı ilk attığınızda sokaklara kadar taşan bir festival havasının içinde buluyorsunuz kendinizi. Lakin genelde İngilizce, ana festivalin broşüründe bile çok az kullanılıyor ve Avignon Off’ta da genelde üst yazı diye bir şey yok. Bu açıdan Frankofonların, Anglosoksonlarla olan ebedi rekabeti hemen göze çarpıyor.


Avignon Off – Alternatif olan ticari, Ana akım sanatsal…

Şehre vardığınızda fark ettiğiniz ilk şey her yerde posterlerin, broşürlerin asılı olması ve inanılmaz bir tanıtım furyasının tüm rahatsız ediciliği ve eğlencesiyle üstünüze üstünüze gelmesi. Avignon’daki ana festivalin yanında yer alan Avignon Off’un tanıtımı ne kadar vahşi ve ticariyse Avignon Festivali de bir o kadar ağırbaşlı ve vakur bir şekilde kaliteli sanat üretiminin ve büyük sponsorların getirdiği rahatlıkla kendini ağırdan satıyor.

Burada ilginç olan genelde ana akımların dışında kalan mekanların ya da alternatif olarak adlandırabileceğimiz tiyatroların bizdekinin tersine inanılmaz bir satış politikası üzerine kurulu olması ve bu anlamda çok ticari gözükmesi. Tabii önceki senelerde nasıldı bilemem ama bu sene Avignon Off’ta irili ufaklı mekanlarda kendi düşük bütçeli alternatif işlerini göstermeye çalışan grupların çoğu gün boyu şehirde yer alan tiyatro izleyicisini kapmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Sokaklarda tirat atanlar, yerlere yatıp broşür dağıtanlar, bisikletleriyle tanıtım yapanlar, yürüyüş yapanlar, yanınıza oturup uzun uzun oyunlarını anlatanların bini bin para…


Biraz Hayalkırıklığı, sadece biraz…

Edinburgh Tiyatro Festivalinin “fringe”ini (saçak demek İngilizce’de) deneyimlemiş biri olarak Avignon Off’taki bu tantananın yanında çok az kaliteli iş olması açıkçacsı biraz hayal kırıklığına uğrattı beni. Edinburgh Fringe Festivali ana festivalin yanında yenilikçi işlerin çıktığı, yeni oyunların yer bulup ön plana çıktığı, Traverse Theater gibi önemli tiyatro mekanlarının programlarının dört gözle beklendiği özel bir festival. Avignon Off’ta iyi bir oyun bulmak ise koca bir kuyunun içinde düşen bir yüzüğü aramak gibi bir macera oldu benim için ve bir iki ilginç gösteri ve mekan dışında beni etkileyen bir şey yoktu ne yazık ki. Bunlardan biri Manufacture adlı sanatçılar tarafından kurulmuş, iki sahneli bir mekânda ve orada seyrettiğim “En Travaux” adlı oyun beni epeyce etkiledi. Oyun, göç konusunu bir inşaatta çalışan iki işçi üzerinden işliyordu ve Off’ta seyrettiğim ve dolu olan yegane mekanlardan biriydi. Genelde oyunlar sabah 10dan akşam 10a kadar oynuyor ve çoğu grup geldiğinde festival dahilinde 28 gün boyunca her gün hep aynı saatte oynuyordu. Çin’den orijinal bir dans gösterisinin hemen arkasından tek başına 20 kişilik bir tiyatroda eski bir aktörün son anlarını canlandıran geçkin bir oyuncunun kısa performansını, ardından bir palyaço gösterisini, sonra 2 genç kızın erotizm içeren kısa teatral serüvenini ve son olarak da gece 10.30da yeni mezun bir dansçının solo dans çalışmasını seyretmek mümkün. Lakin sonuç olarak dans, mim, palyaço, müzikal, dans tiyatrosu, müzik, müzikli oyun gibi onlarca kategoride gösterileri sınıflandıran Avignon Off kalite olarak değil ama ruh olarak şehre büyük katkıda bulunuyor.

Simon McBurney ve İngiliz tiyatrosunun izleri

Kanımca bu sene festival iki ana dal üzerinden ilerliyordu; birincisi Simon McBurney’nin etkisiyle devreye giren İngiliz Tiyatrosu ve McBurney’nin kendi işleri, tiyatrosu (Theater Complicite) ve ikincisi de Fransız edebiyatının önemli akımı yeni roman üzerinden ilerleyen edebiyat uyarlamaları. Bu sene özellikle çokça edebiyat uyarlaması, roman uyarlaması vardı festivalin programında. Simon McBurney’nin kendi işi de bir edebiyat uyarlamasıydı. Mikhail Boulgakov’un “Üstad ve Margarita” olarak dilimize çevrilmiş romanının sahne uyarlaması son yılların en fazla aklımda kalan işlerinden biri oldu.

Papanın Sarayında Çıplaklık ve İnanç Sorgulaması

Complicite’nin oyununun Papa’nın Sarayındaki Couer d’Honneur’de gerçekleşiyor olması bu çalışmaya bambaşka bir hava katıyordu. Ama her şeyden önemlisi tartışmaya açılan konular ve kırılan tabulardı. Boulgakov’un romanında tartışılan ‘inanç’ konusu İsa’nın gerçekten var olup olmamasıyla paralel giden aşkın gerçekten var olup olmaması durumunun Hıristiyan geleneğinin odağında, mabedinde sahne alması, tartışmaya açılması çok etkileyiciydi. Bunun yanı sıra Margarita’nın aşkı uğruna bedenini şeytana satması ve bir günlüğüne onun istediği her şeyi yapması da sahnede başrol oyuncusunun oyunun üçte birini yine bu kutsal mekanda çırılçıplak oynamasıyla ifade buluyordu ki bu da bence özgürlük sınırlarının ne kadar geniş alındığıyla ilgili önemli bir unsurdu.

Sinema ve Tiyatro Yarışı…

Oyun hakkında konuşulacak tartışılacak çok şey var tabii ki. Bunlardan biri de video mapping ve multimedya tasarımının mekâna özgü kullanımıyla seyircilere Guardian gazetesinde çıkan bir eleştiride de bahsedilen ‘imax’ bir deneyim yaşatması… Her zaman tartışma konusu olan tiyatro ve sinema ilişkisi bambaşka bir düzlemde tartışmaya açılıyor. Hikaye anlatımını ‘gerçekçilik’ anlamında 3 hatta 5 boyutlu izlenim yenilikleriyle de bambaşka bir düzleme çıkaran sinema karşısında tiyatronun seyirciye sunacağı tabak ne olmalıdır konusu kanımca yüzyılımızda tiyatro yapan kişinin kendine sorması gereken çok önemli bir sorudur. Bu soru bizi kimi zaman sinemada var olmayan canlı olanın sahnede sunumuna (performans sanatında olduğu gibi) götürür kimi zaman ekran dilinin sahneye entegre edilmesine (gerçekçi anlatım) kimi zaman da hikaye anlatımının deforme edilmesi, yeniden kurgulanması yöntemine sevk edebilir. Lakin bu sefer, “The Master and Margarita” oyunu için, tiyatro sinemayla sonsuz bir yarışa girmiş her şeyiyle üstün çıkmak için kendini parçalamış ve kanımca bu işi başarmış diyebiliriz. Estetik tartışma, seyirci sahne ilişkisinin içeriği ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken öğeler tabii ama sahnede bu işi sinema gibi olmadan ama sinema dilini tiyatro diliyle yan yana ve özgürce kullanan bir yorum söz konusu ki bu başka bir şey. Ayrıca çağdaş sanattaki “site specific” mekana özgü tasarım olgusunun da oyuna işlenmesi ayrı bir katman açıyor ki o da ayrı bir tartışma konusudur.

İngiltere’den Önemli bir Yönetmen; Katie Mitchell ve Forced Entertainment


Tekrar edebiyat uyarlamaları konusuna dönersek bu uyarlamanın yanı sıra yine İngiliz yönetmen Katie Mitchell’ın W. G. Sebald’ın “Satürn’ün Halkaları” adlı romanını sahneye uyarladığı çalışmasını ya da yine bu akım üzerine bir yorum olan bu sefer Fransızların kendi yorumuyla  “Yeni Roman” adında bir oyunu da seyretmek mümkündü. Daha sonra festival kapsamında gerçekleşen Forced Entertainment’ın iki değişik oyunu da, her ne kadar seyredememiş olsam da Forced Entertainment’dan izlediğim öncekileri işleri düşündükçe, muhtemelen edebiyat-metin-performans-tiyatro çizgileri arasında dolaşan bir yapı sergiliyordu.

Memleketimizde, ironik bir biçimde Shakespeare’den sonra 90larda İngiliz tiyatrosuna hakim olan in-yer-face akımından başka bir şeyle bilinmeyen İngiliz tiyatrosu bu sefer Simon McBurney ve Complicite (http://www.complicite.org ) bir oluşum, Katie Mitchell gibi bir yönetmen ve Forced Entertainment (http://www.forcedentertainment.com ) gibi dünyaca ünlü bir performans grubuyla Avignon Festivalinde karşımızda.

Ya Sabır…
Genellemem gerekirse ki genellemek istiyorum şu anda, seyircinin sadece tiyatro bilgisine değil aynı zamanda ince bir edebiyat ve kültür anlayışına sahip olması gereken bir festival programından bahsedebiliriz.  Kimi oyunların sabır sınırlarını zorladığı festivalde bu anlamda ilk aklıma gelen İngiltere’nin ‘seyirciyi ikiye bölen’ olarak tanınan tartışmalı yönetmeni Katie Mitchell’ın “Satürn’ün Halkaları” yorumu olur. W. G. Sebald’ın İngiltere bozkırlarında bilinçaltının dehlizlerini, karmaşık bir tarih ve yalnızlık anlayışını sunduğu romanını bilerek gitmekle bilmeden gitmek arasında büyük fark olduğunu düşünüyorum. Oyun, okuma tiyatrosu tekniğinin, ses enstalasyonuyla ve video tasarımıyla çoğaltıldığı bir tiyatro anlayışını sunuyordu ki kimi seyirci için fazla geldi bir buçuk saat ve çok çıkışlar oldu. Bunun yanı sıra Nacera Baleza’nın dans çalışması 3 bölümden oluşuyordu ve ilk bölümde bir kare ışık içinde aynı anda zıplayan dansçılardan sonraki iki bölüm gerçekten aklımda kalacak derecede minimalistti ama bir yandan da seyircinin sabır sınırlarını zorluyordu. Tek bir hareket üzerine çok ağır bir tasarımı içeren iki bölümde de ışık çok yavaş bir şekilde saliselik bir düzenlemeyle değişirken her iki bölümde de tek başına yer alan kadın dansçılar çok yavaş hareketlerle ışığın yönelimine göre hareket ediyorlardı. Cezayir doğumlu koreograf ve ekibi alkış sırasında bazı Fransız seyirciler tarafından yuhalandılar. Bu durumun sadece sıkılmakla ilgili naif bir olay olmadığını düşünüyorum. Aynı zamanda da politik bir çatışma da içeriyordu. Dansçılar ve Nacera hiç bozuntuya vermeden selamı, yuhalamayı ve alkışı alıp çıktılar. O sırada ben bizim festival seyircisini düşünüyordum. Yurt dışından ne gelirse ki muhakkak ki büyük isimler geliyor eyvallah ama ne gelirse dakikalarca ayakta alkışlayan seyircimizin aslında ne kadar az görgülü ve bu nedenle biraz kaliteli iş görünce ne çok hevesli olduğu aklıma geldi nedense.

Bu dans çalışmasına paralel olarak “33 Rounds and a Few Seconds” adlı çalışmasıyla Rabih Mroue’den bahsedebiliriz. Ama bu işi de Jerome Bel’in “Disabled Theater” koreografisiyle beraber işlemek isterim.

Farklı Disiplinleri Öpüştüğü Bir Festival

Festival çağdaş sanattan, dansa, belgesele, oyun okumalarına kadar uzanan geniş bir yelpaze sunuyor seyirciye. Aynı festival dahilinde Forced Entertainment’ın genel sanat direktörü Tim Etchells’ın sergisinin yanı sıra Güney Afrikalı sanatçı William Kentridge gibi dünyaca ünlü bir ismin “Negation of Times” – Zamanın Olumsuzlaması olarak çevirebileceğim bilim adamı Peter Galison’ın çalışmaları üzerine gerçekleştirdiği Opera Theater’da sahnelenen ve kendi oynadığı yapıtını izlemek, yine sanatçının sergisini gezmek ya da şahsen idolüm olarak kabul ettiğim Sophie Calle’in annesinin ölümü üzerine onun hakkında yaptığı sergisi “Rachel, Monique”i görmek mümkündü.

Hem Rabih Mroue hem de Jerome Bel de dünya çapında önemli sayılan bienallere katılmış isimler. Biri tiyatro çalışması diğeri dans… Rabih Mroue’nin Lina Saneh’le yönettiği çalışmasında tiyatroya giriyorsunuz ve karşınızda bir büyük ekran, önünde bir masa ve bir labtop bilgisayar, yerde bir şarkının çaldığı bir pikap, yanında bir sırt çantası ve hemen üstüne oyun boyunca sürekli ötecek bir cep telefonuyla karşılaşıyorsunuz. Bir süre şarkıyı dinliyorsunuz, şarkı bitiyor ardından telefon çalmaya başlıyor, cevap yok ama ekranda kimin aradığını sanki bir telefon ekranı gibi görüyorsunuz ve sonra yolladığı mesajı ardından facebook sayfası görüntüleniyor. Lübnanlı aktivist tiyatrocu Diyaa Yamout’un sayfası olduğunu anlıyorsunuz. Bir süre yazışmaları ve yorumları seyrediyorsunuz. Sanki gerçekle canlı arasında bir his basıyor içinizi. Sonra Diyaa’nın intihar ettiğini ve baskılardan dolayı bunu yaptığını anlıyorsunuz. Ama hayır sahneye ne giren ne de çıkan var. Bir süre sonra anlıyorsunuz bütün oyun bu ölüm sonrası yokluk ve varlık hakkında. Tüm oyun boyunca facebook sayfasındaki yorumları, paylaşılan video ve fotoğrafları, cep telefonundan Diyaa’ya ulaşmaya çalışan havaalanındaki sevgilisini sessizlik ve sesler içinde okuyor, seyrediyor, hissediyorsunuz. Oyuncusuz olmasına rağmen bu tiyatro belgesel niteliğiyle ve canlı olanla olmayan arasındaki dengesiyle epey etkileyici ve bir o kadar da zorlayıcı…

Jerome Bel belki hepinizin bildiği bir koreograf bu sefer zeka engelli olan ve Zurich’te Theater Hora’da oyunculuk yapan kişilerle çalışmış. Theater Hora’yla olan ortaklığından seyirciye çok sıcak gelen net ve basit bir iş çıkmış. Yine aynı şekilde dansı seyretmek için koltuğunuza kuruluyorsunuz. Bir süre sonra sahnenin sağ köşesinde bir kişi jerome Bel’in asistanı olduğunu ve tercüme yapacağını söylüyor. Önce sırayla 12 ‘dansçı’ teker teker sahneye çıkıyor. Tek başına sahnenin önünde seyirciye uzun uzun bakıyor, sadece bakıyor. Ne olacak derken bu böyle devam ediyor. Minimalizmin ve rahatsızlığın içinde anlar yaşıyorsunuz. Derken her seferinde dışarı çıkan bu kişiler bir kere daha geliyor komut üzerine ve teker teker sadece adlarını söylüyorlar ve ne iş yaptıklarını. Sonra bir kere daha girip ne gibi bir “disability” yani engelleri olduğunu söylüyorlar. Ardından da Jerome Bel için hazırladıkları ve onun eleyip seçtiği solo dans gösterilerini seyirciye sunuyorlar. Gerçek çok kuvvetli ve sadece bakmaları bile bu insanların bizlere, evet, bizi etkiliyor ama bir yandan da beni rahatsız eden bir şey var ki o da öncelikle Jerome Bel’in adının yüz defa söylenmesi. Ayrıca zaten zeka engelli olan insanların ne engeli olduğunu bizler karşısında söylemek durumunda bırakılması ve ardından bazılarının yaptığı dansların beğenilmiş bazılarının da beğenilmemiş olması gibi gibi şeyler kanımca benim gibi bu konularda hassas olan insanları epeyce sıkabilir… Seyircinin bayılıp dakikalarca ayakta alkışladığı bu çalışma bana çok zekice ve aynı zamanda zalimce olduğu gibi bir izlenim bıraktı. Tabii bu sadece bir izlenim…

Gerçeklerin Ezici Gücü


Bu noktada düşündüm… Gerçekleri düşündüm. Ne kadar güçlü olduğunu ve bazen hayatın olduğu gibi sahneye koyulmasının ne kadar kuvvetli bir etkisi olduğunu ama bazen de ne kadar ezici olduğunu. Özellikle bir dans gösterisi daha izledikten sonra… Ülkemizde de geçtiğimiz festivalde “Sutra” adlı işiyle epey ilgi gören Sidi Larbi bu sefer PUZ/ZLE adındaki dans çalışmasıyla karşımızdaydı. Festivalin çok özel mekanlarından Carriere de Boulbon’da seyrettiğimiz çalışma zaten mekanın gücüyle epey etkileyiciydi. Yüksek dağların arasında, Avignon’un dışında bir taş madeninde kurulan binlerce kişilik açık hava sahnesine ilerlerken her şeyden etkilenmeye çoktan çeşniydim. Dans başladığında karşımızda yükselen dağların bir kademesinde Sidi Larbi’nin çalışmaya dahil ettiği Korsikalı polifonik grup A Fileta, Japon flütçü ve vurmalı çalgıcı Kazunari Abe Lübnanlı şarkıcı Fadia Tomb El-Hage’nin müziğinin etkisi bir süre devam etti etmesine ve tabii ki aslında taş düşme tehlikesi olan mekana atıfla sahnede taş ve düşme üzerine yapılan koreografi de öyle ama bir yandan da yıldızlar, dağlar ve rüzgar o kadar heybetliydi ki sahnedeki yaratıcılık güçsüz kaldı tüm bunların altında ezildi gibi de geldi. Hedeflenen bir etki olduğunu da düşünmüyorum bu hissiyatımın.

Avignon’da bir Türk Dansçı, broşürde Türkçe bir isim; Sakınan Göze Çöp Batar…


Festival broşürünü elinize alıp karıştırmaya başladığınızda bir sürprizle karşılaşıyorsunuz. “Sakınan Göze Çöp Batar” adlı deyimimiz festival dâhilinde olan bir dans çalışmasının başlığı olarak ve Türkçe olarak festivale dahil edilmiş! Biraz araştırınca çalışmanın koreograf Christian Rizzo ile Türk dansçı Kerem Gelebek’in ortak çalışması olduğunu ve Sürgün/Exile üzerine olduğunu anlıyorsunuz ve yüzünüzde bir gülümseme beliriyor ve doğal olarak merak ediyorsunuz. Senelerdir tek bir Türk prodüksiyonun, sanatçının dahil olmadığı, edilmediği bu büyük festivalde yer alan bu sanatçı kim diye meraklanıyorsunuz haliyle ya da ben meraklanıyorum desem daha doğru olur. 1973 yılında ustamız, üstadımız Mehmet Ulusoy’un “Sevdalı Bulut” çalışmasından beri ki o da Fransa’da yaşayan bir yönetmenimizdi, hiçbir hareketlilik görmediğimiz bu alanda neler olduğunu haliyle merak ediyorsunuz. Ama sanırım bunu merak eden bir ben varım çünkü çalışmada yer alan Kerem Gelebek de ilgisizliğe şaşırmış. Daha evvel Cüneyt Türel’in yine ortak bir yapımda yer almasıyla Fransa’da Türk Yılı sırasında daha fazla oyun olacağının ümit edildiğini yazan Radikal gazetesinde de konudan bahseden yok diğer yazılı mecralarda da… Sanırım yurt dışı başarılarının Türk medyası tarafından işlenmemesi bir klasik oldu artık!

Gelelim Kerem Gelebek ve çalışmasına… İtalyan koreograf Cristian Rizzo’yla öğrencilik döneminde katıldığı bir workshop çalışmasında tanışmış ve ikilinin beraber yaptığı işler ilgi görmeye başladıkça daha fazla beraber çalışmaya devam etmişler. Rizzo’yla stüdyoda olduğu kadar mutfakta yemek yaparken de çalışabildiğini söyleyen Kerem kendisiyle özel bir ilişki geliştirmiş ve uyumlu çalışmanın ürünü Avignon Festivali’nde güzel bir ilgi görmüş. Öyle ki ikilinin gelecek festival için yapacağı çalışma festival tarafından destekleniyor. Festivalde ilk defa bir Türk dansçı ve ilk defa Türkçe bir isim söz konusu olduğunu söylüyor Kerem Gelebek ki bunların her ikisi de çok önemli. Gelecekte İstanbul’da görmeyi umut ediyoruz kendisini. Kendisiyle yaptığım röportajın tümü http://yesimozsoygulan.blogspot.com/ adresinde mevcut.

Son Kelam – Tiyatronun Babalarının Geçidi

Evet Mathaler’in müzikal “My Fair Lady”den yola çıkarak oluşturduğu ve dil ve öğrenme üzerine esprili ve yer yer fiziksel oyununu da seyrettim ve festival dahilinde Thomas Ostermeier’in “Bir Halk Düşmanı” çalışması da var. Ayrıca dünyaca ünlü yönetmen Romeo Castellucci’nin “The Four Seasons Restaurant” aslı çalışması eminim ses getirecektir. Steven Cohen’in ne yazık ki seyredemediğim ama festival öncesinden çok ilgi ve ses getiren “The Cradle of Humankind” adlı dev prodüksiyonu da eminim çok güzel olacaktır. Tüm bu yönetmenler günümüz tiyatrosunun babaları diyebileceğim tarzda kişilikler ve festivaller üstü bir yerleri var muhakkak. Ama beni tüm bunlar arasında en fazla düşündüren bu kadar senedir devletin, vakıfların ve şirketlerimizin bu derecede yüksek maliyetli dünyayı dolaşacak işlere yatırım yapmaması ve kim bilir kaç tane yeteneğin yol üzerinde çürüyüp gitmiş olması oldu. Yazının sonunda yeni bir tartışma açmak istemeyerek bu notla daha birkaç sayfa daha yazabileceğim bu deneyimimi burada noktalıyorum.


Okuyucu Yorumları

“Avignon Festivali’nin Ardından” yazısına bir yorum var.

  1. Güven dedi ki:

    Sanat,hayatın vazgeçilmezi.Savaşların barışa dönüşmesidir sanata inanmak. Teşekkür ederim.

Yorum


işlemi tamamlayınız: