Ankara Devlet Tiyatroları Küçük Hanımlar Küçük Beyler’i Ağırladı

Gülden Ateş

Uluslararası tiyatro festivalleri, festivale katılan yabancı grupları izleme fırsatı yakalamaya, hem yerelde neler oluyora bir bakış, hem de genelle bir kıyaslama, bir nevi dışarıdan içeriye bakmak, içerden dışarıya bakmak fırsatı sunması açısından oldukça önemli bir yerde duruyor. Ankara’da düzenlenen Küçük Hanımlar Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivali’nin kıymetini de bu açıdan değerlendirmek gerek.

Ülkemizde bilindiği üzere nitelikli çocuk tiyatrosu yapan, sayısı azınlıkta kalan grupların dışında, bu alanı kar alanı olarak görenler çoğunlukta. Hal böyle olunca oldukça vasat, yaratıcılıktan uzak, mesaj kaygısı yüksek, izlenebilirliği hayli düşük oyunlar üretiliyor. Çocuk tiyatrolarının niteliği, bana kalırsa genel olarak o ülkenin tiyatroları hakkında önemli bir ipucu taşıyor. Şahsen izleyicisi çocuk olan tiyatronun samimiyet ve yaratıcılık sınavı verdiğine inanıyorum. Çünkü onları basit ‘oyunlarla’ kandırmak kolay değildir. Kandırıldıklarını anladıklarında vay halinize! Tefe koyulmanız an meselesidir. Çocuk izleyicilerin tepkilerinin oldukça doğal, hesapsız ve açıktan olması,  sahnedekilerle sürekli iletişimde bulunmaları onları daha bir ciddiye almayı gerektiriyor.

24 -29 Nisan’da 9.su düzenlenen Küçük Hanımlar Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivali’nde Sırbistan, Endonezya, Hollanda, İtalya, İsrail, ABD, Brezilya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Singapur, Bulgaristan, Polonya ve Türkiye’den oyunlar vardı. Yabancı gruplardan izlediğim oyunların yani sıra yerli gruplardan da oyunlar izleme fırsatım oldu. İzlediğim yabancı oyunlarda genel olarak sözsüz oyunlar, gölge oyunları ve canlı müzik kullanımı ön plandaydı. Neler oldu,neler bitti  sizlerle paylaşmak istiyorum.

İlk izlediğim oyun Akün Sahnesi’nde Hollanda’dan Licthbende Tiyatrosu’nun Poufff adlı oyunuydu. Poufff adlı bir kuşun başından geçenlerin sözsüz gölge oyunu olarak anlatıldığı oyun, aynı zamanda birbirinden farklı çalgıların kullanıldığı canlı müzik eşliğinde, 4 yaş ve üzeri çocuklar için tasarlanmıştı. Renkli figürlerin kullanıldığı bu gölge tiyatrosunun ilk başlarda izleyicileri etkisi altına aldığını söylemek mümkün. Ancak oyunun şifreleri çözülür çözülmez izleyicinin aynı ilgiyle oyunun geri kalanını izlediğini söyleyemem. Bunun temel nedenlerinden birinin, oyuna yaş sınırlaması getirilmemiş olması kanaatindeyim. Çünkü genel olarak, anlatım dilini destekleyen müziğin niteliği ve hikâyenin anlatış biçiminin 4–6 yaş arası çocuklara daha uygun oluşu daha üst yaş grubu için oyuna mesafeli bakma sonucunu doğurdu. Tabii izleyicinin çoğunluğunun 7–8 yaş arası olduğu da hesaba katılırsa oyuna odaklanmak, izleyebilmek konusunda sıkıntılar doğdu.

Şinasi Sahnesi’ndeki bir diğer oyun ABD’den Leland Faulkner’e ait Dünya Harikası, tek kişilik bir gösteriydi. Bir tiyatro oyunu olarak değil de daha çok bir sihirbazlık gösterisiydi denebilir. Episodlardan oluşan, dramatik yapısı olmayan, el becerisiyle şaşırtmaya dayalı ustalık gösterisi olması izlenirliğini korumasını sağladı.

Çek Cumhuriyeti’nden Srneck  Black Light Tiyatrosu’nun Seçki oyunu Küçük Tiyatro’da sahnelendi. Episodlardan kurulu oyunun her episodu farklı durum ya da olay komedisi olarak tasarlanmıştı. Sahnedeki nesnelerin boyutlarındaki asimetri, renklerindeki çarpıcılık ve siyah kostümlü görünmeyen oyuncular tarafından ustalıklı kullanımları dikkat çekiciydi. Oyunun nesne kullanımındaki zamanlama dakikliliğine bağlılığı ve sözsüz olması sebebiyle, sahnedeki oyuncunun bedensel performansa ağırlık vermesini ve bedensel dili ustalıkla kullanmasını gerektiriyordu. Sahnedeki görünen oyuncuların bu anlamda başarılı olduğu söylenemezdi. Nesneleri kullanımlarındaki beceriklilik ve zamanlamalarındaki dakiklikleriyle sahnede görünmeyen oyunculardaki ustalık daha ön plandaydı denebilir. Genel olarak iyi bir çalışma izlediğimi söyleyebilirim.

Bulgaristan Devlet Kukla Tiyatrosu Varna’nın Kukla Tiyatrosunun Sırları yine Küçük Tiyatro’da izleme fırsatı bulduğum en keyifli, şaşırtıcı ve yaratıcı çalışmaydı.7 ve üstü yaş için uygun görülen oyun, bana kalırsa her yaştan insanın ilgisine sunulacak nitelikte, izlenebilirliği yüksek bir çalışmaydı. Genel olarak şarkılar, danslar, sözsüz oyunların episodik yapıyla iç içe geçirildiği oyun, birbirinden renkli el kuklalarıyla oldukça farklı bir atmosfer yaratıyordu. Hareketli popüler müzikler eşliğinde oynatılan, dans ettirilen bu hayli ilgi çekici kuklalara yer yer gerçek oyuncuların da katılımıyla birbirinden farklı parçalardan oluşan, komik durumlardan beslenen oyun son ana kadar pür dikkat izlendi. Hatta oyun bitti diye bağıra çağıra ağlayan küçük izleyicinin tepkisinden ne demek istediğim kolaylıkla anlaşılabilir.

Akün Sahnesi’nde İtalya’dan Principio Attivo Teatro ‘nun Kırmızı Bisiklet ‘i oyunun kilit noktalarında açıklamalar yapan dış ses kullanımlarının dışında sözsüz, dramatik bir yapıyla ilerleyen bir oyundu. Oyun Bay Kara Para adında yıldızların bile sahibi olduğunu iddia edecek kadar zengin birinin baskı altına aldığı şehirlerden birinde yaşayan,  yoksul bir işçi ailesini konu alıyordu. Konusu kısaca şöyle; Büyükanne, baba, anne, erkek kardeş ve daha anne karnında olan bir kız çocuğundan oluşan bu aile, içine sürpriz oyuncaklar konulan çikolatalı yumurtaları satarak güç bela yaşamaktadırlar. Bir gün anne ve baba Bay Kara Para’dan gizli gökyüzünü seyrederler. Bunu duyan Kara Para, babanın ayakkabılarını alarak, onu en gurur kırıcı bir şekilde cezalandırır. Babanın aklına yumurtaların içine yapılan haksızlıkları protesto eden mesajlar yazıp, Bay Kara Para’ya karşı herkesin tepkisini toplamak fikri gelir. Ve fikir etkisini gösterir, halk meydanlarda toplanır. Kaybedilen ayakkabılar geri kazanılır. Anne karnındaki kız çocuğu da bu direniş meydanlarından birinde dünyaya gelir. Anne karnındaki çocuğun sesi olarak dış ses kullanımı, oyunun seyrini takip etmede kolaylık sağlayarak, oyunu destekleyici bir işlev görüyordu. Burada da yine gölge oyununun kullanımı vardı. Dekor kullanımı sade ve sabitti. Oyunda uzayan bekleme hallerine rağmen, genel olarak oyun başarılıydı. Özellikle güncel meselelere de vurgu yapan üslubunun kuru propagandaya kaçmayışı, oyunun “gerçekliğini” daha bir izlenilir kıldı.

Brezilya’dan Cio Paideia de Teatro, İyi Su oyunuyla Altındağ Tiyatrosu’nda izleyicisiyle buluştu. Oyun içinde oyun yapısıyla birbiriyle bağlantılı episodlardan oluşan, canlı müziklerin kullanıldığı oyun, sözlü bir oyundu. Tabii yabancı dil öğesi, oyunun genel olarak öğretici bir tarzda ilerlemesi, oyuna olan merakı azaltan olumsuz etkenler oldu. Türkçe çeviriler oyuna yedirilerek yapılsa da, alt yazılarla oyunu anlamayı kolaylaştıracak unsurlar kullanılsa da, oyun izleyicisini elinde tutamadı. Basit ancak işlevli kostüm ve aksesuarlar oyununun kayda değer unsurlarıydı.

Festivalde izlediğim diğer iki oyun Ankara Devlet Tiyatrosu oyunu Pal Sokağı Çocukları ve Adana Devlet Tiyatrosu’ndan Define Adası oyunlarıydı. Her iki oyun da sözlü metne dayalı, iki perdelik oyunlar olmalarının yanı sıra belirli kalıplar barındırıyorlardı. Pal Sokağı Çocukları’na daha geniş olarak başka bir yazıda değerlendirmeyi düşündüğüm için şimdilik üzerinde durmayacağım. Define Adası için ise şu soruları eleştiri olarak sunabilirim. Acaba aynı tarz oyunlar üreterek, belirli bir kalıp yaratarak izleyiciyi de bu kalıp oyunları izlemeye mi alıştırıyoruz? Uzun uzadıya meseleyi anlatan oyunlarla biraz kolaya mı kaçış var acaba? Biraz daha az söz, çok oyun olsa nasıl olur? Ya da ikisinin dengesini neden kuramıyoruz? Tiyatro sadece eğlendirmek değil de biraz daha ufuk açıcı olsa, hım?

Son olarak festivalde emeği geçen herkese ayrı ayrı teşekkür etmek istiyorum.Böylesi festivallerin ülkemizde yaygınlaşması  ümidi ile….

Yorum


işlemi tamamlayınız: