Bahar Temiz ile Söyleşi

Fotoğraf: Toygun Alioğlu

Mimesis Söyleşi / Bahar Temiz ile Eylül ayında Fransız Kültür Merkezi’nde icra ettiği solo projesi “1+” ve son dönem çalışmaları üzerine konuştuk. Keyifli okumalar…

Bu aralar neler yapıyorsun?

Ekim-Kasım yoğun bir döneme girdim. 2012’den beri Superamas adli bir topluluk ile “Theatre”ın turnesindeyiz. Bol bol dans ettiğimiz, 3D teknolojisi ile hazırlanmış görüntüler eşliğinde rolden role büründüğümüz bir eser. 65 dakika içinde oryantal dansçı, Salome operasında bir balerin, başörtülü Türkiye Başbakanı ve su balerini oluyorum. Eğlenceli, bol kostümlü, sahnede olduğu kadar sahne arkası da dopdolu bir oyun. Turne devam ederken, hafta içi de “Positions” için Ivana Muller ile provadayız. Superamas’ın medyatik temsilinden Ivana’nın minimalist ve kavramsal yaklaşımına adım atmak heyecan verici. Ivana ile her detay bütünü değiştirirken, Superamas ile aksesuarlar, müzik, video ile çevriliyiz. Ritim, mekân kullanımları ve estetik bakış açıları birbirinden bu kadar farklı projeleri deneyimlemek gerçekten ilginç.

Sanırım uzun bir aradan sonra İstanbul seyircisi ile 1+ performansınla buluştun? Performanslar senin için nasıl geçti?

Evet, bu solo projeyi İstanbul’da 2011 Ağustos’unda Yıldız Teknik Üniversitesi’nin stüdyolarında açık prova olarak göstermiştim. “1+”, Viyana’da Nisan 2011’deki ilk gösteriminden, İstanbul’a, Utrecht’e ve Brüksel’e gitti. Hepsi birbirinden bambaşka versiyonlardı. Minimal projelerde her detay, en ufak değişiklik bütünü öyle değiştiriyor ki, sanki hiç bitmeyecek bir yolculuk gibiydi. Fransız Kültür’deki gösteriler üç senedir aralıklarla devam eden bir çalışmanın son şeklini alması ve kafamdaki açık kapıların kapanması adına benim için önemliydi. Beklediğimizden çok daha yoğun bir ilgiyle karşılaştık. Durağan ve minimal bir projenin seyirci tarafından böyle cömertçe karşılanması beni hem çok sevindirdi, hem de İstanbul’da çalışmanın motive edici yanlarını keşfetmemi sağladı.

1+’nın oluşum sürecinden bahsedebilir misin?

1+, 2011 yılında Viyana’da Tanzquartier’nin iki aylık araştırma bursunu almam ile başladı. Başvuruda sunduğum proje daha önce yaptığım bir grup projesini solo haline getirmek ve “solo” performans dediğimiz temsil şeklinin tanımı ile ilgili bir sorgulama getirmekti. Amacım grup projesinin tek bir kişi tarafından icra edildiği bir grup projesi yaratmaktı. Çalışma, Noémie Solomon ile bir haftalık bir atölye ile başladı. Bu süreç projeye yön vermek için çok belirleyici oldu; önümde önceden öngöremediğim metotlar belirdi: Boşluktan, yani mekândan hareket etmek. Projeyi iki ayımı geçirdiğim stüdyoda gösterme olanağı buldum. Mekânı gözlemleme ve dönüştürmenin projenin bel kemiği olduğunu da bu sayede kavradım. Utrecht’teki gösteri(min)de mekânda geçirebileceğim iki saatin 1 saatini boş alanın videosunu çekmekle geçirdim. İzleyicilerden birinin videonun mekânı daha iyi görmesini sağladığını söylemesi doğru yolda olduğumu hissettirdi. Bu noktadan sonra yüzleşmem gereken gerçek, bu projenin tüm aksesuarlarından ve benim bir performansçı olarak dans etme arzumdan arınıp sadeliğe ve durağanlığa yönelmesi gerektiğiydi. Bu gerekliliği kavramsal boyutta kabul etsem de, bir gösteri olarak yeterliliğine inanmam uzun zamanımı aldı.

Eserin mekânla ve orada var olmayan kişilerle olan ilişkiselliğine dair araştırdıkları var sanırım. Bu araştırma, hala devam eden, değişen ve dönüşen bir araştırma mı? Yoksa belli bir araştırma sürecinin entellektüel ve artistik verilerinin izleyici ile paylaşıldığı bir eser mi? Dönüşen noktalar varsa bunları paylaşabilir misin?

Hedefim var olmayan kişileri betimlemeye çalışmaktansa mekânın şu an görünür olan kişi kadar görünür kılınmasıydı. Her mekân beraberinde yeni olasılıklar ve birtakım imkânsızlıklar getiriyor. Prensipleri koruyarak mekânın sunduklarını en verimli şekilde değerlendirebilmeye, vücudu tasarladığım kadar mekânı da tasarlamaya çalışıyorum. Benim için en değişmez özellikler, mekânın beyaz ve seyirci ile aynı yükseklikte olması. Özellikle ilk bolümde seyirciyi, yapmayarak görmeye davet ettiğim bir bedensellik içerisindeyim. Galeri ve müze beyazlığı projenin minimal ve seyirsel özelliğini destekliyor. Her an, her detay benim için bir imgeye ya da sinematografik bir ana tekabül ediyor. Dekorlarından, konularından, muhitlerinden koparılmış öğeleri bir sergiyi gezer gibi geziyoruz. Bunları izleyebilmek, kendi çağrışımlarını sunulan imgelere ekleyebilmek için gerekli zamanı, mesafeyi ve çerçeveyi muhtemelen beyaz mekânlar olan galeri ve müzeler daha iyi veriyor. Bu veriler hiçbir zaman seyirci ile paylaşılmıyor; hiçbir açık anlatım yok. Kamera ve montajın sunduğu imkânların koreografiye getirdiği bakış açısı çok ilgimi çekiyor. (Loïc Touzé ve Latifa Laabissi’nin “Love” adli eseri sanırım benim için en büyük esin kaynağıydı.) Bunun için de bir bolümü tepeden çekim ile ilgili fiziksel olarak neler yapabileceğimi araştırdım. Fakat bu veriler program ve broşür dahil olmak üzere hiçbir şekilde sözlü olarak paylaşılmıyor. Seyirci, gördüğü ile baş başa ve istediğini görmekte özgür. Kimisi hiçbir şey anlamamaktan ya da bir mesaj alamamaktan şikâyetçi oluyor, kimisi ise açıklayamadığı estetik bir haz alıyor. Böyle formel bir iş üzerine seyirci ile sohbet etmek çok ilginç oluyor. İsteyenler için açıklamalar var ama bir anlamaya ya da mesaja götüren hazır bir tarif yok. Her birey kendi “değişen ve dönüşen” araştırmasını yaparken ben sadece orada olmaya, bir tür aracı-vücut olmaya çalışıyorum.

Eseri Fransız Kültür Merkezi için hazırlarken nasıl bir süreç geçirdin? O mekânın işe getirdiği öneriler oldu mu?

İlk olarak mekânda çalışmamı ve gerekli desteği sağladıkları için tüm ekibe çok teşekkür ederim. Mekânda 20 güne yakın çalışma olanağı buldum. Bazen bir şeyler deniyordum fakat yaptığım çoğunlukla sadece orada olmaktı. Bu “orada oluş”, ilginç bir şekilde Viyana’da geçirdiğim, kapanmadan mekânı terk etmeme halinden epey uzaktı. Aydın Bey’in, bir gün gelip istediğim floresan lambaların yan bahçede çöp olarak atıldıklarını, ilgilenip ilgilenmediğimi sorması ya da Viyana’da duvara çivilediğimiz sandalyeyi sadece lambalardan birine asarak yerleştirmek gibi basit çözümler sadece orada bulunmakla edinilebilirdi. Projeksiyonu duvara yansıtamamak bir problem olmaktan çıkıp yan duvara yansıtıldığında mekâna yepyeni bir doku getirdi.

 

 image003

Fransız Kültür Merkezi, İstanbul, eylül 2013

 image005

Tanzquartier, Viyana, Nisan 2011

Farklı sanatçılarla çalışan kolektif işlerde de yer alan bir sanatçı olarak solo eser üretimi ile kolektif yaratıma dair fikirlerini paylaşmak ister misin?

Söyleyeceğim muhtemelen çok bariz bir şey fakat insan başkaları ile çalışırken iş ile arasına, yalnız çalışmasına oranla daha büyük bir mesafe koyuyor. Bu mesafenin daha sağlıklı olduğunu, yaptığımız şeyin yaratıcılıkla ilgisi de olsa varoluşumuzun tanımı olmadığını, sadece bir iş olduğunu unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Kendi projeniz için çalışırken sınırlar ne yazık ki belirsizleşiyor. Mümkün olduğunca insanları davet edip görüşlerini almak ve projenin sanatsal duruşunuzun tarihsel bir resmi değil, anlık bir fotoğrafı olduğunu akılda tutmakta yarar var. Ne şanslıyım ki, bana bu gerçekleri her unuttuğumda hatırlatan, fikrine çok güvendiğim bir dostum var. Teşekkürler Toygun Alioğlu!

Avrupa’da üreten bir sanatçı olarak, Kıta Avrupa’sında çağdaş dans ve performans sanatları alanlarının neoliberal politikalarla ilişkisini nasıl değerlendiriyorsun? Bu soruyu, bütçe kısıtlamalarından, performans sanatçılarının koreograflarla kurdukları ilişkiye, fonların dağılımına kadar geniş bir yelpazede düşünebilirsin.

Tüm dünyada kriz(ler)den bahsedip duruyoruz. Ben, tüm dünya gibi bizim küçük (sanat) dünyamızın da bir dönüşüm içinde olduğu görüşündeyim. Kıtlık olgusundan çok, bu fikir ile kurduğumuz ilişkiyi gözlemlemek bana daha yapıcı geliyor.

Fransa’daki sanatçı dostlarınla İstanbul üzerine konuştuğunuz oluyor mu? İstanbul’un çağdaş sanat piyasaları ve tartışmaları üzerindeki yerini nasıl görüyorsun?

Tabii ki. İstanbul artık herkesin iştahını kabartan bir şehir… Herkes buraya davet edilmek, bu dokuyu hissetmek istiyor. İdans Avrupa’da kesinlikle İstanbul’u çok iyi tanıtan bir festival oldu. İstanbul seyircisi için de çok güzel bir açılımdı.

Gezi süreciyle ayyuka çıkan ve kitleselleşen muhalif ve yaratıcı dillerin, varoluşların, temsil biçimlerinin Türkiye sanatına etkileri üzerine gözlemlerin ya da öngörülerin var mı?

Hala devam eden bir hareket hakkında öngörüde bulunmak zor… Erdem’in yaptığı protesto çok güzel bir ana denk geldi ve insanlar bunu sahiplendi. Gücünü sadeliğinden alıyordu. Sade ve samimi eylemlerin her zaman destek bulacaklarına inanıyorum. Kitle ya da muhalif olmamıza gerek bile yok. Sadece buradayız demek; basitçe ve sadece burada olmak yeterli. Gözlemlediğim kadarıyla, daha fazlasını söylemeye çalışmak bu eylemlerin gücünü, kendiliğindenliklerini, ne yazık ki kaybettiriyor.

Zaman ayırdığın için çok teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

Gizem Aksu / Mimesis

Yorum


işlemi tamamlayınız: