Ali ile Ramazan’ın Sahnelenmesine Dair

Artunç Yavuz

Geçtiğimiz haftalarda Perihan Mağden’in romanından uyarlanan ve aynı adla sahneye taşınan Ali ile Ramazan seyirciyle buluştu. Bilindiği üzere Mağden romanında, “ÇARPIK GECE:2 ÖLÜ” başlığıyla küçücük bir kutuya sıkıştırılan üçüncü sayfa haberinden yola çıkmıştı. Haberi yapılan kişiler yetimhanede büyüyen iki erkek. Bu iki erkek üstüne üstlük birbirlerine aşıklar ve gel gör ki bu aşk onların modadan, giyimden, müzikten ‘anlayıp’, skinny jeanler içerisinde en şık clubları fırdöndü gezmelerine elvermiyor. Bir imge olarak örtüştüremediğimiz tinerci çocuk, yetimhanede büyüyen çocuk ve eşcinsel çocuğun aynı bedende buluşabilmesinin mucizevî bir olay olmadığını, kamusal alanda kriz çıkartacak tezahürlerin görünmez alanlarda, en azından ölene değin, yaşatılabildiğini gösteriyor.

Oyun alanına girdiğinizde akış içerisinde üç parçalı anlatıma uygun olarak kullanılan bir dekor sizi karşılıyor. Bu parçalı dekor oyun kişilerinin mekânları olarak işlevleniyor aynı zamanda. Yerde somyasız iki kişilik bir şilte ve etrafa dağıtılmış beyaz poşetler Ali ile Ramazan’a ait. Orta sınıf bir genç odası ve bir kafede bulunan masa sandalyeler sahne üzerinde en çok göze çarpan öğeler. Ali ile Ramazan’ın romanını okuyarak bir kısa film çekmeye karar veren Rüzgâr ve onun annesine ait bu bölüm. Daha şık bir elbise askısı yetimhane müdürü ve ‘kart zampara’ karakterin yatak odasına ait ve ağırlığı plan içerisinde daha az. Bunların dışında bir de bütün mekânı kullanan anlatıcı karakter olarak öğretim görevlisi var. Onun parçaları birleştirdiği gibi perde olarak tepeden sarkan boş kâğıtlar da karakterleri aynı çatı altında buluşturuyor. Bu üç parçalı yapı, gerek sahne gerek metin üzerinde Ali ile Ramazan’ın ön plana çıkmasına olanak sunmuyor ve atmosfer kurulumu daha çok oyunculuk performansına bırakılıyor, dolayısıyla da diğer parçalarla yaratılan atmosfere göre eksiltilmiş görünüyor. Örneğin market poşetlerinin tinerciliği imleyen unsurlar olarak akış boyunca oradan oraya salınması, tinerciliğin gündelik şehir hayatında, sokakta yarattığı kırılma gibi güçlü bir etki oluşturmuyor. Oyuncuların beden kullanımlarını da bu bağlamda güçlendirmeleri gerektiği söylenebilir.  Oyunculuk performanslarından bahsetmek gerekirse, tecrübeli oyuncular Güler Karaman ve Metin Göksel oyundaki seyir zevkini artırıyorlar. Güler Karaman’ın anne karakteri, anonimleşen bir annelik performansına empati kurdurmayı başarıyor. Ali, Ramazan ve Rüzgâr’ı oynayan oyuncular Fatih Gençkal, Nadir Sönmez ve İbrahim Halaçoğlu ise metne uygun yalın bir üslup kullanmakta başarılılar ve bu da oyun bütünlüğüne hizmet ediyor.

Ali ile Ramazan adlı bir oyuna çağrılmak ister istemez romanın ağırlıkta olacağı bir metinle karşılaşma beklentisini doğuruyor. Fakat en az roman metni kadar yazarlarının tercihleriyle şekillenen bir metnin de sahnelendiğini görüyoruz ve bu denge belki de gözden geçirilmeli. Bunun dışında, metin ve sahne üstü uyarlaması tercihlerini oyun bütünlüğü içerisinde ele almaya çalışacağım. Ali ile Ramazan’ın hikâyesi romanda da olduğu üzere sahne üzerinde oldukça ‘karanlık’ işleniyor. Gerek ışık kullanımı gerek oyuncuların iç aksiyonlarıyla gerçekleşen bu karanlık belki de Rüzgâr’ın hikâyesi paralelinde izlendiğinde eksik bile kalmış sayılabilir. Rüzgâr başlangıçta oyun alanının da fazlasıyla yakınında yaşayan ve sınıfsal olarak da Ali ve Ramazan’a göre oldukça avantajlı bir konuma sahip: Kurtuluş’ta oturuyor, Bilgi’de okuyor, Klemuri’de yemek yiyor, Gezi eylemlerinin videosunu çekiyor ve filmi LGBT onur haftasında gösteriliyor. Metafiction yani üstkurmaca tekniğinin temel alındığı bir kurgu içerisinde anlatının bilinçli ve sistemli olarak ‘kurmaca’ olduğuna dikkat çekilirken seyirciye bir anda fazlasıyla gerçek ve güncel öğelerden oluşturulmuş bir karakter sunuluyor ve hem bu kurgu içerisinde bu karakterin diğer karakterlerden ayrışması hem de bu güncel öğelerin diğer anonim öğelerden ayrışması, Rüzgâr karakterinin prototip bir karakter olarak izlenmesine sebep oluyor.

Aydınlık başlayan Rüzgâr’ın hikâyesi gitgide karanlığın içine sürükleniyor ve bu da daha çok gay kulüplerin yarattığı atmosfer üzerinden gösteriliyor. ‘Kart zamparalar’, seks arzusunun ‘bayağı’lığı sahne üzerinde James Baldwin’in Giovanni’nin Odası’nda kurduğu gece hayatının karanlığını anımsatıyor. Giovanni’nin Odası’nda gece hayatıyla özdeşleştirilen karanlık, karakterlerin öncesi ve sonrasını bağlayan temel bir çatışma yaratıyor. Bunun yanısıra Giovanni’nin Odası’nda en az Ali ile Ramazan’ın aşkında olduğu kadar ana karakterlerinin yaşadığı bir ‘imkânsızlık’ söz konusu, fakat bu durum Rüzgâr’ın olanaklarla dolu hayatı içerisinde ete kemiğe bürünmüyor. Ali ile Ramazan’ın hikâyesinin günümüz şehir hayatındaki bir başka veçhesi şeklinde yorumlanan Rüzgâr’ın başına gelen olay herhangi bir gece kulübünde yaşanabileceği için, Ali ile Ramazan’ın hikâyesiyle kurulmak istenen bağlantı eksik kalıyor. Bu olayın hikâyenin orta yerinde gerçekleşmesi, oyuna karşı merakımızı azaltıyor ve bu yüzdendir ki oyun temposu ilk yarıdan sonra artması gerekirken düşüyor. Tabii bunun sebebi ana karakterlerin sonunu kurgunun başında ya da sonunda değil, ortasında görmüş olmamız da olabilir.

Yine de Ali ile Ramazan edebiyat uyarlamasına dayanan bir tiyatro çalışması olması, erkekler arasındaki aşkı ve mekânları sahne üzerinden tartıştırması bağlamında oldukça değerli. Bu gibi oyunlar izlendikçe ve izleyiciler olarak tartıştıkça daha iyilerini görmememiz için hiçbir sebep yok. Bu yüzden Ali ile Ramazan’ı izleyiniz derim.

Yorum


işlemi tamamlayınız: