Özerkleştirme Girişimi İdam Fermanı

Aydinlik[Nalan Özübek’in haberini aktarıyoruz.] AKP hükümetinin, Cumhuriyet’in sanat kurumları olan Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi’ni özerkleştirme girişiminde bulunması sanatçıların tepkisine neden oldu. Bu konuda Ahmet Levendoğlu düşüncelerini Aydınlık’a anlattı.

Mayıs 2013’ten bu yana gündemde olan “Türkiye Sanat Kurumu ile Sanatın Desteklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı” üzerine Ahmet Levendoğlu’yla görüştük.

-Sayın Levendoğlu, Türkiye Sanat Kurumu yapılanmasının İngiltere Sanat Konseyi yapısını örnek aldığı konuşuluyor, İngiltere’de tiyatro eğitimi görmüş ve tiyatro çalışmalarında bulunmuş bir tiyatro insanı olarak siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

Kimi kaynaklardan tazelediğim konuya ilişkin bilgilerle, düşüncelerimi aktarayım. “Taslak” aşamasında karşımıza çıkan söz konusu yasa tasarısının “genel gerekçe” bölümünde sıralananlardan biri şu: “Yukarıda açıklanan amaçlar çerçevesinde dünyada da benzer uygulamalar bulunmaktadır. Örneğin İngiltere’de 1940 yılında kurulmuş olan İngiliz Sanat Konseyi (…) sanatı, sanatsal faaliyetleri ve sanat kurumlarını çeşitli mekanizmalarla mali açıdan desteklemektedir.”

Önce “benzerliği” irdeleyelim. İngiltere Sanat Konseyi’nin ana çatısı olan Ulusal Konsey’in 16 üyesi Kültür, Medya ve Spor Bakanı’nca atanıyor. Öngörülen Türkiye Sanat Kurulu’nun 11 üyesi de “(…) bakanın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu tarafından” atanacak. Yani ikisinde de devletin üst düzey yöneticisi / yöneticileri konseyin ya da kurulun yetkili kişilerini belirlemede söz sahibi oluyor. “Benzerlik” o noktada bitiyor. Devletin sanata sağlayacağı desteğe ne denli “karışacağı” konusuna gelindiğinde görüyoruz ki İngiltere örneğinde “Sanat Konseyi’nin işlevinin sanatlara, devletin denetimi olmaksızın devlet yardımı sağlamak” olduğu çok açıklıkla belirtiliyor. Yani devlet, seçtiği konsey üyelerine “Ben bu konuda yetkin kişiler olarak gördüğüm sizleri seçtim, dağıtacağınız desteğin sınırı da şudur, gidin işinizi kendiniz yürütün.” diyor, yalnızca. Devlet hiçbir biçimde, hiçbir uzantıda “denetleyici”, belirleyici, yönlendirici olmuyor.

Görevi kötüye kullanmak da ne oluyor

“Bizim” örneğe bakarsak; kurulacak Türkiye Sanat Kurumu’nun “(…) idari ve mali özerkliğe sahip, özel bütçeli, kamu tüzel kişiliğini haiz” olacağı bilgisini ediniyoruz. “Kurum görevini yerine getirmekte bağımsızdır ve hiçbir organ, makam, merci ve kişi kurumun kararlarını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremez.” satırları da kağıt üstünde “özerk” bir yapıya uygun görünüyor. Ne var ki özerklik (bir topluluğun, bir kurumun kendi kendini yönetme hakkı, yetkisi) söz konusu ülkenin demokrasi kültürüyle yakından bağlantılı bir kavram. Bu kültürün kendi ülkemizdeki – hele şu dönemdeki – düzey düşüklüğünü hesaba kattığımızda, özerklik kavramına gerçekte ne ölçüde uyulacağını az çok kestirebiliyoruz. Nitekim Taslak’ta özerklik maddesinin hemen ardından “görevden alma” maddesine geçiliyor ve öğreniyoruz ki “Üyeler görevi kötüye kullanmaktan (…) Başbakan ve onayı ile görevden alınır.” Yalnız bu bile – tüm özerklik söylemlerine karşın – iplerin hangi “makamın” elinde olacağını öncelikle ve kesinlikle belirlemiş ve belirtmiş olmuyor mu?

Özerklik bağlamında sanat alanından – ilk akla gelen bir örnek olarak – spor alanına geçelim, bir an. Türkiye’de çeşitli spor dallarının federasyonları var. Bunlar özerk yapılar olarak tanımlanıyorlar, hatta özerkliklerin tanımlaması önce şu belirlemeyle başlıyor: “Organları genel kurulu tarafından seçimle göreve gelen (…)” Görünüm bu ise de “gerçek yaşamda” bu federasyonların yalnızca başkanlarının, üst düzey yöneticilerinin değil, kimi zaman sıradan çalışanlarının bile göreve gelme – görevden alınma hareketlerinin “yukarılardan” gelen direktiflerle gerçekleştiğini duymayan yoktur, sanıyorum.

Kapatmayı zamana yaymak

Yasalaşmaya aday taslağa dönelim. Bu içerikte bir yasa neden amaçlandı diye düşünmek gereksiz. Bu girişim bekleniyordu zaten. Yaklaşık bir buçuk yıl önce konunun nasıl çözüleceği açıkça dile getirilmişti; (birtakım kurumları) “Kapatırız!” biçimindeki yalın içerikle. O dönemde İBB Şehir Tiyatroları’nda ve Devlet Tiyatroları’nda kimi karşı koyuşlar, direnmeler, toplantılar, giderek tüm tiyatro çevresinden ve “sokaktaki insan”dan büyükçe katılımlarla Tünel – Taksim yürüyüşleri vb, ülke yönetimini epey kızdırmıştı ve o nedenle bu en kestirme, en kökten çözüm olan “kapatma” akla gelmişti. Ama sanırım duruma hemen el koymak yerine biraz zamana yaymak daha akıllıca bulundu. Böylelikle Sanat Kurumu kılıfı da yerine yerleştirilecek ve aslına benzesin benzemesin, “İşte size İngiltere modelinde bir çözüm. Eh, buna karşı çıkacak değilsiniz herhalde.” denebilecekti.

Yukarıda değinilenler, kısa sürede bizlere dayatılması beklenen taslak noktasına gelinmesinde önemli etken oldu, olmasına. Ama ben, işin özünde yatanın, karşı koymalarla hesaplaşma tutkusu denli “sanatla hesaplaşma” olduğu kanısındayım. Bu hesaplaşmanın barışıklık yönünde değil karşıtlık yönünde gelişeceği de bildiğimiz, beklediğimiz bir şeydi. İşte şimdi, beklendiği üzere, sunulan taslak, sanattan yana olduğunu savunurken, öngördükleriyle bunun tam tersi bir tutumu açıklıkla ortaya koymakta. Ağır darbe – yine beklendiği gibi – Devlet Tiyatroları ile Devlet Opera ve Balesi’ne indirilen “toptan tasfiye” girişimi oluyor. Bu idam fermanını, bırakayım taslağın maddesi dile getirsin: “10.06.1949 tarihli ve 5441 sayılı Devlet Tiyatrosu Kanunu ile 14.07.1970 tarih ve 1309 sayılı Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Kuruluşu Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmıştır.” Bu, yorum gerektirmeyen açıklıkta bir “ferman”. Ama bir çift lafı hak ediyor: Kültür bilinci ve birikiminden biraz olsun nasibini almış bir ülkede yaşadığımız kanısındaysak, bu ülke hem de Cumhuriyet’inin doksanıncı yılını kucaklamaktaysa, onun bağrından çıkarak yetişmiş, gelişmiş en köklü, en etkin iki sanat kurumunun gözler önünde, bir taslağa iliştirilmiş iki satırlık maddeyle yok edilmesi kimsenin hakkı olmamalıdır. O kurumlar dokunulamaz kültürel, ulusal değerlerdir. Topkapı, Ayasofya, Sinan’ın bir camii, Dolmabahçe Sarayı nasıl “yıkılamaz” ise bunlar da o denli “yıkılamaz”dır.

Sanatçının memurluğa terfisi

Söz konusu kurumlardaki sanatçılara ne olacağına ilişkin açıklama da, aşağılama bağlamında kurumlarına yönelik olandan aşağı kalmıyor. (“Sanatkâr memurlar” biçiminde tanımlananların kurumun “sanatçıları” olduğunu varsayıyorum. Eskiden tüm resmi yazışmalarda onlar “sanatçı” olarak anılırdı. Yakın dönemlerde bu “memur” nitelemesi eklenmiş tanım daha uygun görülmüş, demek.) Neyse, “sanatkâr memurlarımız” için öngörülen çözüm de şu: Konservatuvar mezunu ve 15 yıl görev yapmış iseler, öğretim görevlisi olarak atanabilecekler. “Sahne hizmeti kalmadı, öğretmenlik verelim.” durumu, anlayacağınız.

Taslak “sonuç olarak” şunu diyor: “Bu kanunun yasalaşmasıyla sanat ve sanatçının en iyi şekilde teşvik edilmesi, oluşturulacak mekanizmalar sayesinde etkin bir şekilde desteklenmesi, toplumun sanat ve kültür üretimlerine kolaylıkla erişebilmesi, geleneksel Türk sanatının yaşatılması, kültürel ve sanatsal üretimin çoğalması ve çeşitlenmesi, ülkemiz kültür ve sanatının dünyaya tanıtılması amaçlanmaktadır.” Ben başka bir şey demiyor, denilecek ya da düşünülecek olanı okura bırakıyorum.

Aydınlık

Yorum


işlemi tamamlayınız: