Bir Gün Sizin Mahallenin De Parkında; “Gezerken…”

Mehmet K. Özel

olaylar daha sıcakken, taptazeyken ve siz de tam da içinde, ortasındayken, onlar hakkında sanatsal bir şeyler üretmek hiç kolay olmasa gerek. fazlasıyla duygusal olunabilinir, uzaktan bakılamayabilinir, mesafe alınamayabilinir; yüzeysel kalabilir söyledikleriniz, yazdıklarınız, çizdikleriniz, yaptıklarınız; ya da derdinizi istediğiniz derinlikte anlatamayabilirsiniz, demlenmemiş olabilir yeterince.

tabii bu söylediklerim oldukça akademik, soğuk, güvenlikli, mesafeli bir bakış açısı; belki de sıcağı tam da ateşin içindeyken anlatabilirsiniz.

haziran başında, gezi direnişi daha sımsıcakken, bir çağrı üzerine dört oyun yazarı birer kısa oyun yazıyorlar. anlatıldığına göre; bir araya gelmişler, birlikte yazmışlar; geceden sabaha çıkmış metinler.

her biri birer monolog olan bu dört metin gezi direnişini dört perspektiften dile getiriyor; yazarları üretimlerinden tanıyorsanız, kolayca tahmin edebileceğiniz üzere, olağandışı perspektiflerden! sırasıyla; protesto olaylarına pek katılmayan 30’lu yaşlarında bir erkeğin, bir sokak köpeğinin, 1977 mitinginden bir solcunun ve bir tomanın perspektifinden.

30’larını süren kendi yaştaşlarının penceresinden, hayatın her yönüne dair dertlerini ortaya seren “parti” oyununun yazarı, yönetmeni ve oyuncusu cem uslu’nun 30’lu yaşlarını süren apolitik bir genci konu etmesini tutarlı buldum..

yazdığı ve oynadığı “disko 5 no’lu”daki karakterlerden birinin de bir köpek olduğunu hatırladığımda, mirza metin’in olaylara yine bir köpeğin perspektifinden bakmış olması hoşuma gitti..

her daim, çıplak gerçeklerin satır aralarında saklı şiirselliği felsefi tarafı da güçlü metinlerine yedirmiş olan özen yula’nın, biraz da yaşı gereği olsa gerek 1977 ile 2013 arasında bağlantı kurarak mekan üzerinden zamansal ve anlamsal bir derinlik yakalamış olmasını çok sevdim..

işlerinin çoğunda ele aldığı temalara farklı bakabilen, seyircileri olduğu kadar temaları da ters köşeye yatırmakta ustalaşmış yiğit sertdemir’in, “karşı” taraftan ve “cansız” bir objeyi konuşturmasından, hele de o eril objeyi dişileştirmesinden çok keyif aldım.

yeşim özoy-gülan’ın yönettiği “iz”le tanıdığım serkan altıntaş, cem uslu’nun orta yaşa merdiven dayamış apolitik gencinin zaman zaman heyecanlanan zaman zaman naifleşen, “32 yaşındayım ve ilk kez kazanıyorum”, “ilk aşkımızı nasıl unutmayacaksak bu günleri de unutmayacağız” gibi sözleriyle akılda yer eden monoloğuna içerden ve samimi bir yorumla hayat verdi.

reha erdem’in “kosmos”undan tanıdığım sermet yeşil’in, o filmde de ilişki kurma konusunda yabancısı olmadığı hayvan dostlarımızdan, bu sefer bir sokak köpeğini canlandırışı benzersizdi. yeşil, mirza metin’in mizahi dozu yüksek olduğu kadar oyuncaklı da olan metninin olanaklarını sonuna kadar kullandı.

erdem akakçe, özen yula’nın metnini biraz temposunu düşürerek yorumladı sanki. ya da belki de; sermet yeşil’in bedenini, sesini ve mimiğini büyük bir ustalıkla kullanan dışavurumcu oyunculuk gösterisinden sonra erdem akakçe’nin fazlasıyla sadeliğiydi yakalayamayan beni.

kırmızı elbisesi içinde sevinç erbulak ise; gerek iktidar, güç ve şiddet ile özdeşleşmiş olmasından gerekse de içindeki suyu “fışkırtma”sından dolayı eril bir figür olan toma’ya, bir kadın olarak, hem de gezi direnişi’nin simgesi olmuş iki kadın (toma’nın önünde fışkırtılan suya direnen kadın ve polisin sıktığı biber gazına direnen kadın) imgesiyle bileştirerek; duyarlı, nüanslı ve doğal bir oyunculukla, hatta neredeyse “oynamıyormuş gibi” bir doğallıkla can verdi. o kadar ki, erbulak’ın toma’yı sempatikleştirdiğini bile söyleyebilirim; oyun sonunda gidip toma’yı kucaklamak, bizlere yaptıklarından dolayı onu teskin etmek geldi içimden..

“gezerken”e tanık olmak için 8 haziran’da gezi’deydim, ancak öncesindeki forum uzun sürünce, ertelendi. aynı saatlerde galatasaray meydanı’ndan başlayacak mimarlar odası yürüyüşüne katılacağımdan gezi’yi “gezerken”i izleyemeden terk ettim. yaklaşık iki saat sonra mimarlar odası kortejiyle taksim’e ulaşıp, merdivenlerde bildiri okunduktan sonra, parkın içine yeniden girdiğimde şebnem sönmez sahnedeydi; o ara başka şeyler ön plana çıktı ve “gezerken”i yakaladığım anından itibaren de izleme imkanım olmadı.

bir yandan da sevindim aslında “gezerken”i izleyemediğime, çünkü gezi’nin sahnesi parkın mevcut mimari şartları ve ulaşılacak kitlenin büyüklüğü nedeniyle, ister istemez, bir insan boyu yukardaydı, boyutlarıyla tanımlıydı, dikdörtgendi; gezi direnişi’nin ruhu ve ortamı kesinlikle olmasa da, maalesef sahnesi mimari olarak “otoriter”di.

“gezerken”i 4 ağustos’ta beşiktaş abbasağa parkı’nda kaçırdım, 12 ağustos’ta kadıköy yoğurtçu parkı’nda yakaladım, ve pek mutlu oldum; ağaçların altında, toprağın üzerine oturarak, oyuncuların etrafını sararak ve onlarla hemzemin olarak izlemek “gezerken”in ruhuna da, gezi direnişi’nin ruhuna da daha uygundu.

o akşam, hepimizin üzerini örten ağaç dallarının tam oyuncuların bulunduğu noktada seyrekleşmesiyle görünür olan gökyüzündeki yeni ay da atmosferin tamamlayıcısıydı; buraların kültürüne göre eril “ay dede”, dünyadaki diğer bir çok kültüre göre dişi “ay kızı” da bizi izliyordu.

“gezerken” istanbul’daki gezi’sine 21 ağustos’ta beylikdüzü çamlık parkı’yla devam edecekmiş.

onlar nasıl olsa bir gün sizin mahallenin de parkında gezecekler, ama siz beklemeyin; gidin bir an önce onlara katılın; tavsiye ederim..

Danzon



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: