Muhafazakâr Tiyatroların Paradoksları

tiyatro[Zaman gazetesinden Ayhan Hülagü’nün muhafazakar tiyatrolar üzerine yazdığı yorum yazısını aktarıyoruz]

Muhafazakâr tiyatrocuların halının altına süpürdüğü birçok sorunu var, oyuna yaklaşım biçimlerinden seyir alışkanlıklarına kadar… Sahnedeki de seyirci de bunları sorgulamıyor.

Türkiye’deki tiyatroların bir hayli sorunu var. Söz konusu muhafazakârların yaptığı tiyatro olunca bu liste uzadıkça uzuyor maalesef. Seyir alışkanlığı gibi temel, sahneleme biçimi gibi kuramsal birçok noksanlık ekleniyor listeye. Ayrıntıya boğulmadan özetleyelim: En hayati sorun tiyatroyu algılayış biçimi. Bilindiği gibi tiyatromuz Muhsin Ertuğrul’un geminin dümenine geçtiği günden beri Batı tarzı, taklidi oyunlar izliyoruz. Bugün muhafazakâr tiyatroculardan izlediğimiz ise taklidin taklidi.

Birçok muhafazakar sanatçının haklı olarak dediği şu; “Mevcut tiyatrolar bizi yok sayıyor. Kendi geleneğimizi, kültürümüzü, hikâyelerimizi anlatan oyunlar sahneliyoruz.” Ancak uzun yıllar bulunmadığı-uzak tutulduğu alandaki sanatçılardan öğrendikleri biçimin pek de başarılı olmayan kopyasıyla oyunlar sahneye koymaya çalışıyorlar. Paradoksun başladığı yer tam da burası. Mevcut tiyatroların eleştirilen tarafı ne? Kimliğinin olmaması, gelenekten bîhaber olması… Muhafazakârların kimliği olmayan tiyatroya öykünmesi, kendi topraklarındaki sanatı görmemeleri büyük bir çelişki değil mi? Bu çelişkiyi temellendirelim: Mesela, ortaoyununda oyun yeri ile seyir yeri iç içe. Minimum dekor kostüm kullanılıyor; gösterinin oyun olduğunun her daim hatırlatıldığı bir dünyada mizah dolu hikâyeler anlatılıyor. Bütün yük oyuncuların sırtında. Duygulanıma girmeden, rol yaptıklarını göstere göstere tipleri canlandırıyorlar. Karagöz’de perde ardındaki hayali, seyirciyi görmeden bir bağ kuruyor, etkilemeyi başarıyor. Hayalinin başta Hacivat-Karagöz olmak üzere sesini deforme ederek kullanmasının sebebi, yine gösterinin bir oyun olduğunu hatırlatması. Brecht, oyun ile seyir yerinin arasındaki ilişki biçimini, oyuncuların role yaklaşım tarzını yıllar evvel, farklı ülkelerden edindiği izlenimlerle birleştirip ‘epik tiyatro’ kuramını öne sürmüştü. Bugün birçok tiyatro bunun üzerinden oyunlar sahnelemeye devam ediyor.

Şimdilerdeki durum: Batıcı birçok tiyatrocumuz hâlâ gerçekçi sahneleme yöntemini kullanıyor. Oyunlarını ithal İtalyan sahnede (yükseltinin olduğu klasik sahneler) oynuyor, devasa dekorlara başvuruyor, gerçeklik hissini uyandıracak kostümler kullanıyor. Hâlâ salonda seyirci yokmuş gibi, görünmeyen dördüncü bir duvarın ardında sanatını icra ediyor. Oynananın bir oyun olduğu ısrarla unutturulmaya çalışılıyor. Tiyatromuzun handikapı, bu gerçekliğe saplanıp kalması. Bu bilgi ışığında baktığımızda muhafazakârların Batı’nın terk ettiği biçime sarılması büyük bir çelişki. Oysa modern tiyatro, oyuncuyla-seyircinin beraber oyun kurduğu, dördüncü duvarın yıkıldığı gösterilerle aldı başını gidiyor. Onlara yol aldıran biçim kendi geleneğimizde mevcut. Tiyatrocular, ‘yok sayılıyor’ diye şikâyet ettikleri geleneksele dönüp baksalar, ortaoyununun-Karagöz’ün oyun kurma biçimini irdeleseler, onları tramplen gibi zirveye fırlatacak ayrıntıları görecekler. İşin ruhunu anlayıp yeni bir dil oluşturmak yerine Batıcı tiyatrolarımızın taklidini yapmaya devam ediyorlar. İrdelenmeyen bu paradoks farklı sorunları da beraberinde getiriyor.

Alkışlanan oyuncu değil, fikir

Muhafazakâr oyun sahneye koyan tiyatrocuların en büyük sorunu sahnede. Nitelikli oyuncu noksanlığından dolayı bir türlü çıtayı aşamıyor oyunlar. Nitelikli oyuncu eksikliğini, yazar, yönetmen, sahne tasarımcısı izliyor. Gerçekçi tiyatro üzerinden ilerliyorlar ama gerçekliği oluşturmak için pek bir şey yapmıyorlar. Bir masa, bir sandalye ile dekor kuruluyor, oyuncuların gündelik hayattaki kıyafetleri kostüm olarak kullanılıyor. Müzik melodramlarda olduğu gibi sadece seyircinin hüzünlenmesi, ağlaması gereken yerlerde kullanılıyor. Dram yükselince müziğin kuvveti artırılıyor, gözyaşı yanaklara düşünce bıçak gibi kesiliyor. Yirmili yaşlardaki bir oyuncu saçlarını beyaza boyayıp atmış yaşında birini oynadığı için haliyle inandırıcı olamıyor. İki rekât namazın tamamını seyircinin önünde kıldıktan sonra dua ederken ağlaması gereken bir oyuncunun, ağlayamadığı için sahnede gizlice viks sürdüğüne tanıklık ettim. Duygulanmaya çalışan oyuncuları hemen her oyunda görüyoruz.

Tiyatrocular nasıl anlatmak yerine ne anlattıklarıyla ilgileniyorlar. Bütün oyunlarda (bu işi yapanlar da var, onlara haksızlık etmeyelim) fikir ön planda. İnançlarından dolayı yaşadıkları mağduriyeti, dine davet ederken çektikleri sıkıntıları v.b anlatan oyunları sahnede gören seyirci, olumlu reaksiyon gösteriyor, avuçları şişinceye kadar alkışlıyor. Asıl sorun, sahnedekinin olumlu tepkinin performansına gösterildiğini düşünmesi. Oysa seyirciyi duygulandıran hikâyenin kendisi. Bu alkış bir noktadan sonra oyuncuyu zehirliyor, ‘oldum’ triplerine sokuyor.

Çekirdek yeniyor, çay içiliyor

Bir diğer sorun seyir yerinde. Batı’da seyirci tiyatroya özenle giyinip gider. Oyun sessizce izlenir, oturma kalkma adabı vardır. Yüzünü Batı’ya dönen tiyatromuzda benzer seyir alışkanlıkları mevcut. Muhsin Ertuğrul, 1940’lı yıllarda tiyatroda nasıl davranılması gerektiğini anlatan 33 sayfalık bir kılavuz bile hazırlamıştı. Muhafazakâr tiyatrolarda bu seyir alışkanlıklarının esamisi okunmuyor. Oyunlara çok küçük çocuklarla gidiliyor, salonda çekirdek yeniyor, çay içiliyor. Oyunun en can alıcı yerinde bebek ağlıyor, düğün salonlarında olduğu gibi sahneye çocuklar fırlıyor, arkasından ebeveyn peşine düşüyor. Varın, şenliği görün. İşin tuhaf tarafı bunu ne oyun oynayanın, ne de izleyenin yadırgaması. Sahnenin yöneticisi “Bu oyun çocuklara uygun değil, izleyici yetişkin oyununa çocuk götürülmez.” demiyor. Eğer evrensel tiyatro yapacaksak sahnede de, salonda da yapılacaklar belli. Bunlar neden uygulanmıyor? Tiyatrocuların bu konudaki bakış açısı şu: Seyircinin eğitime ihtiyacı var. Oysa göz ardı edilen bir husus var: Shakespeare’in Globe’ta oyun yönettiği dönemde çay tepsileri dolaştırılır, çikolata yenirdi. Birbirini parçalayan köpek dövüşünün seyircisiyle, salondaki kişi aynı. O günden bugüne Hamlet’ler, Othello’lar kaldı. Hal böyle olunca bahsi geçen paradoksa bir daha bakmakta yarar yok mu?

Zaman