Avcı Bir Canı Öldürür

talimhane (Habertürk yazarı Betül Memiş’in, Talimhane Tiyatrosu’nun yeni oyunu üzerine Mehmet Ergen ile gerçekleştirdiği söyleşiyi yayınlıyoruz.)

Talimhane Tiyatrosu’nun yeni oyunu “Göl Kıyısı” Tiyatro Festivali kapsamında, meraklılarıyla buluşuyor. Oyunda; Evren Kardeş, Levent Öktem, Meltem Cumbul, Pelin Ermiş ve Ushan Çakır rol alıyor…

“Şehrin açtığı yara, avcının açtığı yaradan derindir. Hatta avcının açtığı yaranın yol açtığı ölümden de. Avcı bir canı öldürür, şehirse ruhu. Şehir öldüremediğini de yaralar, o kolektif ruhu yaralar ve rüzgârını alır içinden. Rüzgârını almak ruhunu çalmaktır. Şehir ruh hırsızıdır ve yadı, yabanı, yabancıyı, aykırıyı, barbarı, yani hem insanı, hem hayvanı, hem ruhani böylece tabii olanı rüzgarsız, nefessiz, içsiz, boşluksuz, soluksuz ve ruhsuz bırakır. İçini karartmakla kalmaz, onu çalar, soluğunu soldurur. Ve devrim ihtimal olmaktan çıkar, kader olur, baştanbaşa koyu bir teselli olur.” Haydar Ergülen’in “Hâlâ Barbar mıyız?”a kelamından bir kupleyle mayısın sondan bir önceki cumartesine merhabamızı salalım istedim! Nasılsa gerisini toparlarız bir şekilde yahut dağınıklığa devam!

Malum, 19. İstanbul Tiyatro Festivali zamanlarındayız… Bu kapsamda da festival, en temizinden kafa açıcı oyunlarıyla meraklılarını mest etmeye devam ediyor. Gündemin şerbetliğinden ya da ba(ğ)zı mevzuların inceliklerine daldım diyelim ve ne yazık ki karşınızda festival hatunu olamadım ama yakaladıklarımdan size kalanlarla devam! Bugün festivalde ilk kez görücüye çıkacak ve gelecek sezon da endam edecek bir oyunla huzurlarınızdayım: Theresa Rebeck’in yazdığı, Evren Kardeş, Levent Öktem, Meltem Cumbul, Pelin Ermiş ve Ushan Çakır’ın rol aldığı “Göl Kıyısı”…

Hani bazı insanlar vardır, ortaya en şahanesinden ense serinletici-kafa açıcı ve hatta bazen cesaret gerektiren işler çıkarırlar ama ba(ğ)zı ‘meslektaşları’ gibi ‘ortalıkta’ görünmediklerinden adı- sanı pek bilinmez olup, efsunlu kelamlarıyla ve tabii ki ürettikleriyle us’(lard)a yer ederler… İşte birazdan muhabbete dalacağımız şahsına münhasır üstat da bu bahsettiğimiz efsunlulardan… Bilenleri yahut sahneye düşen şahanelikleriyle hemhal olanları, onun için ilk önce ‘çok çalışkandır’ cümlesini sarfediyorlar. Sanırım bu ‘çalışmak’ mefhumu onu, diğer ortalıklarda ‘ben yaptım-ben buldum’culardan ayıran/sıyıran bir özellik… Sizler ‘merak baloncuklarınızı patlatadururken, ben yavaştan belleklere paklama olur niyetine, üstadın hayatından kesitler sunmaya devam edeyim.

TALİMHANE’NİN FESTİVAL OYUNU “GÖL KIYISI”

Bilsak’ta gördüğü tiyatro eğitimi sonrasında, 1988’de Londra’ya giderek orada tiyatroya başlayan, Southwark Playhouse’da ve Hoxton Hall’de genel sanat yönetmenlik, danışmanlık, Royal Court Theatre’da metin danışmanlığı, Paddington Arts’da Gençlik Tiyatrosu yönetmenliği ve Battersea Arts Centre’da yapımcılık gibi görevlerde bulunan, 2000 yılında, Londra’da Arcola Theatre’ı kurarak genel sanat yönetmenliğinin yanı sıra sadece tiyatro ve sinemayla sınırlı kalmayıp, opera ve müzikallerde de yönetmenlik görevi üstlenen, İrlanda ve İsrail’de de oyunlar yöneten, Kent Oyuncuları, İstanbul Devlet Tiyatrosu ve İstanbul Halk Tiyatrosu gibi tiyatrolarda yönetmenlikleriyle adını tiyatroseverlere kazıyan, kısaca yurt içi ve yurt dışında birçok kıymetli oyunu yöneten ve yarattıklarıyla sayısız ödülü kucaklayan bir isim o… Ve ilginçtir, tüm bu icra ettiklerinin/yaptıklarının yamacında, medya ve bazılarının kendisini hatırladığı: İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Osman Wöber’in istifası üzerine, kültür bakanına istifa çağrısında bulunduğu mektubu… Üşenmeyip, hafızalarınızı biraz olsun havalandırabildiysem âlâ, gelelim son vuruşa: Akbank Kültür Sanat’ta Yeni Kuşak Tiyatro ve son olarak Talimhane Tiyatrosu’nun kurucusu desem?! Bugün köşenin söyleşi konuğu Mehmet Ergen… 25 yıllık yaptığı mesleğine, bu oyundan sonra bir süre ara vereceğini dile getiren üstatla “Göl Kıyısı”nı konuştuk, işte ortaya çıkanlar…

17 YIL SONRA EVİNE DÖNEN BİR BABA…

-Göl Kıyısı’nın hikayesinden bahsedelim?

Oyun temelde bir eve dönüş hikayesi… 17 yıl evinden ve çocuklarından uzak kalan bir babanın evine geri dönmesi. Eski karısı ile hayatlarının dönüm noktası olan bir olaydan sonra gitmesi gerekiyor -oyunu ele vermeyeyim burada- ve dönüyor. Aslında gidişi de geri gelişi de onun yaşamının iki önemli kararı oluyor…

– Talimhane Tiyatrosu, bugüne kadar hep derdi olan işleri sahnesine taşıdı… Bu minvalde de bu oyunu seçerken neyi dikkate aldınız; derdiniz, anlatmak istediğiniz mevzu neydi?

Benim için oyun seçiminde iki şey öne çıkar. Birincisi; tiyatro edebiyatının önemli bir yazarıyla çalışmak. Bu anlamda çağdaş Amerikan oyun yazarlığının en önemli kadın yazarlarından biri olan Rebeck’i repertuvarımıza kazandırmak önemli. İkincisi ise içerik… Seçtiğim oyunların, çağdaş yaşamımızdaki ortak bilinçle örtüşmesi çok önemli. Bu da, bu oyunda oldukça hissediliyor.

-Rebeck’in tragedya uyarlamasını, bir yönetmen olarak siz nasıl buldunuz?

Uyarlama olarak anılsa da aslında bir tür esinlenme -ya da homage- demek daha doğru gibi. Birebir bir uyarlama değil, ancak eski Yunan edebiyatına hakim olanlar için artı hazlar içerebilir. Üçlemenin tamamını bir oyunda çözmek zaten olanaklı değil.

OYUNUN ÜZERİNDE BİR AKDENİZ HAVASI…

-Rebeck, metinde Aeskhylos’un Oresteia tragedyasına modern bir uyarlama yapıyor. Peki, siz bizim coğrafyaya uyarlama/dönüştürme haline giriştiniz mi?

Oyundaki durum aslında buna çok uygun değildi. Bizim coğrafyaya ait bir Oresteia uyarlaması, bu coğrafyanın diliyle yazılmalı, bunun yazarı da bizden olmalı diye düşünüyorum. Diyaloğu, kurgusu ve dönüşüm noktaları Amerikan ailesine göre yazılmış bir oyunu ‘bizden’ yapmak çok doğru gelmiyor. Ancak sonuçta bu toprakların oyuncuları ile oynandığından, oyunun üzerinde bir Akdeniz havası da geziyor ister istemez.

-Metini okurken ki ilk halinizden sonra, prova ve sahnelemeye başladığınızdaki halet-i ruhiyenizde ya da aklınızda neler değişti, zorlaştı veya kolaylaştı?

Oyunun Yunan tragedyası ile kurmaya çalıştığı ilişkiden uzak başladım provaya. Ancak çalıştıkça kendimi Oresteia’yı tekrar tekrar okurken buldum. Yaklaşım olarak hep metni oyuncularla buluşturmaktan ve hikayenin en anlaşılır biçimde, ön planda kalmasından yanayım. Yönetmen tiyatrosuna çok yakın hissetmediğim için, genel olarak ilk provalardan sahneye geçişe kadarki süreç, benim için hep gittikçe kolaylaşan bir süreç olmuştur. Çok iyi oyuncularla çalışıyorum. Hepsi de metne inanılmaz hakim ve disiplinli. Provada sağlıklı bir güven ortamı var, bu çok önemli. Hepimiz birbirimizle ilk kez çalışıyoruz ve bunun getirebileceği potansiyel sorunların hiçbiriyle cebelleşmek durumunda kalmadık.

ARA VERMEDEN ÖNCE YAPTIĞIM SON OYUNUM

-Hikaye bir kadının dilinden yazılmış buna istinaden, merakım; bir kadın (yahut bir erkek) yazarın, sonrasında eserini, tersi bir erkek (yahut bir kadın) yazarın sahneye uyarlaması-koyması arasında farklıklar oluyor mu; kadın – erkek bakış açısı, jargon farklılığı / anlatımı gibi? Ya da olmalı mı, yoksa bu hikayeye daha çok zenginlik mi katıyor?

İyi bir reji, karakterlerini yargılamadan, tarafsızca onları sahneye getirmek demektir. Onlar adına yorum yapmak, karakterin -akabinde oyuncunun adına düşünme tehlikesi doğurur. Kadın-erkek meselesinde de bu böyle diye düşünüyorum. Durum içindeki karakterle empati kurmak gerekiyor. Burada da en önemli faktör, her yönetmen için, prova odasındaki tüm oyuncuların hem içgüdüsel, hem de entelektüel yaklaşımlarını iyi değerlendirmekten geçiyor. Karakterler oyuncuların eleğinden geçtikten sonra ben totalde oyunun, yazarın niyet ettiği anlam ve duyguları ifade etmesine çalışıyorum. Kadın olun, erkek olun, eğer yaşamın sizi yaraladığı bir nokta oyunda varsa ve siz bunun, kendi yaşamsal dertlerinizden dolayı, altını fazlaca çiziyorsanız, işin kadın-erkek kısmı da sekteye uğrayabilir. Sanırım yönetmen oyunu ve oyuncularını seçtikten sonra ve oyunun türüne sadık kaldıktan sonra, yorum katmaktan çok, işle mesafe kurmayı becerebilmelidir.

-Oyuncu kadrosu şahane, ekip nasıl biraraya geldi? Oyunculuklarda neyi baz aldınız, zorlandığınız ve rahatını ettiğiniz noktalar ne oldu?

Levent Öktem, benim Bilsak’ta tiyatro hocamdı. 25 yıldan fazla oldu bir tiyatro ortamında buluşmadık. Ben Londra’ya gittim. Gittiğim ilk yıllarda da yine Londra’da Meltem Cumbul’la tanıştım. Bir tiyatro yapma fikrimiz oldu ama sonuçlandıramadık. Çok gençtik. Yıllardır konuşuruz bir şey yapalım diye, nihayet oldu. Türkiye’de tiyatro yapmaya başladığım yıllarda, Evren Kardeş ile defalarca çalıştık, özellikle de Akbank Sanat bünyesinde – ama uzun zamandır birlikte bir şey yapmamıştık. Oyunda uzun yıllar sonra ilk kez birlikte yemek yiyen bir aile var. Baba çocuklarını tanımıyor bile. Oyunda çocukları Ushan Çakır ve Pelin Ermiş oynuyor. Onlarla ilk kez çalışıyorum, çok çok yetenekli iki genç oyuncu. Böyle bir kadro olması ilginç bir paralel oluşturdu diyebilirim. Oyun kendi ortamında yaşanması gereken -göl kıyısında bir ev- doğalcı bir yaklaşım gerektiriyor; her ne kadar içinde bir Yunan tragedyası da barındırsa da. Zorlandığımız söylenemez. Çok zor bir final sahnesi var ama üstesinden geliyoruz sanıyorum. Provaların ilk günlerinden sonra bakış açımı değiştirmek durumunda kaldım. Daha çok mitoloji okumalıyım.

-Son olarak oyuna dair eklemek istediğiniz yahut bu da bizim için önemli dediğiniz varsa paylaşmak isterim…

Göl Kıyısı yönetmenliğe bir süre ara vermeden önce yaptığım son oyunum. 25 yıl sonra ilk kez böyle bir şey yapıyorum. Yeni insanlarla tanışmak ve tanıdığımı zannettiğim insanları daha iyi tanımak için bir fırsat olabilir bu…

Betül Memiş

Habertürk

Yorum


işlemi tamamlayınız: