2012, Bale Üzerine…

Mimesis Söyleşi – Eylül ayında Stokholm’de düzenlenen “Ballet: Why and How?” (Bale: Neden ve Nasıl?) konferansına Türkiye’den Şebnem Aksan ve Bahar Vidinlioğlu katıldılar. Bu etkinliğin önemi, uluslararası dans camiasından farklı insanları bir araya getirerek bale hakkında ilk defa bu kadar kapsamlı ve derinlikli bir tartışma ortamı yaratmasıydı.

Farklı mekânlardan, farklı yaşlardaki insanların dansla kurduğu ilişkiyi ve gündemlerindeki konuları anlamak bakımından oldukça açıcı olan bu etkinlik üzerine Şebnem Aksan ve Bahar Vidinlioğlu ile bir sohbet gerçekleştirerek, konferanstaki izlenim ve deneyimlerini paylaşmalarını istedik.

Keyifli okumalar dileriz.

Şebnem Aksan: Bu toplantının esas amacı, balenin meslek okullarında nasıl verilmesi gerektiği, geleneği ve görgüsü üzerine tartışma yürütmekti. Yelpazede sokak dansçısından; en ünlü okullar, örneğin Paris Operası bale okulu yöneticisi Elizabeth Plate’e kadar çok geniş çerçeveli konuşmacı ve sunum yapacak kişiler vardı. Bahar daha çok atölye çalışmalarına, ben de sunum ve tartışmalara katıldım. Çok önemli sanatçılar vardı. Etkinliği organize eden ana okul İsveç Bale Akademisi idi (Ballet Akademien,Stockholm).  Aynı zamanda organizasyon, ArtEZ School of Dance (Arnhem, Hollanda) ortaklığında ve Juilliard School (New York) ve Folkuniversitetet işbirliği ile gerçekleştirilmişti. Katılımcılar da aşağı yukarı iki yüz kişi vardı, belki daha fazla. Onların aralarında, kurum ve topluluk yöneticileri, koreograflar, belli başlı eğitim sistemleri geliştirmiş hocalar, bağımsız sanatçılar öğrenciler, tarihçi ve felsefeciler de vardı. Çok geniş kapsamalı bir dans çevresi oradaydı. Herkesin konumu, hedefi, şartları, dolayısıyla programı, ihtiyaçları farklıydı. Örneğin Juilliard School New York şehrinde, dünyanın sanat merkezlerinden birinde, lisans seviyesinde üniversite ve diploma programlara sahip, 600’un üstünde öğrenci müracaat ediyor ve sadece 25’i alınıyor. Çok yönlü ve güçlü dansçı yetiştirmeyi hedeflemiş. Arada bir, ünlü bale topluluklarına kabul edilenler de oluyor, diyordu Lawrence Rodes. Ayrıca bölüm başkanı olarak verdiği konuşmada, balenin bir ortak dil olduğundan, sağlıklı bir şekilde verildiğinde zararlı olmadığından bahsetti. Kendisinin 30 yıl solist dansçı olarak Joffrey Ballet, Harknes Ballet gibi topluluklarda dans ettiğinden ve sadece kalıcı olmayan iki sakatlık geçirdiğinden söz etti. Toplantıda sürekli dile getirilen konulardan biri: daha geniş açıdan bakalım, yeni gelişimlere, keşfetmeye açık olalım.

Konferansın açılış kokteyli akademinin salonlarından birindeydi ve karşılıklı iki duvarın birinde Ulanova’nın “Kuğunun Ölümü”, diğerinde sokak dansçısı Lil Buck’ın kendi koreografisiyle oynadığı “Kuğunun Ölümü” gösteriliyordu. Aralıksız olarak bütün gece bir yandan konuşurken, bir yandan gözlerimiz birinden birine kayıyordu. Benim için müthiş heyecan verici, konferansın amacını belirleyici bir seçimdi.

Bahar Vidinlioğlu: İlk defa modern dans ve çağdaş dans eğitimi veren insanlarla birlikte bale toplulukları, bale konusunda ”How and Why?” başlığı altındaki konferansla bir araya geldiler. Benim jenerasyonum için bale ve modern ayrıydı. Ayrı disiplinler olarak algılanıyordu. İlk defa bu iki disiplin bir arada konuşuluyor. Yani burada baleyi konuşan sadece bale otoriteleri değildi, aynı zamanda çağdaş dans eğitimi veren okullar vardı. Bu benim için heyecan vericiydi. Bir de bu okulların ve toplulukların bir araya gelmesi ile beraber, bir dans tarihini de hafiften görmüş oluyoruz. Daha klasik olan bir şeyin nasıl dönüştüğünü, daha modern daha çağdaş daha açık fikirlerin, dansta daha yeni yaklaşımların nasıl başlatıldığını, o dönemdeki insanları görüyorsunuz.

Benim gibi orta dönemden kişileri ve bize bu şeyle tanıtan hocalarımızı, Şebnem Abla gibi, dansa ve baleye yeni anlayışı getiren insanları görüyorsunuz. Aynı zamanda da şimdiki jenerasyonu görüyorsunuz. Çok enteresan, çağdaş dans eğitimi görüp, bale tekniğinin ön planda olduğu toplulukta iş bulmuş bir öğrenci de olabiliyor. Ya da hiç ilgilenmeyen de olabiliyor. Organizasyonun aktif, harekete dayanan bölümünde (Movement Section) bu güne kadar uygulanan değişik alternatif teknikleri, somatik çalışmaları (Feldenkrais, Body Logic…vb.) bale üzerinden konuşmaya başlamışlardı. Bu da enteresandı çünkü genelde alternatif teknikleri çağdaş dansta daha fazla beden farkındalığı için uygulanırken görürüz. Ama artık, daha iyi balenin ya da daha iyi plié’nin nasıl yapılacağı da bu teknikler üzerinden konuşuluyor. Bunu Franklin metod ile anatomi üzerinden açıklayarak gösterebiliyor. Başka bir çalışmada ise, mesela Nederlands Dans Theatre‘ın dansçılarından biri, daha sonraları Feldenkrais eğitimi almış ve kendisi Feldenkrais’ı bale tekniğinde nasıl uyguladığını gösterdi.

Şebnem Aksan: Konferansta “Core” (merkez) üzerinde oldukça duruldu. “Release” tekniklerinin merkezi güçlendirmediği, merkez için ayrıca çalışma yapılması gerektiği konuşuldu.

Mesela, Juilliard’da 60’lı yıllarda benim gördüğüm eğitimde zaten bale ve modern teknikler eşit değerde veriliyordu. Ben bu iki disiplin arasında bir ayrım olduğunu, kafa göz yarıldığını hiç hissetmemiştim, bütün okullarında da böyle zannediyorum. Halbuki öyle değilmiş. 1950’de Dans Bölümü’nü kuran Martha Hill hocamdı. Ben Türkiye’de bale ve modern eğitimi iç içe konumlamaya çalışırken bir sohbetimizde; ”Ben Juilliard Dans Bölümü’nü kurarken yirmi birinci yüzyılda bu iki form arasında ayrılığın kalmayacağını düşünerek planladım, sen bu görüşü bu okuldan almışsındır.” demişti. Graham de okuldaydı, Limon da okuldaydı. Tudor da ordaydı. Anna Sokolow de oradaydı. Bu kişiler çok ünlü, çığır açmış koreograf olmanın yanı sıra, çok farklı, hatta birbirine karşı formlarda eğitim veriyorlardı ama bizim bedenlerimiz bu farklılıklardan hiçbir zarar görmedi; hatta daha açıklık, zenginlik duyuyorduk.

Konferansta çok önemli bir isim de benim jenerasyonumdan Irene Dowd idi. Bu kadın somatik çalışmaları baleye uygulamasıyla ünlü bir hoca. O da soma çalışmalarına ve anatomiye Juilliard’da Dr. Lulu Schweigard ile başlamış. Birçok beden terapistinin yetişmesine öncü olmuş bir kadındı Dr. Schweigard. Ben de bu konulara ilgimin ve Türkiye’ye bu sistemleri getirme çabamın ondan kaynaklandığını anladım sonra. Bilincimize bir yerde bir tohum atılıyor ve artık ona yabancı olmuyorsunuz. Juilliard bundan 30 yıl önce bir Alexandre uzmanını okulda bulundurmaya başlamıştı… Problemi olan öğrenciyi derslerde takip ederler, eğitmenleri uyarırlar!!! Bütün terapi sistemleri Skinner Releasing, Body&Mind Centering, Feldenkrais gibi bedene nasıl yaklaşılması gereği, kullanılan kelimeler, imgeler, etkileri… konferans sırasında bu gibi fiziksel ve ruhsal sağlık konularına önem verilmesi çok sık dile getiriliyordu. Eğitimde ne verdiğimiz, nasıl verdiğimiz… Çok vermek yerine, daha az ve öz üzerinde durulması salık veriliyordu.

Bahar Vidinlioğlu: Yelpaze çok geniş olduğu için, konferanstaki derslerden bir tanesi de Boys Action’dı. Yani erkek çocuk hareketini nasıl yönlendirebiliriz? Daha küçük çocuklarla çalışıyor. Adı Wil Boom, kendisi Hollandalı. Kendi bulduğu sistemin içerisinde folklor da var, martial art da var, akrobasi de var çünkü erkek çocuklarını bu hareketleri yapmak çok heyecanlandırıyor. E tabii ki dans hareketleri var, esneme de var. Bütün bunları karıştırıp bir ders oluşturmuş. Mesela köşeden bir akrobasi hareketini yaparken heyecanlanan çocuk, aslında bunu yaparken aynı zamanda bale de dönüp, atlamaya da bedeni hazırlanmış oluyor. Bu eğitimi yapma sebebi ileriye yönelik erkek dansçı yetiştirmek. Kızlar içinse bu uygulama tarzını Girls Action olarak yapıyor.

Şebnem Aksan: Yani isteği öldürmemek. Bu çocuklar küçük yaşta çok ciddi bir bale eğitimine girerlerse ve böyle bir şeyler yapmazlarsa, heyecanları ölüyor. Geçen yıllarda bir video yapılmıştı, yarışmalarda falan birincilik alan erkek dansçıların hayatları ile ilgili dokümanter türde bir film. “Wild” (vahşi) kelimesi geçiyordu kapağında. Vahşilik bedene bir güç veriyor. Ve diyor ki, erkekler aksiyonları sınırlanmadan, çocuk yaşta eğitmeli. Kızlar için de düşünülebilir bu çalışmalar. Üniversitedeki derslerimde görüyorum. Kızlar çocukluklarından beri kısıtlanmışlar. Hareket etmeye gelince son derece zorlanıyorlar, bacaklarını topluyorlar, vücutlarını kasıyorlar. Erkeklerde de bir o kadar özgürlük var. Toplumsal bir olgu bu galiba.

Mesela kadın dansçıyı ileriki yaşlarında alıp muazzam bir potansiyel veremiyorsun. Eğer bale yapacaksa, küçük yaşta almalı. Ama erkeklerin bedenindeki testosteron mudur nedir bilmiyorum, onu birden forma sokup atmak mümkün gözüküyor. Yani bir sürü önemli dansçının çoğu çok geç yaşta girmişlerdir -Nureyev de dahil buna. Tabii onun bir sirkin içinde büyümesi önemli bir etken; deliler gibi atlıyor, zıplıyor. Bunu bir şeyin içine soktuğun zaman oradan çıkabiliyor.

Bahar Vidinlioğlu: Konferansta benim en ilgimi çeken konu, sağlıklı dansçı yetiştirmek üzerine olan kısmıydı. Bununla ilgili konuşan birkaç önemli insan vardı. Onlardan bir tanesi İngiltere’de ünlü biri, Matt Wyon’du. Matt’in sunumunda genelde okuldaki eğitimlerde veya topluluklarda en büyük zorluk olarak dansçının veya öğrencinin yorgunluğu gösteriliyordu. O yorgunluk bir süre sonra sakatlanmaya neden oluyor. Sakatlanmadan iyi bir ders programı nasıl yapılacağı veya koreograflar kendi koreografilerini yaparken dansçıları ile beraber sağlıklı bir şekilde nasıl çalışacakları önemli. Ders programlarında her gün tek bir dersin kuvvetli olup diğer derslerin o dersi desteklemesinden, bu konuda öğretmenlerin birlikte çalışmaları gerekliliğinden ve dansçıların dinlenmeyi öğrenmesinden, sağlıklı bir uykuya kadar çeşitli konulardan bahsetti.

Bizim dönemimizde ise, dansçı her söyleneni yapmalı ve yorgun bile olsa çalışmalıydı. Acı çeken bir dansçı imajı vardı. Şimdi ise tam tersi bir yaklaşım var. Sağlıklı dans etmenin içerisinde hem fiziksel yardım hem beslenme hem de psikolojik yardım var. Ve bunu böyle uygulamış birkaç okul olduğunu gördük; Hollanda’da özellikle New Dance Development’ ta bu yöntem uygulanıyor. Hollanda’da bu sistemi kuran Margor Rijven, kendi sakatlandıktan sonra bu sistemi okullarda uygulatmaya başlatmış ve dansçının günlüğü gibi bir şey eklemiş.

Şebnem Aksan: Bunlar tabii çok disiplinli ülkeler. Dönem boyunca üç ders gelmeyen öğrenci kalır veya kurula girer; sabah 9’da herkes derstedir, gece yarılarına kadar provadadırlar. Kendimizle bir türlü karşılaştıramıyorum, Bizde birçok bahaneler öne sürülüyor, bu tabii kültürel bir sorun… Öğrenciler için “listen, observe, think, pass” (dinle, gözlemle, düşün ve geç) gibi bir önerileri vardı. Eğitmenler için de, öğrenciyi teşvik etmenin, ödüllendirmenin, kutlamanın öneminden bahsediyorlardı.

Bir de eğitmenlerin egoları üzerinde çok durdular. Ders hocaların kişiliği ile ilgili değildir, önemli olan öğrencidir. Öğretmenler arasında diyalog ve paylaşımın, bilgi tazelemenin gereği, birbirine yapıcı eleştiri vermek üzerinde oldukça duruldu.

Bahar Vidinlioğlu: Baleden bahsederken, baleyi nasıl tarif edeceğinizle ilgili bir bölüm vardı: Baleyi bir sanat formu olarak mı, bir teknik olarak mı, gelenek mi ya da kültürel miras olarak mı değerlendireceğiz?

Koreograflar artık koreografileri dışında kendi tekniklerini de oluşturuyorlar. Bunlardan birkaç tane örnek gördük. Koreli bir adam çok hızlı dans eden dansçılarla çalışıyor ama onların hızlı yetiştirilmesi konusuyla ilgili kendi bir teknik geliştirmiş, onu uyguluyor ve dolayısıyla istediği koreografiyi yapabiliyor. Ohad Naharin de kendi tekniğini yaratmış bir koreograf ve de direktör, bu aralar oldukça popüler olan “gaga” tekniğinin yaratıcısı.

Şebnem Aksan: Ohad Naharin’de gördüğüm yepyeni bir teknik çünkü geçmişteki hiçbir şeye benzemiyor. Çok farklı bir beden kullanımını devreye sokuyor. Ama yalnızca bu teknikle dansçı yetişir mi? Soru işareti. Zaten hiçbir okul tek bir teknik kullanmıyor. Gaga bedenin her eklemini, art arda, bütün yönleriyle ve sürekli dalgalanarak artan, zorlaşan bir devinime sokuyor. Bir uygulama dersine katıldım; ertesi gün her yerim tutulmuştu.

Oturumlarda tartışmalar bazen çok bir yere gidemiyordu. Bazı modernciler ile baleciler arasında hafif bir gerilim vardı.

Bahar Vidinlioğlu: Ne konuda?

Şebnem Aksan: Bale gerekli mi konusunda… Mesela Eva Karczag , “Benim için bale eğitimine hiç gerek yok, hiç bale eğitimi görmemiş, çağdaş tekniklerle eğitilmiş çok iyi dansçılar var.” dedi.

Bahar Vidinlioğlu: Öyle mi?

Şebnem Aksan: Eva bağımsız çağdaş bir solo dansçı ve koreograf, kariyerine baleyle başlamış. Onun bunu söylemesinin bir anlamı yoktu doğrusu, bedeninde zaten bu eğitim, bu görgü var. Söküp atamazsın ki.

Diğer bir konu da, okulların kime, neye servis yapıyor olmalarıydı. Hangi şehirler, hangi topluluklara öğrenci eğitiyorlar, ne hedefler belirlemişler? Günümüz dans anlayışı, yeni koreografların eğilimi, izleyici ne istiyor, nelere önem veriyor… Bunlar, aralarındaki farkları ve eğitim programlarını açıklıyordu.

Klasikler ölüyor mu? Bu konuda bir kitap da çıktı. Bunları iyi oynayabilecek toplulukların sayısının azaldığından söz edildi ama dansçı yetiştirmede pek azalma yok. Büyük topluluklar yaşayamıyorlar, çok pahalılar. Klasiklere bağlı kalırlarsa, yeni eserlere yer vermiyorlar.

Bahar Vidinlioğlu: Mesela şimdi, günümüzde, daha bireysel ve kendine özgü dansçı yetiştirmek gibi bir hedef var ama aynı zamanda böyle dansçılar grup çalışmalarına, topluluk çalışmalarına nasıl uyacaklar? Bu da tartışıldı, bu kadar çok bireysellik konuşulurken, bu insanlar aynı zamanda grup çalışmalarında ya da topluluklarda nasıl dans edecekler?

Şebnem Aksan: Konferanslarda birçok konu tartışıldı ancak keşke biraz daha spesifik gruplara ayrılsaydık. Öğrenci yetiştirmek üzerine yoğunlaşan okullar kendi konularını ayrı tartışsınlar; daha bedeniyle, yaratıcılığıyla var olan sanatçı yetiştiren okullar ayrı tartışsınlar.

Bunları geri bildirimle belirtmemizi istediler; bazı konuların yeterince tartışılamadığını düşündüler. Sonuçta ilk defa düzenlenen ve geleceği olan bir etkinlikti.

Gizem Aksu: Devam edecek birşey mi o?

Şebnem Aksan: Tabii.

Bahar Vidinlioğlu: 2015’te ikincisi yapılacak anladığım kadarıyla. Başlığı “Ballet Here and Now” (Bale, Şimdi ve Burada) olacakmış. Benim düşüncem, bir süre sonra sadece “mover” (hareket eden) olacak. Yani, baleci, modernci, çağdaş dansçı gibi bir ayrım kalmayacak.

Şebnem Aksan: İşte tam o zaman Martha Hill’in dediğine geliyor olacağız. Ama Avrupa bu toplulukları hâlâ finansal anlamda destekliyor olacak mı? O önemli bir şey. Klasik sanatları, klasik formu yaratan ülkeler kendilerini tartmaya doğru da gidiyorlar, 2015’teki toplantıda belki bazı bale okulları başka bir şekil almış olacaklar; modernler bambaşka olacak. Çünkü çok hızlı bir değişim yaşanıyor. Koreograflar, bilhassa bale ağırlıklı olanlar kendilerine öz bir dil, stil ötesi bir dil yaratıyorlar; modern tekniklerin, koreografik yaklaşımların burada etkisi tartışılamaz.

Ohad Naharin hem tekniğini kurmuş, hem stilini, aynı şeyi William Forsythe için, Jiri Kylian için, daha pek çokları için de söyleyebiliriz; hemen hepsi bale temeli üzerine kurgulanmış çalışmalarını. Matz Ek’in Modern Giselle‘ini oynayan Ana Laguna oradaydı. Değişen bakış açıları üzerine bir konuşma sırasında, “Beni çirkinliğimden dolayı kimse almıyordu; dansımı, gücümü çok beğeniyorlar ama “bu burun, bu surat olmaz.” diyorlardı” dedi. Hiçbir bale topluluğunun onu almayacağından söz ediliyordu o zaman. 60’lı yaşlarının başında olduğunu zannediyorum; İspanyolmuş. Sonra nasıl bir şekilde oluyorsa, Avrupa’da bir seçmeye giriyor ve Mats Ek fark ediyor; “Ben bu kadına bütün çılgınlıkları yaptırabilirim” diyor herhalde… Çünkü gerçekten efsane bir dansçı; Mats Ek’e de bir ilham perisi oldu diye düşünüyorum.

Böyle bir etkinliğin gerçekleşmesinde önemli insanların katkısı bulunuyor. Baryshnikov, Jiri Kylian, Mats Ek, Forsythe… Hepsinin bu programı, bu konferansı destekledikleri anlaşılıyor.

Bahar Vidinlioğlu: Bale enteresan bir şekilde, 21. yüzyılda, bir şekilde hâlâ yaşıyor; farklı alanlarda insanlara hâlâ temel oluşturuyor.

Şebnem Aksan: Evet, bunların hepsi, neticede baleden gelen adamlar. Oradan yol değiştirip, kendi dillerini yaratıp, esere doğru gidiyorlar; esere doğru giderken başka bir beden diline girme ihtiyacı doğuyor. Böylece, bundan önceki klasiklerde görmediğimiz şeyleri görüyoruz.

Son olarak, “Balenin küllerinin bekçiliğini yapmak değil, değişimlere ayak uydurabilmenin gereğinden; neyi, neden, niçin öyle veya böyle yaptığımızı sorgulamaktan, geleneği sorgulamaktan çekinilmemesi gereğinden ve iletişim içinde olmanın öneminden” bahsedildi. En son konuşmacının da bir psikolog olması ilginçti.

Umuyorum, Türkiye’de de buna benzer toplantılar gerçekleştirip, benzer konuları tartışabilme olanağı bulabileceğiz.

Gizem Aksu: Çok teşekkürler.

Gizem Aksu / MİMESİS

Yorum


işlemi tamamlayınız: