Tiyatronun Büyük Yalanı In Your Face (2)

Mehmet Zeki Giritli

Bundan önceki yazımda, in-your-face tiyatrosu hakkındaki kişisel görüşlerimi belirtmiş ve bu tiyatro akımının nasıl bir seyirci aldatması haline dönüştüğünü açıklamaya çalışmıştım. Bu yazımda ise, konuya biraz daha derinlik katabilmek adına, in-your-face tiyatrosunun arkasında yatan dünyevi ve sanatsal görüşü, tiyatronun gelişimi kapsamında incelemek ve in-your-face tiyatrosuna, tiyatro ve edebiyat eleştirmenlerinin getirdiği eleştirilerden örnekler sunmak istiyorum.

In-your-face tiyatrosunun ardında yatan gerçekleri irdeleyebilmek için, konuya “gerçekçi” ve “karşı gerçekçi” tiyatro ve edebiyat akımlarının bir analiz ve karşılaştırmasını yaparak başlamak gerektiğini düşünüyorum. Bilindiği üzere, 19. Yüzyıl “Gerçekçilik” ve ardından da bir ileri seviyesi olan “Natüralizm” akımlarının edebiyat ve tiyatro alanında hakim olduğu bir dönem. “Gerçekçilik” akımı, en basit tanımıyla, sanat eserinin doğayı birebir taklit etmesi gerektiğini; sanat eserinin değerinin ise doğayı ne derece taklit edebildiğiyle ölçülebileceğini iddia eder. Kökeni aslında Plato’nun mimesis düşüncesine kadar gider. Bunun tiyatrodaki karşılığı ise “hayatı birebir taklit etmek” şeklinde ortaya çıkar. “Gerçekçilik” ve “Natüralizm” etkisi altında ortaya çıkmış tiyatro oyunlarındaki ortak özellik, hikayenin her zaman ön planda olması ve karakterlerin psikolojik tahlillerine en ince ayrıntısına kadar yer verilmesidir. Bu yolla, seyirciye birebir gerçek hayattan bir kesit izliyormuş hissi verilmesi amaçlanır. Çehov, Ibsen ve Strindberg gibi yazarların oyunları, bunun en önemli örnekleridir. Örneğin bir Çehov oyununda, kendinizi seyirci olarak o vişne bahçesindeymiş gibi hissetmeniz, oradaki karakterlerin siz tiyatro salonunu terk ettikten sonra da hayatlarına devam ettiği illüzyonuna kapılmanız amaçlanır. Oyunculuk ve sahneleme açısından bakılacak olursa da, gerçekçi tiyatroda dekor, oyunun geçtiği dönemi ve mekanı birebir yansıtması açısından büyük önem kazanırken, oyuncular da daha çok karakterlerin psikolojik özelliklerini en iyi şekilde yansıtabilmeye yönelik bir çalışma içine girer. Oyuncu ne kadar canlandırdığı karakter olabilirse (?), o kadar değerlidir. Bugün ülkemizde en popüler olan ve çoğu tiyatronun takip ettiği sahneleme ve oyunculuk yöntemi de budur.

Velhasıl-ı kelam, ülkemizde çok rağbet göremese de, 20. Yüzyıla gelindiğinde dünya değişik bir sanat arayışına girer çünkü “gerçekçilik” akımının pek çok eksik yönü vardır ve savaşla, açlıkla, ölümle boğuşan bir dünyanın taklit edilecek bir yanı kalmamıştır; oysa gerçekçilik, sanatı sadece gerçek hayatı taklit eden bir aracı konumuna indirgemiştir. Yukarıda da bahsettiğim gibi, gerçekçi sanat anlayışına göre, bir sanat eserinin içinde bulunduğumuz dünyayı birebir yansıtması, onun çok değerli bir eser sayılabilmesi için yeterli ölçüttür. Oysa, 20. Yüzyılda gelişen modernizm akımı ve bunun edebiyat ve tiyatro alanındaki yansıması olan “karşı-gerçekçilik”, sanat eserinin dünyayı birebir taklit edebiliyor olmakla değerlendirilemeyeceğini, aksine sanat eserinin içinde bulunduğumuz dünyanın ötesine geçip kendi dünyasını yaratabilmesi gerektiğini ancak bu ölçüde bir yapıtın sanat eseri olarak değerlendirilebileceğini ve sanatın da bu dünyadan kurtuluşun bir yolu olabileceğini iddia etmişlerdir. Bunu tiyatro açısından ele aldığımızda da, sahne yalnızca gerçek hayatı taklit edecek bir yer olmamalıdır. Bu, tiyatroyu değersizleştirmek ve gündelik hayatın anlatıcısı /aktarıcısı konumuna indirgemek olacaktır. Oysa ki sahne, kendi gerçekliğini ve kendi dünyasını yaratmalıdır; ancak bu şekilde, sahnede izlenilen şeyin sanatsal bir değeri olabilecektir. Zaten bir oyuncunun da karakterin tüm duygu durumlarını yansıtması, “o karakter olması” gibi bir durum söz konusu olamaz zira böyle bir şey mümkün değildir. Bu, ancak oyuncunun kendini aldatması veya kendini başka biriymiş gibi davranmaya zorlamasıdır. Bu nedenle de, farklı bir oyunculuk anlayışının da benimsenmesi gerekmektedir. Aslında karşı-gerçekçilik için 20. Yüzyıla kadar beklemeye de gerek yoktur. Daha 16. Yüzyılda İngiliz edebiyat eleştirmeni Sir Philip Sidney “Şiirin Savunması” eserinde, sanatın doğayı taklit etmemesi gerektiğini, doğadan ve gerçek hayattan çok daha üstün bir hayat yaratması gerektiğini vurgulamış fakat bunun tiyatrodaki karşılığını bulması 20. Yüzyılda gerçekleşebilmiştir.

Daha yakın geçmişe bakacak olursak, Terry Eagleton edebiyat üzerine yazılarında pek çok yerde gerçekçilik-karşı gerçekçilik ayrımından söz eder. Eagleton, gerçek hayatla kurmaca hayatın birbirine karıştırılmaması gerektiğini vurgular ve tiyatronun da bir kurmaca hayat olduğundan bahseder. Tiyatroda gördüğümüz şeyin gerçek hayatta aynen karşılığının olduğunu düşünmemizin ya da böyle bir beklentiye girmemizin bir hata olduğundan bahseder. Benzer şekilde İngiliz oyun yazarı Harold Pinter’a yazdığı karakterin geçmişiyle ilgili bir soru sorulduğunda, Pinter soruyu soran kişiye çok sinirlenmiş ve karakterlerinin gerçek hayata benzetilemeyeceği, o yüzden de gerçek insanlar gibi yaşamları olamayacağını açıklamıştır. Peki, efsane oyun yazarı Beckett’in karakterlerini sadece gözlem yaparak ve gerçek hayata öykünerek sahneye taşımak Beckett’in dünyasını sahneye taşıyabilir mi? Ya da Beckett oyunlarını gerçek hayata benzemiyor diye hor görmek, gerçek hayatı yansıtmıyor diye eleştirmek mümkün ve akilane midir? Batı dünyasını bir kenara bırakırsak, tüm dünyayı kasıp kavuran ünlü Japon “No” tiyatrosunun gerçek hayatla uzaktan yakından bir alakası bulunabilir mi? Bütün bu örnekler gözümüzün önündeyken hala tiyatro sadece gerçek hayatı yansıtmaktır görüşünün arkasına sığınılabilir mi?

Örnekler çoğaltılabilir fakat burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, neden bazı çevreler ısrarla tiyatroyu sadece gerçek hayatı yansıtma işlevine sahip bir aracı konumuna indirgemektedir? Bu, elbette ki sanatçıların dünyevi ve politik duruşlarıyla çok yakından ilgilidir. Hakiki dünyadan memnun olmayan, bu dünyanın bozuk düzenini yargılayan sanatçılar sahnede kendi sanatsal dünyalarını yaratarak bir duruşa hakim olmuşlardır. Fakat, öte yandan sahnede gerçek hayatı taklit etmekten öteye gidemeyen oyuncular ve tiyatrocular ise, belki farkında olmadan belki de bilinçli olarak, aslında eleştirmeye çalıştıkları bu gerçek dünyanın düzenine hizmet eder hale gelmişlerdir. Bunun son aşaması ise in-your-face tiyatrosudur. Şöyle bir örnekle açıklamak gerekirse, sahnede tecavüz olayını izleyen bir seyircinin tecavüze karşı bilinçleneceğini düşünmek tek kelimeyle safdilliktir. Çünkü, bu tiyatro akımında izleyici sadece olanlara seyirci konumuna sokulmakta, pasifize edilmekte ve tepki göstermemektedir. Sahnede bu duruma aşina olan seyirci gerçek hayatta da aynı tepkisizlikle duruma yaklaşacak, seyircide tecavüzün gerçek hayatın bir parçası olduğu ve normal bir durum olduğu algısı oluşacak ve nihayetinde tecavüz kabul edilebilir bir olay haline gelecektir. Roma tiyatrosuna bakacak olursak, gerçek hayatı birebir yansıtmak adına oyunlar sırasında köleler gerçekten öldürüyorlardı ve bir süre sonra bu oyunları izleyen seyirciler, bunun gayet normal bir durum olduğunu kabul edip hiçbir tepki göstermeden, öldürülen kişileri izler hale gelmişlerdi. Şimdi kim gerçek hayatı birebir yansıtacağını iddia ederek ortaya çıkan in-your-face’in Roma’daki bu tiyatro anlayışının bir uzantısı olmadığını iddia edebilir ki? Gerçek hayatı birebir taklit etmek, gerçek hayattaki olumsuzluklara tepki oluşturmaktan ziyade, gerçek hayatı “izlenecek” bir konuma sokarak normalleştirmekte ve insanları pasifize olmaya alıştırmaktadır.

Başka bir açıdan bakılacak olursa in-your-face tiyatrosu korku ve porno filmlerine benzetilebilir zira içgüdüsel olarak insanı kolaylıkla harekete geçirecek iki duygu olan “korku” ve “cinsellik” üzerine temellendirilmiştir. Zaten başlı başına bu bile in-your-face tiyatrosunun sanat etiğinden yoksun bir yaklaşım olduğunun kanıtıdır. Çünkü seyirciyi etkilemenin en kolay ve çiğ yolu korku ve cinsellik güdülerine hitap etmektir ve in-your-face de salonlarına seyirci çekmek için bu iki yöntemi fazlasıyla kullanır.

Bugün in-your-face tiyatrosuna karşı yazılanlara belden aşağı yorumlarla karşılık verenler ise, ya bütün bu yazdıklarımdan bihaberdir ya da bihabermiş gibi görünmeye çalışmaktadır zira in-your-face günümüzde pek çok tiyatrocunun geçim kaynağı haline gelmiştir ve altın yumurtlayan bir tavuktan vazgeçmek de kolay değildir elbet. Fakat, unutulmaması gereken bir nokta var ki in-your-face tiyatrosu gerçek hayatı yansıtmaz, aksine gerçek hayatı normalleştirir. Zaten herhangi bir sanat eserinin gerçek hayatı yansıtması gibi bir zorunluluğu ve yükümlülüğü de yoktur. Dolayısıyla in-your-face in arkasında sadece sanatsal bir duruş değil politik ve dünyevi bir duruş problemi de vardır.

Kaynaklar:

Eagleton, Terry. Literary Theory.

Eagleton, Terry. How to Read Literature?

Sidney, Sir Philip. An Apology for Poetry

Plato. Republic

Hartnoll, Phyllis. The Theater

Brockett, Oscar. History of Theater



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: