Neden Müsahipzade Celal?

İlker Yasin Keskin

Tiyatro Boğaziçi olarak gençlere yönelik olarak hazırladığımız iki projemiz var. Moliere Efendi ve Selam Sana Shakespeare… Bu iki projede gençlere Moliere ve Shakespeare’in hayatlarını, yaşadıkları dönemi ve sanatlarının önemli özellikleri anlatıyoruz. Tiyatro ve edebiyat alemine isimlerini altın harflerle kazımış bu sanatçıları teatral ve eğlenceli bir şekilde gençlere anlatmaya çalışıyoruz. İsimler klasik olunca haliyle bu projeler yetişkin izleyicinin de ilgisini çekiyor. Bu kolaj ürünü oyunlarımızı, sanatçıların dönemlerinden ve oyunlarından kesitleriyle harmanlayarak inşa ediyoruz. Yaklaşık üç yıldır da bu iki projemizi pek çok festival ve okulla buluşturduk.

Önümüzdeki sezon gençlik tiyatrosu projemizin üçüncü ismi ise Türkiye’den. Buralı bir yazar. Hoş, Moliere ve Shakespeare’in ne kadar İngiliz ve Fransız oldukları da ayrı bir konu… Sonuçta bu iki isim de dünyanın dört bir yanına mal olmuş isimler. Neyse efendim, uzatmayalım…  Üçüncü yazarımız Müsahipzade Celal… Müsahipliği dededen geliyor. Dedesi, 3. Selim’in müsahibiymiş. Sarayda padişahın özel işlerine bakıyor, hoş sözleriyle, nükteleri ve besteleriyle eğlenmesini sağlıyor. Yetenek dededen geliyor anlayacağınız.

Tiyatroyla ilk tanışması bir akrabasının kendisine verdiği bir kurmalı oyuncak sayesinde… Bu oyuncak kurulduğunda artistler sahneye girip dönüyorlar… Pek merak ettiğim böyle bir oyuncağın Müsahipzade’ye o dönem hediye edilmesi rastlantı olmasa gerek. Demek ki dönemin tiyatroları gibi bu oyuncak da popüler… Kurmalı oyuncak artistler küçük Müsahipzade’nin önünde döne dursun, Hagop Vartovyanlar, Fasulyacıyanlar, Mınakyanlar da tiyatrolarını işletebilmek için İstanbul’u dört dönüyorlar… Yani bir anlamda Müsahip’in doğduğunda attığı ilk çığlık, İstanbul’da yakın zamanlarda doğumu gerçekleşmiş batılı anlamda tiyatronun yankısına karışıveriyor.

Müsahipzade Celal’in yaşamında neler yok ki… 91 yıllık yaşamına iki meşrutiyeti ve iki cihan savaşını da sığdırıyor. Hem Osmanlı hem de Cumhuriyet İstanbul’unda yaşıyor…

Şüphesiz en büyük başarısı bu toprakların geleneksel tiyatrosu ile batılı anlamda tiyatronun gerçek anlamda sentezini yapabilmesi… Sırtını Karagöz ve Ortaoyunu geleneğinin gücüne yaslamış. Eserlerinde kendi yaşadığı, daha büyük ölçüde de büyüklerinden dinlediği İstanbul yaşayışını işlemiş. Bunu da geleneksel tiyatro kalıplarını batı tiyatrosu formunun içerisine zerk ederek gerçekleştirmiş… Hatta Commedia dell’Arte geleneğinden faydalanan ünlü yazar Goldoni’ye atıfta bulunarak  kendisine Türkiye’nin Goldoni’si diyenler var.

Müsahipzade tiyatro yeteneğinin tohumlarını gençlik yıllarında atmış. Çocukluğunda Karagöz, orta oyunu ve çengi kolları eğlencelerini takip etmiş. Gençliğinde ise orta oyununda zenne rollerine çıkmış. Çenebaz yaşlı kadın tiplerini pek iyi yaptığı söyleniyor. Bu arada bir lakabı da var: “Kocakarı Celal”. Baskıcı Abdülhamit döneminde dostlarıyla birlikte gizli gizli orta oyunu icra ederken bir yandan da dönemin akademisi denilen tercüme bürosunda memurluk yapıyor. Tabi bu tercüme bürolarının birer sansür kurumu olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. O tercüme bürosunda saray kontrolünde yürüyen batılılaşma hamleleri konusunda Müsahipzade’nin entelektüel tartışmalara şahit olduğunu tahmin etmek güç değil… Yanı başındaki memur dostları batılı yazarlar hakkındaki sohbetlerinde neler konuşuyordu acaba? Örneğin bir gün önce bir konakta gizli gizli orta oyunu icra ederken polis baskını atlatan Müsahipzade’nin bu tartışmalara nasıl iştirak ettiğini de merak ediyor insan.

Müsahipzade gençlik zamanlarında dönemin ünlü Ermeni tiyatrocusu Mınakyan’ın oyunlarını takip etmiş. Bu oyunlar onun için bir tiyatro okulu işlevi görmüş. Ve oradan edindiği izlenimlerden faydalanarak kendi kendine oyun parçaları karalamış. Tabi utana sıkıla… Kimselere göstermeden çiziktirdiği kısa sahne parçalarının ömrü de kısacık oluyor; bu eskizler bir anda çöp sepetini boyluyormuş.

Müsahipzademiz kırklı yaşlarındayken bir baht dönümü gerçekleşiyor: 2. Meşrutiyet ilan ediliyor.  Tercüme bürosundaki pek çok memur hürriyetin geldiğine mi sevinsinler yoksa  kapatılan tercüme bürosuyla işlerini kaybettiklerine mi üzülsünler bilemiyorlar tabi… Her şerde bir hayır vardır derler ya, işte bu şerde de Müsahipzade’nin tiyatroculuğa karar verdiği hayrı yatıyor. Büyük bir karar verip yazdığı Köprülüler oyunu ile Mınakyan’ın karşısına dikilivermiş….

Devir Meşrutiyet devri… İstanbul’da müthiş bir tiyatro patlaması yaşanmakta. Politik tiyatronun zirve anlarına şahit oluyor İstanbullular. Müsahipzade de bu atmosferden etkilenerek Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre‘si taklidi bir oyun kaleme alıverdi. Köprülüler[1] Osmanlı’nın Köprülüler hükmünde yer aldığı zamanda geçen bu oyun, Müsahipzade’nin Osmanlıcı ideolojisinin mahiyetini göstermesi anlamında önemli bir yerde duruyor. Köprülüler, tarihi olayların bir kaç sahifede pattadak gelişiverdiği, karakter namına hiç bir kıpırdanmayı bulamayacağınız milli hamaset duygularını depreştirmeye dönük bir tiyatro eseri…

Yalnız özellikle Kandiye Savaşı sırasında geçen ikinci perdeye bakmakta fayda var. Bu sahnede Fransız şövalyesinin ve papazının önüne iki tutsak getiriliyor…  Bir Türk neferi ve onunla yeni evlenmiş bir Hristiyan genç kız… Genç kız dinini özgürce yaşadığını haykırıyor karşısındaki Avrupalılara… Türk neferi ise latince konuşarak asıl barbarların karşısındakiler olduğunu haykırıyor. Tabi Avrupalılar Latince konuşan Türk karşısında kısa süreli bir şok yaşıyorlar. Sahne Avrupalıların baskın yemesi ve tutsakların kurtulmasıyla son buluyor.

Yalnız ortada bir acayiplik var… Köprülüler estetik açıdan bu büyük komedi yazarına hiç yakıştıramayacağınız nitelikte bir oyun… Örneğin geleneksel tiyatro ile uzaktan yakından ilgisi yok. Hatta Müsahipzade de bu oyunu özellikle beğenmediğini ifade etmiş sonradan. Peki yıllarca Karagöz, Orta Oyunu, Çengi gibi temaşa sanatlarına ilgi duyan Müsahipzade neden böyle bir oyun yazarak işe başlıyor? Bu konuda tahmin yürütmek güç olmasa gerek. Siyasi açıdan ciddi bir canlılık yaşayan İstanbul’da Vatan Yahut Silistre belli ki artık kabak tadı vermeye başlamış. Bizim Mınakyan da haliyle hemen atlamış bu oyunun üzerine…

Bu hadiseden bir sene sonra 1912’de kırk dört yaşındaki Müsahipzade ilk büyük eserini ortaya koydu: İstanbul Efendisi… Bu oyunla yazarlık konusunda artık piştiğini gösteriyordu. Geleneksel tiyatro konusundaki ustalığını batılı anlamda tiyatro ile buluşturmuştu…

Bu yıllar Müsahipzade’nin belli ki hayatına çeki düzen verdiği yıllar. Firdevs Nikteristan adında bir kadınla  evlenmiş ve de Vildan adı verdikleri bir çocuğu olmuş.

Ne var ki Meşrutiyetin kısa süren özgürlükçü atmosferi  yitmeye başladıkça, Lale Devri ve Macun Hokkası gibi nitelikli yapıtlar ortaya koyan yazarımızın hayatı da tüm memleketin hayatıyla birlikte kabusa dönmeye başlamış. Küçük kızının hastalığı İstanbul’un savaş yıllarında çektiği gıda kıtlığıyla birlikte katlanmaya başlamış.  Müsahipzade bu hastalıkla birlikte el mahkum defterdarlığa başvurarak memuriyete dönmek zorunda kalmış.

Müsahipzade özel yaşamında bu güçlüklerle boğuştuğu yıllar Düveli Muazzama’nın Osmanlı topraklarını paylaşma kararını verdiği yıllara denk geliyor. 1. Dünya Savaşı yıllarında Müsahipzade’de iki kardeşini cepheye göndermiş. 1920’li yıllar ise Müsahipzade kızının hastalığı ile uğraşmakla geçirmiş.  Anılarında küçük kızıyla birlikte çıktığı Boğaz korusundaki gezintilerine özellikle değiniyor: Şeker hastası kızını Boğaza nazır korulara götürerek onun hava almasını sağlıyormuş. Bu gezilere kızının süt ihtiyacını karşılamak için satın aldığı keçi de eşlik ediyor, bir kenarda otluyormuş. Kızı Vildan’ın Boğazda konuşlanmış işgal gemilerini göstererek sorduğu: “Bunlar ne baba?” sorusuna Müsahipzade, içi burkularak cevap veremediğini anılarında anlatıyor…

***

Evet, şimdilik bu kadar… Yazarın yaşam ve sanat serüveninden bahsettiğimiz, sanatının önemli özelliklerine değindiğimiz bu yazıya şimdilik ara verelim.  Bir sonraki yazıda Müsahipzade’nin hayatından bahsetmeye devam edecek; oyunlarındaki Osmanlı bürokrasi eleştirisi ve karşısına koyduğu lonca dayanışması gibi  belli başlı tematik özelliklere değineceğim. Metin And’ın Müsahipzade’nin ilk oyunu olarak bahsettiği “Türk Kızı” oyunun akıbetine de önümüzdeki yazıda değineceğim.

Not: Bu ve izleyen yazıyı Müsahipzade eğitim araştırma projemiz esnasında yaptığımız tartışmalardan, Orhan Hançerlioğlu’nun (1970) Milliyet Yayınlarından çıkan “Müsahipzade Celal Bütün Oyunları” kitabındaki araştırma çalışmasından ve Darülbedayi Dergilerinde çıkan Müsahipzade söyleşilerinden faydalanarak yazmaktayım.


[1] Metin And Müsahipzade’nin ilk yazdığı oyun olarak Türk Kızı’nı gösteriyor. Metin And’a göre bu oyunun prova edildiğine dair veri var ancak seyirci karşısına geçtiğine dair bilgi yok.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: