Yaraların, Olanların ve Seslerin İçinden

Can Merdan Doğan

Bir gün hepimiz anlayacağız; çok uzaklara gitmeye, düşünmeye, karşılaştırmaya gerek olmadan, geçmiş yüzleri kendi yüzümüze denk düşürerek anlayacağız. Başka türlüsünü beceremeyeceğimiz zamanlarımız olacak, koskoca boşluklarımız o zaman dolacak, derinine inmeye gerek kalmayacak. Her şey yüzeyde, her şey her zaman dilin/eylemin ötesinde olacak… Bir geçmiş zamana ya da geleceğe ya da şimdiki zamana ihtiyacımız olmayacak. Uydurmaya başlayacağız o zaman, kafamızdan uyduracağız her şeyi… Birikime, ilerlemeye, deneyime ihtiyacımız olmayacak; biriktirdiklerimiz bir gün bizden bıkacaklar; kalem mutlu olacak, yürek feraha erecek, herkes susacak. O gün kazanan olmayacak….

Fassbinder’in yönettiği “Lili Marleen”de, sevgilisinin Willie’ye sorduğu soru kafamda parlıyor: “Ne tarafta durduğunu bilmeye ihtiyacım var Willie!” Hepimizin ihtiyacı gibi geliyor bana bu sorunun hazin ve el değiştiren cevabı. Çok vahim bir tarih kurgusunun içinden geçen toplumların daha da fazla bilmeye ihtiyacı var gibi… Bazen cevapların ne olduğu soruların hüzünlü gerçeğinde saklı. Bize yöneltilen hüzünlü sorular -bizden kastım, birçok kavramı putlaştıran, fakat eli kolu bağlanmış, neyi nereye koyacağını bilmeyen yani Shayegan’ın ifade ettiği gibi “Yaralı Bilinç”lerin oluşturduğu “biz”i kastediyorum- vücudumuzdaki büyük yaraları kanatıyor ki, insan cevabını bile merak etmez oluyor.

Değişim beni hep korkutmuştur. Hareketlilik uymak zorunda olduğum bir eyleme biçiminden başka bir şey olmamıştır kafamda… Yer değiştirmek, bir başka yere varmak, bir şeyleri başlatmak ve bitirmek hep zor ola gelmiştir. O yüzden hep yanlış topraklarda doğduğumu düşünürüm. Bu ben olan “ben” her zaman bir kaçış yaratır kendine değişim/hareket süreçlerinde; battaniyesine sığınır, bir film açar ya da bir kitabı hiç durmaksızın okumaya çalışır. Sokağı çok sevmeme rağmen, sokağın bedellerini ödemek bana zor gelir hep… Ve bir gün bu yaralı ülkede bir şey olur; herkes yazar, anlar, biriktirir, düşünür bu olanı. Bu sefer yeni bir tepki doğar bedenimde, çünkü şimdiye kadar düşünmediğine emin olduğum bir cephe beni “düşünmeye” çağırarak böylesi olumlu bir hareketlilik içinde bana hamilik yapmaya kalkıyordur. Devlet iktidarı kadar, devlet iktidarının tüm dimağlarına sinmiş hali de bana ne yapmam gerektiğini söylüyordur. “Şurada biri öldürüldü lütfen sesinizi yükseltmeyin!” “Şurada şu eylem var lütfen ona koşun!” vs vs… Bu değişim bir yerde eve benzemeye başlar; sokak eve dönüşmeye başladıysa, orada ciddi bir soru vardır. Deneyim ağabeyleri, devlet eliyle öldürülen arkadaşlarımın hesabını bana kesmeye çalışır. Çünkü bu topraklarda biri gülmeye başladığında, herkes ondan nefret eder. Oysa o sadece gülüyordur, ne bir yerleri yıkıp döküyor ne de içindeki yangını anlatmak için “edilgen” cümleler kuruyordur… Değersizleştirdiğinizi düşünür birileri onların birikimlerini, deneyimlerini, sözcüklerini. Bir şey yapmadık sadece güldük… Affedin ağabeyler/ablalar, çünkü benim kuşağım sizin birikim diye teskin ettiğiniz her şeyden tiksindi.  Ve biz gerçekten bunun devrim olduğuna inanmadık, ama siz o birikiminizle bir “süresiz” grev kararı alamadınız! Cenazelerde en öndeydiniz, öylesine korkak ve çaresizdiniz çünkü. Bırakın her şeyi bir yana, yani içimizdeki şanslı olan küçük burjuvaları bir kenara bırakın, ben hayatımda hiç gülmemiş, ama o an gülen yüzleri gördüm. İdeolojilerin içine edeyim dedim o zaman… Bir yerlerime yapışıp kalmış, altından kalkamadığım “izm”ler, beni örseleyen onlarmış dedim. Değersizleştiresim var, üzgünüm… Biz düşmanı tanıyoruz, ama kendimizin yarattıklarını bilmiyoruz…

Bayraklar hep yalan söyler… Ve o karanfiller bir bayrak kadar kırmızıydı…

Bir liste uzayıp gider… Oldukça şizofrenik olan bu listede herkese yer vardır. Bir yandan devletin aygıtlarıyla birileri öldürülür, diğer yandan öldürülmüşlerin gününü anmak gerekiyordur, öteden bir kutlama yürüyüşü yükselir, çadırlar dolar ve boşalır, parkları insanlar doldurur, başbakan konuşur, sonra biz konuşuruz o dinlemez, sonra birçok şehirden yeni ölüm haberleri gelir, sesler duyarız, sadece sesler… Biri diğerinden daha az mı daha çok mu önemlidir bilmiyorum, bu sorunun cevabını da tehlikeli buluyorum. Ya da birilerinin kalkıp yaşananlara dair birbirini tekrarlayan ve aslında ne kadar düşündüklerini de “vaziyetlerinden” çıkarabileceğiniz yorumları doğar. Çoğulculuk adı altında “tektipleştiren”, özgürlük kavramı altında “muğlaklaştıran”, hareket adı altında “yalnızlaştıran” bir liste… O kadar eminizdir ki dillendirdiğimiz kavramların varlığından, yeni bir söyleme biçimine hiçbir şekilde ihtiyaç yoktur.

Biz renkleri unuttuk, birbirinden ayrılan yolların bir anlamının olduğunu, birçok sesin “herhangi bir kimlik çatısı altında olmadan” ses olduğu için değerli olduğunu… Devlet unutuyor derken, unutan bizdik… Hatırlatmalarla kafayı yedik/yedirdik. Listeler halinde hatırlattık birbirimize, hatırlattığınız her şey bir bilinç halesi yaratmaktan ziyade, ne kadar yaralı olduğumuzun defalarca altını çiziyordu. Susan Sontag’ın şu cümlesi değerliydi; belki de hatırlamaktan ziyade, anlamak daha önemlidir…

Çünkü inandığınız doğrusal zaman ve coğrafya bilginiz sizi buna itiyordu. Diğer taraftan şenlikler yaşanıyordu; o şenliklerin bazıları da bir o kadar korkaktı ki, mizahın içinden belli bir yere kadar geçebiliyor ve hayatta ne yaşanırsa yaşansın, hangi katliam, hangi zulüm olursa olsun hep aynı ve hep aynı sözcüklerle hatırlatıyorlardı. Birbirine bağlı cümleler alkışlanıyor, parçalanmış sözcükler deli saçması ya da fazla bulunarak alaşağı ediliyordu. Öyle bir süreçti ki, unuttuğumuz renkler yüzünden, kırmızının kırmızılığı her yere nüfus ediyordu… Bir intiharın kıymetini unutturuyordu sizin kırmızılarınız, hayatımda kırmızı renginden nefret ettiğim kadar başka hiçbir renkten nefret etmedim.

Bir diğer durum ise mekanın zaten “devrim” yapılacak ya da “halkı kucaklayabilecek” bir yer olmamış olmasıydı. Öylesine çirkin bir parktı Gezi benim için. Bir yükselti içine inşa edilmiş, açık bir alanı olmayan, sadece örseleyen bir park… Tıpkı Fransız Devrimi sırasında Paris’in kurulumunun devrime namüsait olması gibi… Mesele Gezi’nin içindeki başka bir geziydi. Ve çok güzeldi, çünkü bir ihtimalin, yani ihtimalin kendisinin bir “devrim” olabileceğini hatırlatıyordu.

Başka “korku” uyandıran dış sesler de vardı; Çağdaş Türk Gençleri aynı kırmızıyla beni “düşünmeye” çağırıyordu… Babalarının sözlerinden çıkamamış çocuklar düşünemez, bunu düşünün ve bol bol şiir okuyun; düşünceyle kurulamayacak öylesi düşler var…

Ben dünyanın kurulumuna inanmaya gelmedim… Düşünmenin kendisi bir eylem olmadı benim için. Çünkü ne düşünceyi ne de eylemi birbirinden ayırabilecek zihinsel farkındalıkta, kalıpta, şahsiyette biri oldum. Bayraklar, uluslar ve tarihe inanmıyorum, çünkü onlar sadece bekçilik yaptılar. İnandığım tek şey, kendi kuşağımın yücelttiği “saçmalıklar”… Bir şeyi öğretiyor bana bu saçmalıklar; deneyimin biçimsizliğini… Ve bu biçimsizlikte her şeye saygı duyuluyor.. Ölüler öldüklerini biliyorlar bu biçimsizlikte, ama haklarının aranacaklarını da; bir devrim olmadığını biliyor bu ihtimal ama bir gün asıl sorunun nereden doğacağını da… Ve başlıyoruz, sadece başlıyoruz… Bir gün neo-liberalizm bu “saçmalığa” dayanamayacak… Mücadeleye devam edelim, ama lütfen mücadeleyi tanımlamayalım… Böylesi daha güzel, inanın… Sevişilesi… Düşman bundan çok korkuyor…



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: