Ölümle Sıvanmış Bir Tutku ya da Aktör Kean

Pınar Çekirge – Yavuz Pak

Drury Lane Kraliyet Tiyatrosu’nda bir soyunma odası. Tülümsü eflatun bir ışık düşmüş duvara. Belli belirsiz bir küf kokusu… Ölüme bir adım daha…

Başka bir hayat mümkün olabilirdi aslında Edmund Kean için, ama o başka bir yaşamın peşinden gitmek yerine, sadece yüreğinin, hırslarının sesini dinledi. Ruhuna sıvanmıştı o hırs. Büyümek, tek olmak. İçini kavuran susuzluğu bir yerlerde dindirmeye mecburdu. Uykuları kesik, huzursuzdu nicedir. Yükselişi ve düşüşü görmüştü. Bir isyan uç veriyordu yüreğinde hep. İnci grisi bir gölge indi saçlarına. Ürperdi. Sınırsız bir hiçliğe yazgılandığını anlamıştı sonunda.

Hayatına karşılık oynadığı kumarın sonu belliydi. Kısılmış gözkapaklarının aralığından görülen gözleri ıslaktı. Bir cehennem oyuğunun eşiğindeydi Aktör Kean.  Atinalı Timon’duo. Hamlet. Machbeth, Coriolanus,  III.Richard ve Shylock’du. İçinde onlarca kimlik gömülüydü bir zamanlar. Ve hepsini dünyaya getirmişti acılar çekerek. Özseverdi. Bencildi. Hep itilmiş, engellenmişti. Artık Arlekino rollerine dönemezdi. “Dükalık değil, krallık istiyordu.” İngiliz sahnesinin tek hükümdarı olacaktı. Oldu da. Kırk yamalı ceketi sırtına geçiren soytarı ötelerde kalmıştı. Kalması gerekiyordu. Bir zamanlar Shakespeare oyunları yasaklanmıştı Aktör Kean’e… Sadece Arlekino olacaktı… Arlekino’yu yaşar kılacaktı sahnede.

Büyük bedeller ödedi. Açlıkla, ölümle, tefecilerle, işsizlikle, perişanlıkla sınandı. Ama o taht üzerindeki iddiasından hiç vazgeçmedi. Kazandı. Ya da kazandığı an kaybetti o iktidar savaşını. (İnanılmazı oldurmak bu kadar olurdu yani.) Mcready karşısında titredi sadece. Bu zorlu rekabete dayanamazdı. Onunla aynı sahnede olmaktansa, prangalara vurulmaya, sürgüne gönderilmeye bile razıydı. Hayır, kimseyle paylaşamazdı yerini. Kıskançlık ve yaşlanma kaygısını belli etmemeye çalışarak yavaşça eleme akıyordu. Kanayan bir acı vardı anılarında. Zaaflarına tutsaktı. Zaman, bir vakitler yaşar kıldığı kahramanlarla besleniyordu hiç durmadan. Aslında Hamlet, Atinalı Timon hepsi, birbirinden değişik ve bir o kadar aynı olan kendisiydi.

Her şeyin birbirine karıştığı çok uzak uç noktalara varmıştı. Başka kimliklere, başka bir şuana aitti. Karmakarışıktı. Hayatın bilinmez bir girintisinde saklı kalmıştı, ruhunu sattığı o dakikalar. Ağır ağır can çekişiyordu, cinnet ele geçirmişti Kean’i. An be an o acı. Bir sonun gölgesindeydi. Ya da bir başlanıcgın. Ölüm korkusunu ölümle yenmekti bu !

Sahiciliğin uçsuz bucaksızlığını zorlayan oyunculuğuyla Shakespeare’in beş kahramanını peşi sıra canlandırırken, Aktör Kean karakterinde bir kez daha dorukta performansıyla, Türk Tiyatrosu’nun gelmiş geçmiş, en iyi aktörlerinden bir olduğunu kanıtlıyor Eraslan Sağlam. Bazı roller vardır ki sanatçıyı anıtlaştırır. Aktör Kean ve Eraslan Sağlam böylesi bir bütünleşmeyi var etmiş. Sanki bir sarmal içindeler. Kim hangisi belli değil sahnede. Müthiş bir doku uyuşması. Harikulade bir uyum. Aktör Kean, kuşkusuz seneler sonra yeniden sahnelendiğinde, Eraslan Sağlam’ın yorumuyla hatırlanacak ve kıyaslanacak. İşte, bir aktörün ustalık beratı, yarınlara kalışı bu olsa gerek.

15080

Eraslan Sağlam’ın muhteşem oyunculuğuyla sahnelenen Aktör Kean oyunu, tiyatro tarihinin ilk “süperstarlarından” birinin hikâyesini konu alıyor.  19. yüzyılda, yıllarca ekmek parası uğruna küçük tiyatrolarda Arlekino gibi basit güldürü tiplerini canlandırdıktan sonra, Londra’da “Venedik Taciri”ndeki Shylock ve sonra “Othello”da oynuyor ve yıldızı parlıyor. Shakespeare’in “Hamlet”, “Macbeth”, “Venedik Taciri”, “III. Richard”, “Coriolanus”, “Atinali Timon”, “Kral Lear” gibi oyunlarını o  dönemin klasik yorumunun dışında, coşkulu bir doğallıkla ve büyük bir tutkuyla oynayarak şöhrete kavuşuyor. Edmund Kean, hızla şöhret basamaklarını tırmanarak Avrupa’nın en ünlü oyuncusu oluyor ve döneminin “süperstarlığına” terfi ediyor. Öyle ki, Victor Hugo Kean’den etkilenerek oyunlar kaleme alıyor; ABD’ye turneler düzenliyor. Tiyatro dünyası Kean ile yatıp Kean ile kalkıyor adeta. Ancak, yükseliş ve süperstarlık makamı beraberinde Kean’in sadece sanatının değil, tüm yaşantısının iğdiş edilmesini getiriyor. Alkol, kadınlarla ilişkileri, ihtirasları, kaprisleri, nevrotik yalpalamaları, şizofrenik savruluşları ile şöhretin bedelini ödeyerek düşüşe geçiyor. Belleğindeki çürüme hem yaşamını hem sanatını altüst ediyor kısa zamanda. 1833 yılında, kendisini şöhret yapan Othello’yu oynarken, henüz 46 yaşında hayata gözlerini yumuyor.

Ölümünden sonra da merhum süperstar Kean sanatından ziyade kişiliği ve “süperstar kimliği” üzerinden konuşulmaya devam ediyor asırlarca. Hakkında yazılan sayısız makale ve biyografinin yanısıra, Alexandre Dumas, 1836’da “Aktör Kean” adlı bir oyun yazarken Fransız filozof Jean Paul Sartre 1953 yılında “Kean” adlı bir oyun kaleme alıyor. Eraslan Sağlam’dan izlediğimiz Aktör Kean ise, Kean yorumlarının en yeni versiyonlarından biri ve yazarı Raymund Fitz Simons.

STAR SİSTEMİNİN KURBANI OLARAK AKTÖR KEAN

“Ancak güneşlenirken gölgeme bakıp eğlenebilirim” (*)             

Bugünkü anlamıyla, tarihin bilenen ilk “süperstarı” Beethoven’dır. 27 Mart 1827’de Viyana’da düzenlenen, “ünlü” Beethoven’ın cenaze töreninine katılanların sayısı yirmi bin civarındadır – bugüne vurursanız yüzbinlere denk düşer- ve tarihin en görkemli cenaze törenlerinden biridir bu haliyle.  Oysa, tarihe en çok beste yapan dahi olarak geçen Mozart, bir toplu mezara sadece birkaç mezar kazıcısı tarafından nakledilirken tüm serveti 38 dolardır. Bir başka ünlü besteci, dahilerin hocası Haydn, hamisi Prens Esterhazi’nin malikhanesinde uşaklarla birlikte yemek yiyenbir müzisyendir. Pontorno, Monet, Gauguin, Van Gogh, Proust…Ve daha niceleri…Sanat dünyasının bu “usta” isimleri yaşadıkları dönemde ne anlaşılmışlar ne de tanınmışlardır. Beethoven’ı en az kendisi kadar ünlü bu müzisyenlerden ayırarak O’na süperstarlık yolunu açan, sanatçıları “insanüstü yeteneklere sahip” birer “deha” olarak niteleyen 19. yüzyıl “romantizmdir” Beethoven, klasisizmden romantizme geçişin simgesi olarak bugünkü anlamda ilk “şöhret” ilan edilmiştir

“Aut Sezar aut nullus” yani ya Sezar ya da hiç! İngiliz sahnesinin hükümdarı, baş oyuncusu olacaktım. O taht benimdi!”(*)                            

“Ünlü aktör Edmund Kean” de romantik akımın popülerleştirdiği ilk tiyatro starlarından biri olarak tarihe geçer. Aklı öne çıkaran klasiklerin aksine, romantikler duyguları öne çıkarırken klasik evrenselciğin yerine ulusalcılığı, güzellik/estetik kaygıların önüne de yüceliği/şöhreti koyarlar. Çok daha önceleri, Kant, “sanatın doğa gibi görünmesini sağlayan, yani her sanat için gerek duyulan “amaçlı” tasarımı, “amaçsız” hale getiren şey sanatçının üretici yetisi, dehasıdır” diyerek romatizmin tohumlarını atmıştır. Romantik akım, mutlak öznenin belirleyiciliği üzerinden, sanat yapıtını sanatçının yapıtına yansıyan dehası ile ilişkilendirir ve tümüyle sanatçının ilhamlarının ürünü olarak kutsar. Ancak, Kean ve binlerce benzeri Beethoven kadar şanslı olamayacaklardır, zira zaman içinde yaratılan starlar, sanatın özneleri olmak yerine tüketim nesneleri olarak acımasızca öğütüleceklerdir sanatı metalaştıran evrim sürecinde.

“Yükselme sevdasının Allah belâsını versin!”(*) 

Georg Lukács, burjuva romantizmi düşüncesindeki çelişkiler üzerine düşünürken şunları söyler: Kant’ın önerdiği öznel akılcılık, akılcı sistemin her zaman kısmi olma niteliğine tosluyordu: “Bu tür sistemlerde insan varoluşunun ‘nihai’ problemi, insan kavrayışıyla ölçülemeyecek bir akıldışılıkla var olmaya devam eder.” Dahası, “sistem bu ‘nihai’ sorunlara ne kadar yaklaşırsa, sistemin kısmi ve tamamlayıcı niteliği, ‘özsel’ olanı kavramadaki aczi o kadar çarpıcı biçimde açığa çıkar.”(1)

“Londra’nın bütün salonlarında en çok adı geçen iki kişi varız: Biri Napolyon Bonaparte, öbürü ben!”(*) 

Bu süreçte, sanatçı popülerleştirilirken sanat-toplum ilişkisinin veçheleri tarihsel bir dönüşüme uğramış, sanatçı ile sanat yapıtının muhatabı olan topluluk arasındaki mesafe giderek açılmış ve derin bir uçuruma dönüşmüştür. Oysa, Kean’in tutkuyla bağlı olduğu “tiyatro”, Antik Yunan’da,  halkın açıkhavada özgürce şarkı söylemesi olarak başlamıştı; teatral gösteri halk tarafından halk için yaratılmıştı ve bu nedenle tiyatroya “ditrambik şarkı” da denilebilirdi.Tiyatro herkesin özgürce katılabileceği bir kutlamaydı. “Sonra aristokrasi geldi ve ayrımlar oluşturdu: Bazı kişiler sahneye çıkacak ve sadece onlar oynayabilecekti; diğerleri ise oturdukları yerde, edilgin ve alıcı konumunda kalacaklardı; bunlar seyirci, kitle, halk olacaktı. Gösterinin egemen ideolojiyi etkili bir biçimde yansıtabilmesi için aristokrasi başka bir ayrım daha oluşturdu: Bazı oyuncular başkahraman –aristokrat- diğerleri ise –kitleyi temsil eden- koroyu oluşturacaklardı. Sonra burjuvazi geldi ve bu başkahramanları değiştirdi: Başkahramanlar ahlaki, üstyapısal değerleri temsil eden nesneler olmaktan çıktı ve çok boyutlu özneler, yeni aristokratlar olarak yine halktan kopuk,istisnai bireyler haline geldi”. (2) Nitekim, romantizmin yarattığı “star oyuncularla” tiyatroda da popülizm boy göstermişti.

“Tanrı aşkına Kean, sen cansın, cana can katarsın…Yaşam, doğa, gerçek..III.Richard yaşıyor, Kean, Richard oldu!” “Düşlediğin taç artık senin oldu, bir taç; korkusuz başların ödülü! Ürpertici görkemin nasıl da sarıyor ruhumu”(*) 

724498       

Guy Debord’a göre popülizm gösterinin hükümranlığıdır ve görüşde dışsaldır, yani benliğinden yoksun kalmaktır. Seyreden insanın hastalığı şöyle ifade edilebilir:”seyre daldıkça, daha az varolur”. (3) Platoncu mimesise bağlanabilecek bu fikir,hakikatinden ayrılarak popülizme mahkum olmayı anlatır. Neo-liberal çağın, romantizmden miras kalan popülizm ve şöhret şehveti, yıldızlar dünyasıyla sınırlı algısı, bu çağa içkin “gösteri toplumunun” sanat dünyasına damgasını vurmasını sağlar. Gösteri toplumunda yaşayanların durumu, Platon’un mağarasında zincirlenmiş tutsakların durumuyla aynıdır. Mağara görüntülerinin gerçeklik, cehaletin bilgi, yoksulluğun zenginlik ve sanatçılığın şöhret olarak kabul edildiği yerdir. Gösterinin yasası, popülizmin yarattığı starları kutsamak, metalaştırıp tüketmek ve yerine yenisi koyarak tam da kendi gerçekliğiyle özdeş olan “yanılsamayı” sonsuz biçimde yeniden üretmek üzerine kuruludur.

“Bütün oyuncuların maaşlarını indirin, benimkinden başka tabii. Ayrılacak oyuncuların yerine gelenlere daha düşük ücret verin. Yeni gelenler pek yetenekli olmasa da olur. Böylece, onların arasında daha çok parlarım….Sahnede kimse önümden geçmeyecek, ben çağırmadıkça kimse yanıma yanaşmayacak. En az on adım uzağımda duracak.“(*)

20. Yüzyıl sonlarındaki küreselleşme süreci ile 19. yüzyıldaki romantizm patlaması arasındaki bağı, geçmişi yankılayan imgeler kataloğunda bıraktıkları kesişen izler üzerinden düşünürsek, romantizmin nüksetme özelliğini ve devamlılığını görebiliriz. Metanın iktidarını, gösterinin hükümranlığını ve iktidarın pornografisini yarattığı bu süreçte, süper/megastar ikonları üzerinden süreklileştiren “starlık sistemi”, iki asırdan beri daha da çok güçlenerek hükmünü sürüyor. Sanatın bir meta, sanatçının da bir meta üreticisi olduğu kapitalist tahakküm çağında, starlık fenomeninin kendisini doğuran tarihsel çelişkinin de hâlâ çözülmediği rahatlıkla söylenebilir. Sanatçının şöhretle özdeşleşerek yüceltilmesi O’nu nevrotik bir travmaya sürükler çoğunlukla ve bu travmayı doğurmuş olan yapay bir çerçeve içinde kısır bir döngünün içine hapseder.

“Sahnedeyken neler hissettiğimi bilmek istiyorlar. Çoğu zaman dediklerini anlamıyorum bile. Sahnede beni en çok ilgilendiren…Güzel bir aktristi mıncıklamaktır”(*)

Mallarme’nin dediği gibi, “romantik savaşçı, kuşun aşk çağrısını taklit ederek çıkar yol; notaları mermi yapıp bedenine saplamak için kuşun ilgisinden alçakça yararlanır. Sanat, ruhsal bir coşku bulaşmasından fazla bir şey olmalıdır, çünkü bu bilinçsiz bir olgudur, oysa sanat baştan başa apaydınlık olmalıdır, zihnin öğle güneşi olmalıdır sanat.” (4) Oysa, güzelliğe götüren edim gerçekte şöhret yolundan geçmez. Hatta oraya hiç varmaması tercih edilir. Zira, her şöhret bir kopuştur kendinden.

“Alkışlarınızla aklımı başımdan aldınız, sarhoş ettiniz beni. Şimdi de ayık olmadığım için beni suçluyorsunuz. Önce taa doruğa çıkartıyorsunuz, sonra sakın başın dönmesin diyorsunuz. Benim ateşten bir kuş gibi göklere kanat açmamı, sizi de birlikte yükseltmemi bekliyorsunuz. Öte yandan dileğinizi beni pis bir solucan gibi yeryüzünde sürünürken görmek”(*)

Spinoza’nın meşhur savı, “gülmemek, ağlamamak ve nefret etmemek; ama anlamak” bu noktada anlam kazanıyor. Anlamak için özgür olmak gerekir, özgür olmak için de öncelikle biçimlendirilmiş, dayatılmış bilinçten kurtulmak. Kültürel hegemonyanın, metanın iktidarı ile popülizmin hükümranlığının köhnemiş bireyci retoriklerle insanlığa dayatıldığı bu karanlık çağda,” insan aklı” erozyona uğratılırken, özellikle de tiyatro sanatçısının, “insan topluluğunun kendisiyle kolektif olarak yüzleştiği bir aydınlanma sahnesi” olan tiyatroyu bu dayatmalardan arındırması gerekiyor. Popülizm girdabında, kendi iç dünyasının hezeyanları arasında parlayan “star ışığıyla” sarhoş olan ve herşeyi kendisinin imgesi olarak algılayan bir oyuncunun kendi özgürlüğünden, hatta varoluşundan bile söz edebilmek mümkün değil oysa…

Nitekim, star sisteminin sanatın ve sanatçıyı sürüklediği girdabın içine sürüklenirken, yerini cilânan yeni starlara bırakmak üzere sanat bezirgânları tarafından yok edilirken, Edmund Kean, yanıtını çok iyi bildiği o soruyu sorar kendisine:

“III. Richard kişiliğiyle aynaya bakar: “Bu saltanat bir günlük mü olacak yoksa tadını çıkaracak mıyız ömür boyu?”(*)

Paralel Sorgu’da, Eraslan Sağlam ile yaptığımız söyleşimizin finali şöyle idi: Eraslan Sağlam’ın gözlerinde okuduğumuz “Spinozaca kahramanlığı” açıklamayı A. Negri’ye bırakalım:”Spinoza’nın felsefesinde,  devrimin,  imgelemin ve özgürlük için duyulan arzunun kahramanlığı vardır. Ama bu kahramanlık,  hiçbir fanatizmi içermeyen,  açıklığa kavuşturmanın yalın ve saf gücünü talep eden,  oluşun bulanık sularında yüzmeyen,  ama bir tür devrimci doğal ışığı savunan bir kahramanlıktır!  Kibir ya da gurur duygusu değil,  aklın sevinci olan bir kahramanlık!!! “ Sanatın ve sanatçının popülizmin karanlığına sürüklendiği bugünlerde, Eraslan Sağlam, sahnelediği Aktör Kean oyununda hem Shakespeare’in en zorlu başrol karakterlerini başarıyla canlandırarak oyunculuğunu zirveye taşıyor hem de Spinozaca bir kahramanlıkla tiyatroya dair umudumuzu diriltiyor.

aktor-kean-8-ekim-de-avrupa-10-ekim-de-5143175_1989_o

Kaynakça:

1)     Lukács, History and Class Consciousness (Cambridge, MA: MIT Press, 1971) s. 113-114 [Türkçesi: Tarih ve Sınıf Bilinci, çev. Yılmaz Öner (İstanbul: Belge Yayınları, 2006,)

2)     Boal, Augusto. Ezilenlerin Tiyatrosu, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, 2011, s:vi)

3)     Ranciere, Jacques. Özgürleşen Seyirci, Metis Yayınları, İstanbul, 2013 s:36

4)     Gasset, Jose Ortega Y.  Sanatın İnsansızlaştırılması ve Roman Üzeirne Düşünceler, YKY Yayınları, İstanbul, 2013. S:38

(*) Raymund FitzSimons, Aktör Kean oyun tekstinden alıntılar

Yorum


işlemi tamamlayınız: