İnadına, “Sınır İhlali”

Yavuz Pak

İktidarı kullanma sıfatı olmayanların paradoksal iktidarı olarak “demokrasinin” ve tarih boyunca politikanın paradoksal ilkesi olarak “depolitizasyonun” tahakkümü altındaki bu coğrafyada, tiyatroyu politikadan soyutlamaya çalışanlar, bizi temel bir yanlışa sürüklemek istiyorlar. Zira, bu soyutlama çabasının bizzat kendisi politik bir tutuma işaret ediyor. Günümüzün bir başka paradoksu, genel olarak sanatın, tam da kelimenin has anlamıyla politikanın eksik olması dolayısıyla, zorunlu olarak daha çok müdahaleye davet ediliyor olması. “Gerçekten de, kamusal mekânın geri çekilmesi ve politik yaratıcılığın sönmesi, sanatçıların yaratıcı eylemlerine, nesne ve iz koleksiyonlarına, etkileşim aygıtlarına ya da başka türlü kışkırtmalara yer açıyor ve onlara ikame bir politik işlev veriyor.” (1)

Alain Badiou, Başka Bir Estetik kitabında şunları söyler: “Karmakarışık yaşam esasen iki şey demektir: Cinsiyetler arasında tedavül eden arzu, politik ve toplumsal iktidarın coşkun ya da ölgün figürleri. Trajedi ve komedi, bunlardan hareketle var olmuştur ve hâlâ var olmaya devam etmektedir. Trajedi, büyük iktidar ile arzunun çıkmazlarının oyunudur. Komedi, küçük iktidarların, iktidar rollerinin ve arzunun fallik dolaşımının oyunudur. Trajedi, arzunun eninde sonunda devletle sınanacağını düşünür; komedi ise aile ile sınanacağını. Son çözümlemede tiyatro, yaşam ile ölüm arasında açılmış mekânda, arzu ile politikanın düğümü üstüne kuruludur.(2)                  

Merve Engin’in kaleme aldığı “Sınır İhlâli” oyunu, depolitizasyonun hayata ve tiyatroya ısrarla dayatıldığı bugünlerde, inadına “politik” bir oyun olması itibarıyla, hem Ranciere’in konjonktürel değerlendirmesine hem de tiyatronun Badiou’nun vurguladığı tarihsel/evrensel temellerine içkin bir arayışı ifade ediyor. Ve başından sonuna dek, bizleri özgürlük/iktidar ilişkilenişi üzerinden toplumsal ve bireysel yönelimlerimize ve eyleyişlerimize dair bir sorgulamaya götürüyor.

Paralel Sorgu söyleşimizde, Merve Engin, “Tiyatronun muhalif olmak gibi bir sorumluluğu vardır bence. Çünkü sistem hiçbir zaman hümanist değildir ve hep toplum üzerinde düşünür. Biçer döver gibi geçer ve gider. İnsanı savunacak bir şeye ihtiyaç vardır ve o da sanattır. Benim durduğum yer burasıdır. Her dönemde sisteme karşı olmak ve her zaman muhalif olmak. Sanat ve tiyatro içinde her zaman anarşizmi barındırır. Herhangi bir sistemin karşısında durmak anlamında anarşizm.” demişti. Benzer bir biçimde, özgürlüğün filozofu olarak nitelendirilen Spinoza, Tractatus Politicus kitabında, her türlü “öteki dünya” ve “en iyi dünya” arayışına kapıları kapatır: “Politika, “deneyim” ve “uygulamadır”; yalnızca bir ütopya ülkesine uyabilecek tasarımlar değil. Spinoza, ideolojilerin yücelttiği ideal düzen arayışlarını reddederken, geriye insani olan hiçbir şeyi aşmayan, tutkuların karşılıklı olarak birbirlerini dengelediği, gerçek insan topluluklarına en uygun düzeni bırakır. (3)

Nitekim, Spinoza’nın en can alıcı sorularından biri şudur: “Neden insanlar, sanki özgürlüklerinin ardındaymışlarcasına, hırsla köleliğe doğru koşarlar? “Marx’ın şu sözleri O’na bir yanıt gibidir: “Gerçekte, insanın özü toplumsal ilişkilerin bir bütünü ise, içinde bulunduğu topluluğa, onun kurallarına, değerlerine körü körüne boyun eğmektense eleştirel gözle bakabilen, aklı ve bedeni hareketsizleştiren bağları koparabilen her insan, kendini bulacaktır.” Sınır İhlâli, hayatı herhangi bir şeyle anlamlandıranların, onunla akıp giderken, özgür olduklarına inandıklarını anlatıyor bir bakıma.  Hayattan bir anlam bulamayanlarsa “zorunluluk”un pençesine düştüklerine inanmakla yetiniyorlar.

Geçtiğimiz asırda, Foucault Marx’tan yola çıkarak “bir iktidar değil, birçok iktidar olduğunu” ve “bir toplumun “iktidarların yan yana gelmesi, ilişkisi, koordinasyonu ve hiyerarşisi” olduğunu anlatmıştı. (4) O’na göre, bireylerin başkalarını yönlendirmesi anlamında iktidar ilişkilerinin varolmadığı bir toplum olamaz ve asıl sorun “insanın, iktidar oyunlarının asgari bir tahakküm ilişkisi çerçevesinde oynanmasını sağlayacak olan hukuk kurallarını, yönetim tekniklerini, ayrıca ahlâkı, ethosu benimsemesinde” yatar. (5) İnsanın, tarihsel olarak kendisi için attığı en önemli adım iktidara karşı özgürlük için attığı adım ise, bu adımın önkoşulu Foucault’un dediği gibi,  “insanın kendisini özgürlükte, kendisi üzerinde sağladığı hakimiyette temellendirmesidir.

Elbette, tikel kazanımlar getirmeyen özgürlük anlamsızdır. Nitekim, ilk bakışta özgürleşme tikel bir kazanımdır ve kişinin çevresini kuşatan iktidardan uzaklaşmasına işaret eder. Başka bir ifadeyle, insanın eyleyişleri sırasında, “baskıcı olmayan” ve “sınırsız” bir alanda varolduğu duyumsaması anlamına gelebilir. Mamafih, hakikat bu kadar basit olsaydı, ya insanın toplumsallığı tümden reddetmesi ya da toplumsallık içinde arzularına en uygun iktidar örgütlenmesine dahil olması yeterli olacaktı. Özgürleşme vaat eden sistemlerin bizimle birlikte tüm insanları özgürleştireceğine olan inanç, asırlar boyunca farklı ideolojilerin ve karşı-hegemonya arayışlarının merkezinde yer aldı.  Peki ama, iktidardan kurtulmayı hedefleyen insanın, özgürleşme adına yeniden iktidarı “arzulaması” çelişki değil midir? Başka insanları kendisine ait özgürlük ortamında mutlak araç haline getiren insan, nasıl bir özgürleşme tesis edebilir? Bu durumda özgürleşme kavramı iktidar ile kurduğu gizli bağı mı ifşa etmeye başlar? Ya da özgürleşme, iktidara içkin bir kavram haline gelerek başka bir şeye dönüşmeyecek midir? “Sınırları ihlal” etmeyen bir özgürleşme mümkün müdür? Sorun yine, iktidar sorununda, egemenlik ile kölelik arasındaki ilişkinin altında yatan ya da bu ilişkiye şu ya da bu üslûbu veren temel ihtiraslar sorununda düğümlenir. Mutlak olmayan soyutlamalar için kaç tekilliğin feda edilmesi gerekiyor? İstisna kuralı bozmaz zihniyeti, insani olanı daha ne kadar belirleyecek? İstisna yerine tekilliği gören ve görünür kılan bir toplumsallığa ne zaman geçilebilecek? Onu yüceltmeden ya da yerin dibine sokmadan, insanı anlamak ve kabul etmek ne zaman mümkün olacak?  Belki de Balibar haklıdır Spinoza yorumunda: “Özgürlük, insan eylemlerinin nedenlerinin yokluğuna dayanmaz; o ne doğuştan elde ettiğimiz bir haktır ne de süresiz bir biçimde ertelenen eskatolojik bir perspektiftir. Zira insanların özgürleşmesi, her zaman “zaten başlamıştır” ve bunun doğal sonucu olarak da özgürleşme her zaman için nedenlerimizin bilgisi yoluyla “upuygun” olarak varolma “çabasıdır.(7)

Sınır İhlâli’nde, Tiyatro Neki oyuncuları Merve Engin, Olcay Zühal Gören, Sedat Ali Erdinç, Enis Alper Yapıcı ve Burcu Keskin sahnedeki başarılı performansları ile dikkat çekerlerken, politik iktidarın, toplumun ve tiyatronun üzerine karabasan gibi çökerek tikel/toplumsal özgürlükleri iğdiş ettiği bu günlerde, Rancière’in “özgürleşen seyirci”lerine sesleniyorlar. İktidarlar düşünen, yarattıklarıyla insanların kafalarını karıştıran, sürüleşmiş bireyleri baştan çıkaran “homme revolté”yi kafasız bırakmak için savaşırken, ”Sınır İhlâli” gerçekten görülmeye değer…Tam da bu coğrafyada, bu iklimde!

Son bir hatırlatma…Bu satırların muharririne göre, özgürlükçü düşüncenin anayurdu olarak tarihe geçen Antik Yunan’da, ve hatta topyekûn  insanlık tarihinde, belki de en önemli zihinsel sapmanın mimarı, kifayetsiz muhteris Aristotales’tir. Hocası, sistemli felsefenin kurucusu Platon’u can kulağıyla dinlemek yerine, derslerde çoğunlukla pencereden dışarıdaki manzarayı izlemeyi tercih ettiğinden, “demokratik iktidar pratiğinin tahakküm yasalarına karşı koyacak düzenekleri” ararken, o ünlü filozof nasıl olmuşsa (!) bir danışman olmuş ve kendisini tarihin en kanlı diktatörlerinden Büyük İskender’in kucağında buluvermiştir. Siz siz olun, “Sınır İhlâli”ni izlerken dikkatinizi tümüyle oyuna verin ve zinhar gündelik/kısır politik iktidar kavgalarının ürünü miyop gözlüklerden bakmayın sınırların ince çizgilerine. Zira özgürlük/iktidar paradoksu gerçekten çok çetrefillidir; sınırları ihlâl edip özgürlüğe koşmaya çabalarken, kendinizi bir anda diktatörlerin kucağında bulabilirsiniz…

Kaynakça:

1)     Rancière, Jacques. “Estetiğin Huzursuzluğu”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s:63

2)     Badiou, Alain. “Başka Bir Estetik”, Metis Yayınları, İstanbul, 2010, s:88

3)     Akal, Cemal Bâli. “Özgürlüğün Geleceği Yoktur”, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2006 s:18

4)     Foucault, Michel. “Özne ve İktdar”,-Seçme Yazılar:2-, çev:Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2011, s:145

5)     Foucault, Mİchel, a.g.e. s:244

6)     Foucault, Mİchel, a.g.e. s:248

7)     Balibar, Étienne. “Spinoza ve Siyaset”, Otonom Yayıncılık, İstanbul, 2004, s:132

Yorum


işlemi tamamlayınız: