Ali ile Ramazan İçin

Elif Temuçin

Bu yazı bir tür ‘eleştiri’ yazısı olmaya çalışacak. Ama sayfanın sonuna geldiğimde neye benzer bilmiyorum. Yazı süreçte belli edecek kendini.. Bunu bir oyuna başlama sürecine, ilk provaya benzetebilirim. ‘Bilinmez’, sürprizlerle dolu. Kötü bir yazı da olabilir iyi de… Şimdiden başlangıcı gereksiz uzun tuttum, biliyorum, ama olsun. Bildiğimiz, alışkın olduğumuz bir eleştiri yazısı olsun istemiyorum (işte bu da iddialı oldu!) Her neyse başlıyorum!

Eleştirisini yazmayı dilediğim oyun Studio 4 İstanbul adlı ekibin, Perihan Mağden’in aynı adlı romanından uyarladıkları ‘’Ali ile Ramazan’’. Hemencecik söyleyeyim, bu yazıda oyunun teması, içeriği hakkında diller döken, aman efendim romanı nasıl olmuş da bu hale sokmuşlar gibi uzun bir metin incelemesi yapan bir tarz bulamayacaksınız. Çünkü içerikten çok biçim beni bu yazıyı yazmaya itti. Bazı oyunlar içerik olarak alıp götürmeye bilir seyirciyi ama biçim heyecanlandırabilir, bundan da zevk alınabilir. Özellikle son zamanlarda yazılıp çizilen eleştirilere bakıldığında, eleştirenlerin metin odaklı olduklarını düşünüyorum. İşte o zamanlar da bin bir uğraşla yaratılmaya çalışılan, ya da denenen birçok biçim görmezden geliniyor. Asıl olan araştırmak gibi geliyor bana… Ne anlatacağı ekibin kendisine kalmış. Misal ben Ali ile Ramazan kitabı üzerinden bir oyun yapmayı düşlemezdim, ya da oyunun bana söylediği üst bir cümlesi yok. Ama bu düşüncemin bana kalırsa Studio 4 İstanbul ekibine pek de bir faydası yok. Yani belli ki onları harekete geçiren bir dürtüye neden olmuş bu kitap ve söylemi. Sahneye taşımak istemişler. Yani uzun lafın kısası ‘’Neden Perihan Mağden?’’ diyecek değilim. Yahu içerik hakkında yazmayayım dedim gene satır satır cümleler dizdim. Neyse yazı kendi içinde akıyor… Bırakayım aksın…

Ben ‘’Ali ile Ramazan’’ı daha çok biçimsel tercihler üzerinden değerlendirmek istiyorum. Haydi en baştan başlayalım. Sahne üstünde dekor niyetine yukarda asılı tamamen naylon poşetlerden oluşan tasarım, yerde yer yatakları, iki masa ve sandalye, en arkada bir ranza var. Yukarı asılı poşetlerin üzerinde (Rüzgar karakterinin bilgisayar ekranı aynı zamanda) yer yer videodan görüntüler yer alıyor. Yukardan sarkan ampuller de bulunuyor… Bir atmosfere girdiğimiz kesin. İncelikli oluşturulmuş, hoş bir tasarım.  Şunu belirtmekte fayda var, öyle ‘kuş kondurmak’ için yapılmış bir tasarım değil bu. Sahne üstünde bulunan her şeyin bir işlevi ve amacı var. İlgi çekici olan, işlevsel dekor parçalarının varlığı oyuncuya bir yol haritası çiziyor. Mekân kuruyor, zamanı eğip büküyor, seyirciye matematiksel bir bilmece sunuyor. Daha açıklayıcı olmak gerekecek sanırım. Demek istediğim; oyun, sondan başlayan ve iç içe geçmiş iki hikâyenin (Ali ile Ramazan adlı roman karakterlerinin hikâyesi ve Rüzgar isimli sinema bölümü öğrencisinin hikayesi) geçmişi ve geleceği arasında akıp giden bir kurguya sahip. Dolayısıyla seyircinin bu kurguyu anlamasını kolaylaştırmak adına keskin tercihler yapılması gerekiyor. Tıpkı oyunun yönetmeni Onur Karaoğlu’nun tercihleri gibi. Sahne üstünde mekânlar birbirinden ayrılıyor. Zamanlar da.. Örnek vermek gerekirse, bir süre sonra artık anlıyoruz ki sahnenin bize göre sağında Rüzgar’ın hikayesi ve onun geçmişi içindeyiz. Solda ise Ali ile Ramazan’ın, dolayısıyla romanın. Sahne ortasında neler oluyor derseniz, işte tam da iç içe geçme anları (hem öyküdeki, hem de zamandaki) ile birlikte paralel bir evren oluşturuluyor sanki. İki farklı hikâye birbirleri içinde eriyor. Sonunda da kayboluyor. Bu iki ‘evren’ arasında duran kişi, yani Ali ile Ramazan kitabı üzerine öğrencileri ile ders yürüten profesör yine sahne ortasında sürdürüyor dersini. Üstelik seyircileri öğrencileri yaparak şimdiki zamandayız diyor bize. Böylece, zaman zaman sahnenin orta alanında ‘seyirciyle birlikte oluşturulan şimdi + Rüzgar karakterinin zamanı + Ali İle Ramazan romanının düzlemi’; bunların üçü de birlikte ‘çarpışıyor’.  Benim seyirci olarak en zevk aldığım nokta da bu kurgusal düzeneğin, yavaş yavaş keşfetmemi isteyen bir şekilde önüme serilişi. Öznel bir zevk ama tiyatroda seyirciye ‘n’oluyo yahu?’ dedirtip sonra yavaş yavaş çözülen düğümleri seviyorum. Bu oyun da bana bu tadı verdi. Hem de oyunun sonunda hiçbir kafa karışıklığına fırsat vermeden.

Peki, tüm bunları sadece uzam üzerinden, dekorla mı kotarmış Onur Karaoğlu. Hayır elbette. Müzik, ışık, video, oyunculuk hepsi birer makina gibi işliyor. Geçmişten bugüne bugünden geçmişe salınıyorlar. Bir yandan sahne üstünde olana inat, bir yandan da ona eşlik eden bir tarzla.. Açıklamak zor, izlemek gerek sanırım. Müzikler özenle bestelenmiş oldukça başarılı bir kurguya sahip. Ses tasarımı da.. Recep Gül’ün ve Özgür Kuşakoğlu’nun elleri dert görmesin. Işık kendi içinde akan bir su gibi…  Bazen çıldırasıya baskın, bazen yok denecek kadar sönük, arka planda. Utku Kara’ya da bravo! Ve elbette tasarım için kafa yoran tüm bu isimlere de: Öykü Akarca, Doruk Çiftçi, Ali Umut Ergin ve Burak Çevik’e. Kimse ben buradayım diye bağırmıyor oyunda. Dekor da, kostüm, ışık, müzik de ve tabii oyuncular da…

Oyunculara gelelim o zaman; özellikle Fatih Gençkal ve Nadir Sönmez (Ali ile Ramazan) tam da bu kurguya hizmet edecek durulukta, temiz, başarılı bir oyunculuk sergiliyorlar. Kostümlerindeki küçük bir değişiklikle, sahnedeki konumlarını birazcık farklılaştırarak nasıl da hızlı ama koşturmadan temizce dönüştüklerini görmek oldukça keyifliydi. Nasıl çalıştıklarını bilemiyorum ama sanırım bir tür hareket montajı yaratılmış öncelikle. Bu hareket montajı; tekrarları, sürprizleri ve ritmiyle oynanarak yeniden yeniden anlamlar yaratmış, sahne dinamiğini çeşitlendirmiş durumda. Yer yer keskin, yer yer akıcı, yer yer tekinsiz bir hareket dizgesi.. Sahnede Onur Karaoğlu’nun yaratmak istediği matematiğe iyi bir şekilde hizmet ediyor.  Kişisel bir beğenimi daha söyleyeyim, özellikle bar sahnesine bayıldım! Hani Rüzgar’ın bardaki sahnesi… İzlemeyenler için çok fazla ayrıntı yazamayacağım ama bu sahnede oyuncuların konumu, müzik, ışık tam bir bütünlük sağlıyor. İbrahim Halaçoğlu‘nun yarattığı Rüzgar karakteri, sanki tüm bu kaosun içinde kendi yerini arayan, var olmaya çalışan bir şekilde canlanıyor. Dolayısıyla sahne düzleminde de bir sağda, bir solda, bazen de ortaya itilmiş buluyor kendini. Yani bahsettiğim gibi bir kendi geçmişinde, bir şimdiyle takışan geçmişte, bir de Ali ile Ramazan düzleminde.. Bu anlamda akışkan oyunculuğunun yerli yerinde olduğunu düşünüyorum. Gelelim oyunun deneyimli oyuncuları Gülen Karaman ve Metin Göksel’e. Samimiyetleri su götürmez elbet ama naçizane bu tarz bir kurguya aksaklı kaldıklarını düşündüm. Sahne ritimleri bazen olması gerektiğinden yavaş, bazen çok hızlı… Özellikle geçişlerdeki keskinlikler onların bulunduğu sahnelerde tam da kotarılamıyor gibi geldi bana. Şimdiyi kapattı hah şu an geçmişteyiz gibi net bir bilgiyi almakta zorlanıyoruz. Daha net açıklamaya çalışayım: Örneğin anne karakterindeki Gülen Karaman, oğlu Rüzgar’la önemli bir an yaşıyor, duygu yüklü bir an. (duygusundaki samimiyetten kuşkulanmıyoruz hiç) Başka tarz bir oyun olsa bir sonraki sahne bu duygu ağırlığı ile yürüyebilir ama bu tarz bir oyunda o duygunun peşi sıra bambaşka bir ana gidiyoruz. Bu anda ışık oyuncunun üzerinde olmasa bile dönüşmesi, yani bir nevi kendini nötrlemesi, o sahneyi ve getirdiği duyguyu orada bırakması gerekiyor. Yoksa seyirci olarak biz, onunla kalıyoruz ve bir sonraki sahneye geçmekte zorlanıyoruz ya da kafamız karışıyor. Vay anlatmak ne zor! Yani duygular çalıştırmıyor bu oyunun mekanizmasını, hızla hareket eden dişliler arasında duygu seyircide üretiliyor, ya da bu murat ediliyor sanırım. Ben metne uzak kaldığım için ve metin beni tetikleyecek bir anlam üretemediği için duygularım harekete geçmedi. Ben daha çok seyir zevkine ve buluşların temizliğine kapıldım. Bu da yeterli olabilir başta da belirttiğim gibi… Hah tek bir eleştiri bazı anlarda geçişler sırasında çok fazla dikkat çekici ve algıyı dağıtıcı hareketler oluyor. Hele ki her şeyi seyircinin gözü önünde olan bir oyunda dikkat dağıtılınca toparlamak zor oluyor. Belki ışıkla ya da oyunculukla sahnenin bir yerinde akan şeye odaklanmak için diğer alanlardaki hareket minimuma indirgenebilir. Oyuna bir de bu gözle tekrar bakılabilir.  Son bir şey daha; bence alkış sonrasındaki sahne de çıkartılabilir. Sahnede yaratılan atmosfer her şeyin üstünde, o baltalanmasa daha iyi olabilir. Yani… İşte… Bir seyirci görüşü…

Sonuç olarak bu kadar zor bir işin altından hakkıyla kalkıldığını düşünüyorum. Studio 4 İstanbul’un ikinci oyunu bu izlediğim. Araştıran, soran, kışkırtan bir yanları olduğu kesin… Yolları açık, seyircileri bol olsun!

Hah bir de bu oyunu izlediğim Garajistanbul faktörü var! Değinmeden edemeyeceğim: El değiştiren Garajistanbul, artık daha çok konserlere yönelmek istiyor. Tiyatro para getirmez çünkü.. Bu yüzden ayda bir oynayabiliyor Studio 4 İstanbul. Umarım bir an önce ‘Türkiye’nin en iyi sahnesi’ (hıhı, evet, oldu, tamam) olduğunu düşünen Garajistanbul’dan kurtulup tiyatroya değer veren bir sahne bulurlar.

Bu yazının üstüne ‘hımm ben bir gideyim şu oyuna’ derseniz: 9 Şubat ve 9 Mart Pazar saat 15:00 ve 19:00’da Garajistanbul’dalar…

 

Yorum


işlemi tamamlayınız: