Gerçekleri Doğru Okumak

Dikmen Gürün

Gezi Parkı Direnişi AKP iktidarının, daha doğrusu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın insanların demokratik haklarına, özel yaşamlarına müdahale eden otoriter tavrına karşı gösterilen bir tepkiydi. Gençler bu süreçte barışçıl duruşlarını kararlı bir biçimde ortaya koydular. Her kesimden ve her kuşaktan insan Gezi Parkı’ndaydı. Ne yazık ki, bu dili anlayamadı, bu resmi iyi okuyamadı Başbakan ve çevresindekiler… Gerilim yarattılar. Gerilimi tırmandırdılar. Şiddet, silahları oldu. Olayların altında yatan neden-sonuç ilişkisi üstünde düşünmediler. Düşünce eksikliği ölümlere yol açtı. Gezi Parkı Direnişi tepeden inme buyruklarla bugünlere geldi. İnsanlar polis tarafından dövüldüler; gaz yediler, yaralandılar, tutuklandılar, işkence gördüler ve insanlar öldüler. Ve Başbakan, “Polis destan yazdı” dedi, diyebildi! O yetmedi, Ethem Sarısülük’ün katil zanlısı polis, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı!

Evet, düşünce eksikliği had safhada yaşanıyor… Bir yandan sürekli olarak dış mihraklardan, türlü lobilerden söz ediliyor, insanların demokratik hakları fütursuzca çiğnendiği için Türkiye ile görüşmeleri erteleyen AB’ye tehditkâr bir üslupla laf yetiştirilmeye çalışılıyor; öte yandan, “alkolikler-ayyaşlar-çapulcular” edebiyatına “Vandallar, teröristler” tanımları ekleniyor ve soruluyor; “Ayaklar ne zaman baş oldu?” Var mı böyle bir şey demokrasilerde?

Sanattan rahatsız olmak

Belki de Başbakan’ın hiç dinmeyen öfke sendromuna en güzel yanıtlar parklarda düzenlenen forumlar ve sanatsal etkinliklerle veriliyor. Bu etkinliklerin en anlamlılarından biri, genç dansçı Erdem Gürbüz’ün Taksim Meydanı’ndaki performansıydı. AKM’ye karşı bir heykel gibi hareketsiz durdu Gürbüz günlerce ve onun bu performansına başkaları da katıldılar… Bu resim, siyaset-sanat ilişkisinin önemini vurgularken sanatın gücünü bir kez daha ortaya koydu. Şiddet ve orantısız güç kullanımı karşısında sessizliğin gücünü gösterdi.

Bu arada, bir başka sanatçıya uygulanan manevi şiddetin yankıları da sürüyor. Memet Ali Alabora, aylar önce sahnelediği “Mi Minör” adlı oyun nedeniyle Recep Tayyip Erdoğan ve yandaşları tarafından günah keçisi seçildi. Daha da kötüsü, hedef tahtası haline getirildi. Olabilir mi böyle bir şey? Söz konusu oyun, geçen sezon, mekân sorunu nedeniyle uzun süre oynanamamış olan müzikli, danslı, interaktif ve de son yıllarda dünyanın hemen her tarafında kullanılan, bilinen bir tekniği seyirciyle paylaşan, yeni iletişim olanaklarının gösteri içinde kullanıldığı bir yapım. Olayların demokrasiyle yönetilen hayali ülke Pinima’da geçiyor olması ve de Pinima’da her şeye o ülkenin başkanının karar veriyor olması neden sorun oluyor ve neden ucu Gezi Parkı Direnişi’ne bağlanarak uluslararası bir komplo teorisine dönüşüyor “Mi Minör” anlamak mümkün değil! Hayal gücünü zorlamanın çok ötesinde bir şey bu!

M. Ali Alabora aynı zamanda Oyuncular Sendikası Başkanı’dır ve Gezi Direnişi’ne katılması da son derecede olağandır. Ama görülen o ki, olağan karşılanmıyor. Yetmiyor, Alabora’nın ardından, sendikanın başkan yardımcısı olan Şebnem Sönmez ve BBC’nin Türkçe Servisi’nde çalışan gazeteci Selin Girit de hedef gösterildiler. Aynı şey, aynı hedef gösterme yöntemi aylar önce, retweet ettiği bir mesaj yüzünden Fazıl Say için de uygulanmadı mı? Hakkında dava açılıp mahkûm ettirilmedi mi? Nedir bu ortalığa serpiştirilen kin ve nefret tohumları? Siyaset bu kadar sığ sularda yüzmek anlamına gelmemeli.

Farklılıklar ve İkna Üstüne” adlı yazısında Stefan Collini, siyaseti, belli bir alan içerisinde güç dengelerinin sağlanması yolunda kurulan ilişkiler bütünü olarak ele alır. Burada, önemli olan ilişkilerin farklı gruplar, farklı bakışlar, farklı inançlar taşıyan sosyal yapılar arasında dengeli dağılımıdır. Gezi Parkı Direnişi’nde iktidar partisinin tavrı kanımca bu basit doğruyu kavramadığı, kavramak istemediği doğrultusunda…

Cumhuriyet



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: