4. Uluslararası İstanbul Opera Festivali Ankara DOB’u Ağırladı

Üstün Akmen

Giuseppe Verdi’nin (1813-1901) ünlü eseri “Rigoletto”, Ankara DOB yapımı olarak, yoktan var edilerek yaratılan ve Denizbank’ın sponsorluğunda inatla sürdürülen 4. Uluslararası İstanbul Opera Festivali’nin açılışında dinlendi/izlendi.

Dinlenir ve izlenirken, Verdi’nin “altın çağ” yapıtı olarak kabul edilen eserinin, esasen hayli sağlam olan teatral altyapısını operanın sadece dinlenmek için değil, seyretmek için de olduğunu çok, ama çok iyi bilen Yekta Kara tarafından iyiden iyiye öne çekilmiş olduğu dikkatlerden kaçmadı. Anlaşılan oydu ki, konu ve libretto, 2013 Türkiye’sinde Yekta Kara’nın çağdaş yorumuyla 1920’lerin İtalya’sındaki mafya ortamına taşınmıştı. Metropolitan, Covent Garden gibi dünyanın en prestijli opera salonlarında Gilda’yı canlandıran ünlü Rus Soprano Ekaterina Siurina, İstanbul’da konuk sanatçı olarak aynı rolle sahneye çıktı.

Orta Dönem Başyapıtı

Bilindiği gibi, ilk kez 1851’de Venedik’te sahnelenen “Rigoletto”, Verdi’nin orta dönem başyapıtlarından sayılmakta. 1920’lerde Napoli’nin mafyanın merkezi olduğu düşünülür, gene o yıllarda kentin kadının metalaştırıldığı erkek egemen bir kültürün simgesi haline geldiği anımsanabilirse, Yekta Kara’nın tercihi tam anlamıyla yerine oturmuştu. New York Metropolitan Operası’nın, Londra National Operası’nın, Galler Operası’nın yakın tarihli yapımlarında “Rigoletto” tümüyle modernleştirildiğine (Hatta birinde Rigoletto barda barmenmiş) göre siyah takım elbiseli, siyah gözlüklü, fötr şapkalı, beyaz kaşkollü mafya elemanlarının 16. yüzyıl Mantua’sında hüküm sürmüş dukalığın siyasi ve ekonomik erkinin yakın tarihimize çekilmesi, “Rigoletto”nun özüne hiç de ters düşmemişti. Yekta Kara, üç perdeye indirgediği “Rigoletto”yu yönetirken, eserde kaba malzeme olan yaşam ve doğanın sanata yaraması için, yaşam ve doğanın kaba malzemelerini sanatsal kalıplara dökmüştü.

Efter Tunç’un Dekoru

“Rigoletto”nun dekoru Efter Tunç imzasını taşımakta. Tunç, ikinci bölümde ızgara sistemiyle tuğla duvarlar önünde oluşturduğu dev demir konstrüksiyondan oluşan tasarımıyla konunun geçtiği yeri sanki Mantua’dan çok, New York ya da Şikago olarak betimler gibi olmuşsa da, herhangi bir tutarsızlığa neden olmamış. Dekorun geçirgen yapısı yoruma katkıda bulunurken; Gizem Betil’in çağdaş kostümleri, modern sahneleme biçemine uygun ve zevkli öğeler taşıyor. İlk sahnede kadınlarda kullandığı tüylü şapkalar, “doré” payetli kostümler Efter Tunç’un mafyanın debdebesini simgeleyen altın heykel, metal paneller ve görkemli avizelerle eş güdüm içinde. Gelgelelim, anlayamadığım ve Betil’e sormak istediğim tek şey Paggio’nun kostümü.

O ne öyle ayol?

Fuat Gök’ün ışığı, atmosfer yaratabiliyor ve pek güzel derinlik sağlamakta.

Rengim Gökmen Yönetimindeki Orkestra

Bütün bunların dışında, Rengim Gökmen yönetimindeki orkestrayı ve Lyubomira Aleksandrova’nın korosunu yürekten kutlamak istiyorum. Orkestrayı, özellikle eserin başındaki kısa prelüddeki derin lirizmi, trompet ve trombonları prelüddeki yürekli icraları için özel olarak alkışlıyorum.

Solistlerin tamamının başarılı olduğunu göğsümü gere gere söylerken, hemen hemen tamamının, operanın tiyatro kaynaklı olduğunun bilincinde olduklarını görmenin kıvancını yaşadığımı ayrıca belirtmek istiyorum. Vücut kullanımları, hareket yetenekleri, mimik özellikleri yerli yerinde, dolayısıyla ortaya fevkalade inandırıcı bir temsil çıkmış. Saray Teşrifatçısı’nda Bas Fatih Özkaya, Paggio’da Soprano Filiz Şamiloğlu, Monterone’de Bariton Mithat Karakelle, Kont Ceprano’da Bas Emre Uluocak, Kontes Ceprano’da Mezzosoprano A. Sinem Mustafaoğlu, Borsa’da Tenor Emrah Sözer, Marullo’da Bariton Levent Akev, Giovanna’da Mezzosoprano Ezgi Karakaya olabildiğince iyiler.

Oylun Erdayı Gerçeği

Katil Sparafucile’de Bas Tuncay Kurtoğlu kulakları okşarken, Kontralto için yazılmış Maddalena karakterine Mezzosoprano sesiyle can veren Oylun Erdayı, benim gözümün nuru oldu. Erdayı; sesinin tınısını, tıpkı suya atılan bir taşın yaydığı halkalar gibi büyüterek güzelleştirmesini biliyor. Mantova Dükü’nde Tenor Murat Karahan canlı sahne varlığıyla dikkat çekerken “Ella mi fu rapita!… Parmi veder le lagrime”de başarıyı üst düzeyde yakaladı. “Questa o quella per me pari sono” baladında solunum tekniğini parlak ses tonuyla cömertçe sergiledi. Bütün aryalarında başarılı, ama bana sorarsa oturduğu yerde ayaklarını masanın üstüne uzatarak okuduğu ““de sesi hafifçe boğuluyor.

Ayakta söylese!

Neyse!

Kıyıcı ve Siurina

Rigoletto’da Bariton Eralp Kıyıcı, özellikle “Pari siamo” monologunda ve “Cortigiani, vil razza dannata”da mükemmeldi.

Diğer taraftan, konuk Soprano Ekaterina Siurina’nın oyunculuğu da hayli sevimliydi.

Siurina, dolgun ve tertemiz sesiyle dinleyiciye gerçekten zevk verdi. Romans aryası “Caro nome”de mükemmeldi. Rigoletto ile söylediği “Tutte le feste al tempio… Sì, vendetta, tremenda vendetta”da düzgün vibratosu, dramatik tonlamalardaki başarısı, sahneyi dolduran fiziksel özellikleri dinleyenleri/izleyenleri kendisine hayran bıraktı.

Eserin sonu mu?

Finalde ayakta tutulan alkış tınılarından (anlamsal olarak) “dediği dedik” Padişah Efendimize inat: “Her Yer Opera-Bale-Tiyatro-Senfoni / Her Yer Taksim” sloganı çıkarıldı.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: