Sanattan Vazgeçmek İnsandan Vazgeçmek Demektir

image_1Mimesis Söyleşi / Yakup Almelek tarafından kaleme alınan “Uyanış” adlı oyun yeni kurulan ‘Tiyatro Oyun Bandı’nın ilk prodüksiyonu. 28 Ocak’ta Profilo Salon 2’de izlediğimiz gösterimin ardından oyunun yönetmeni Saydam Yeniay ile Mimesis için bir söyleşi gerçekleştirdik. “Uyanış”, 21-22 Şubat saat: 20.30’da Profilo Salon 2 ve 27 Şubat saat: 20.30’da Duru Tiyatro’da izlenebilir.

Sercan Gidişoğlu, Fırat Güllü / Mimesis Söyleşi

Tiyatro Oyun Bandı yeni bir oluşum ve ‘Uyanış’ ilk oyunları. Öncelikle bu oluşumdan ve neden Uyanış’ın tercih edildiğinden bahsedebilir misiniz?

Bu iş bana profesyonel bir teklif olarak geldi. Yani bu metni sahneye koymamı istediler. Oyun Bandı adını da ben koydum. Metin uzun bir metindi ve kurgu hataları vardı. Ben yönetmen olarak bu tarz metinleri seviyorum, tamamlamak adına seviyorum. Ben bunu koyarsam nasıl koyarım, nereden yola çıkabilirim diye düşünürüm. Metnin gerilimi biraz zayıftı, bunu nereye götürebilirim diye düşündüm. Malzeme iyi bir malzemeydi, hikaye bir kadın hikayesi. Türkiye’de kadın hikayeleri pek anlatılamıyor anlatılsa da pek sahnelenmiyor. Heyecanlandım. Hiç bir kelimesine dokunmadan kurgusunda bazı değişikliklere gittim. Orijinal metin çok kalabalık bir kadro gerektiriyordu, prodüksiyon şartlarını da biraz düşünerek yeni bir bakış getirdik.

Size bu projeyi kim getirdi?

Yağmur Yağmur getirdi. Hatta bir yıl önce getirdi ancak bir takım aksilikler oldu. Bu yıl yazarımız Yakup Almelek oyunu hayata geçirmek için adım attı. Dramaturji çalışması için süre istedim ve metnin üzerinde üç ay çalıştım. Metin iyi bir metin olmakla birlikte sürprizleri azdı, ben sürprizleri çok severim. Gerilim yaratmayı sürpriz yaratmayı çok seviyorum. Metin üzerinde çalıştıktan sonra fikirlerimi Yakup beyle de paylaştım. Başta biraz tereddüt etse de Yakup Almelek’te olur verdi, heyecan duyduğunu ve bana güvendiğini söyledi. Ben o yetkiyle oyuna başladım.

Oyunun hazırlık sürecinden ve genel dramaturjik yaklaşımından bahsedebilir misiniz?

Bir dramaturgla profesyonel bir çalışma yapıldı. Ben ona oyuna baktığım yeri, oyunu nasıl sahneye koyacağımı anlattım. Yaratacağım çatışmaları anlattım. Fakat umduğumun çok altında bir çalışmayla karşılaştım. Aslında dramaturg olarak ben bu işin içinde olmak istemedim çünkü hiç zamanım yoktu. Sonuç beni tatmin etmeyince dramaturjiyi de üstlenmiş oldum.

Her oyunun bir dramaturjik cümlesi vardır. Bu oyunun tartıştığı mesele ne olarak şekillendi kafanızda? Sahneye koyarken nasıl bir süreç yaşadınız?

Bu oyun iyi bir kadın hikayesi, kadın duyguları iyi yakalanmış, kadının bastırılmış cinsellik meselesini çok iyi anlatıyor. Suyun altında kalan bir kadın var. Bugün topluma baktığımız zaman suyun altında nefes almaya çalışan kadınlar var ve çoğu boğulup gidiyor. Hikayenin özünde de bu var aslında. Bir kız çocuğu denize düşüyor, baba kızını kurtarmaya çalışırken kendi boğulup ölüyor. Kadın kurtulsa bile o suyun altında yaşamaya devam ediyor. Sanırım benim etkilendiğim şey de buydu.

Burada bir yazar var ve ona ait bir metin var. Ama izlediğimiz oyunda biz sahneye koyan ekibin ona yeni bir biçim verdiğini görüyoruz. Ciddi bir metin dramaturjisi ve yorumlama çalışması var. Son yıllarda gerek Türkiye’de gerekse festival aracılığıyla izlediğimiz Avrupalı yönetmenlerde sıkça gördüğümüz bir eğilim bu. Acaba siz yazar-yönetmen-yorum üçlüsü için ne düşünüyorsunuz?

Oyunu yirmi sene sonra sahneye konmuş bir yazar arkadaşım bana; “eğer bu oyunu ilk yazdığım zaman sahneye koysalardı ben şimdi başka oyunlar yazacaktım” dedi. Bir yorumla, yazarın bile düşünmediği ve oyuna katkısı olduğuna inandığım bir yapı yönetmenlik. Bu bir roman değil, bu bir tiyatro eseri; yazarıyla, yönetmeniyle, oyuncusuyla birlikte yapılanması gereken bir eser. Bazen reji metni aşağı çeker. Eğer iyi bir buluşma olursa, oyunculardan da iyi bir kadro yaparsanız bir metni çok iyi yerlere taşıyabilirsiniz. Bu oyuna başlarken biçim arayışına girmedim. Ben hikayenin özünü anlatmak istedim. Bir tiyatro metnine baktığım zaman tiyatronun sınırlarını düşünmüyorum. Benim hayalimde ne canlanıyor, hayalini kurduğum bu dünyayı sahneye ne kadar taşıyabilirim diyorum. Kendimi sınırlamıyorum.

Reji ve sahne elemanlarının tasarımı açısından ele aldığımızda kolayca algılanan ve öne çıkan bazı tercihler var. Örneğin, dekorun değişmediği, sahnelerin ışık, müzik, görüntü ve karakter konumlanmalarıyla değiştiği, hiç durmayan akışkan bir reji ve tasarım göze çarpıyor. Bu tercihleri ve nedenlerini açıklayabilir misiniz?

Orijinal metinde çok tablo var. Çok tablolu oyunlar beni hep korkutur. Bu oyunda bunu çözebileceğimi gördüm; sinemadan yararlandım bir parça. Tiyatronun tadını kaybetmeden sinemasal unsurları kullandım. Benim için en iyi tiyatro metni filme çekilemeyecek, en iyi yorumu sahnede olan metinlerdir. Küheylan’ı örnek verebilirim. Bilgesu Erenus’nun “Misafir” oyunu mesela. Bunlar sinemaya çekildiğinde tadından çok şey kaybedecek metinlerdir. O yüzden tiyatro sahnesinde sinema teknolojileri kullanabilirim ama tiyatronun tadını kaybetmeden sadece destekleyici bir araç olarak. Ben çalışırken, bir metni sahneye koymak üzere aldığımda, önce oyunun müziğini bulurum. Müziğini bularak okurum metni. Aslında dekora ışığa ve müziğe çok müdahale ederim çünkü ben bir dünya kurmuşum. Çok şanslıyım Orhan Enes Kuzu’ya hiç müdahale gereği duymadım. Beni anlayan tasarımcılarla çalıştım; dekorda Şirin Dağtekin Yenen’le yine aynı şekilde. Dekorda pragmatik tercihler daha yaratıcı olmasını sağladı yapının. Dekor oyuna bu anlamda çok hizmet etti.

Tiyatro tarihinde önemli erkek yazarlar önemli kadın karakterler yarattılar: antik Yunan yazarlarından Çehov, İbsen ve Brecht’e kadar. Ya da erkek yönetmenlerin rejisiyle önemli kadın karakterler tiyatro tarihine adını yazdırdı. Erkek bir yazar ya da yönetmeni kadın bir başkahramanı ele alırken zorlayan nedir? Ya da bu gerçekten bir yönetmenin kendini sınamak isteyeceği bir meydan okuma mıdır? Bu konuda ne düşünürsünüz?

Metni aldığımda Yağmur’la da konuştuk. Bir kadını bu kadar iyi ancak bir kadın anlatır. Yakup Almelek’in metninde bu duyarlılık çok yüksek; yazar kadın duygularını çok iyi yakalamış. Oyun kişilerini kadın erkek olarak algılamıyorum. Ataerkil düzen içinde erkeğin eleştirisini yapabilirim ama tekrar söylüyorum kadın erkek olarak değil insan olarak görüyorum karakterleri. Karakteri doğrudan insani yönüyle anlatmayı seviyorum. Onun duygusunu yakaladığım zaman ben doğru bir noktaya varabilirim. Kadına ve erkeğe biçilmiş toplumsal roller var; kadın da, erkek de o rolün hakkını vermeye çalışıyor. Artık bu toplumsal rollerden sıyrılmak gerektiğini düşünüyorum.

Bu metnin orijinalinde kadın kadına acı veriyor. Burada” insan” faktörü var.

Oyuncu her zaman tiyatronun birincil elemanı olmuştur. Sizin oyuncularla yönetmen olarak yaşadığınız tecrübe nasıl oldu? Ve siz de oyunda rol alıyorsunuz, biraz da oyuncu açısından Uyanış’ı değerlendirebilir misiniz? Oyuncular nerelerde zorlandı bu metni sahneye taşırken?

Oyunu somuttan soyuta taşıdığımız için zaman zaman oyuncular zorlandılar. Ayla karakterinin beyninin oynadığı oyunların normal algılanmaması gerektiği konusunda çokça konuştuk. Oyuncular başlarda çok somut düşündükleri için belli bir direnç gösterdiler. Neyse ki ikna edebildim. Doktor Erol’u oynayan Barış Aytaç aslında çok zor bir rol oynuyor; her sahne farklı. Onunla da çeşitli konuşmalarımız oldu. Bu adam eğer gerçekte var olsaydı nasıl olurdu; Ayla’nın kafasının içinde var olan Doktor Erol normalleşebilir mi? Bunları tartıştık. Bir oyuncunun direnme ve ikna süreci bence faydalıdır. Her oyuncunun faklı özellikleri vardır; piyanodan keman sesi çıkarmaya çalışmamalısınız. Eldeki oyuncu malzemesi de benim bakışımı şekillendirdi.

Aynı oyunu asla aynı koyamam; eğer oyuncularım değişiyorsa rejim değişir. Elimdeki malzeme mermerse mermerden heykel yaparım, çamursa çamurdan.

Peki oyuncuyu yaratım sürecine nasıl dahil ediyorsunuz?

Oyuncu katkısı çok değerli; oyuncu katkısı içselleşmeyi sağlıyor. Bazen birbirimizi ikna sürecine giriyoruz. Her zaman oyuncunun denemesi taraftarıyım. Işık, dekor, müzik de buna dahil aslında. Ortak yaratım sürecinde her sese açığım. Tamam, işin prensibini ben kurarım ama öyle bir şey söylerler ki bambaşka bir yere gideriz. Oyuncu benim bakış açımı değiştirebilir; benim baktığım yerin çok üstüne çıkabilir. Bunlara kapalı olmayı doğru bulmuyorum.

Ayrıca yönettiğiniz bir başka oyun, Michelangelo Devlet Tiyatrosu’nda 4 sezondan beri sahneleniyor. Birçok ödül alan ve çok beğenilen bir oyun. Michelangelo hakkında ne söylemek istersiniz?

Michelagelo çok doğru yazılmış bir metin. Türkiye’de sanat yapmaya çalışan herkes Michelangelo. Büyük iç çatışmaları var; yaşarken onu rakip görenlerin kuyusunu kazması, altını oyması, erkin sanatının üzerinde baskı kurması gibi… Sanatçının üzerinde bu baskıların bugünde yaşanması söz konusu ama geriye sanatçının eseri kalıyor aslında. Siyasal yaşamın bizi ne kadar aşağı çektiğini görüyoruz ama sanat bize insan olduğumuz hatırlatan bir unsur. Sanattan vazgeçmek insandan vazgeçmek demektir.

Siz aynı zamanda Devlet Tiyatrosu’nda oyuncu ve yönetmen olarak görev alıyorsunuz. Bunun haricinde farklı tiyatrolarda birçok oyun sahneye koydunuz. Deneyimli bir yönetmen olarak içinde bulunduğumuz tiyatro ortamını ve üretimini nasıl görüyorsunuz?

Yapılan üretimden, özellikle genç arkadaşlarımın üretiminden hiç şüphem yok. Çok güzel işler yapılıyor. Hatta dünya çapında işler yapılıyor ama kendilerini ifade edecekleri mekanlar çok az. Benim öğrencilerim büyük bir sahnede oyun oynamayı düşünemiyorlar. Çünkü kırk metre kare sahnelere sıkıştırılmış durumdalar. Yine de alternatif bağımsız ve özgün işler yapıyorlar. Kendi metinlerini yazmalarını çok takdir ediyor ve destekliyorum. Geçen sezon Kara Kutu sahnesinde genç yazar ve oyuncu olan Halil İbrahim Irklı’nın yazdığı “Bu Sonu Mutlu Biten Bir Hikaye Değil” adlı oyununu yönettim. Kurumsal tiyatrolar da baskı altında, TÜSAK gibi yasalar çıkarılıp tiyatroları iyice kontrol altına almaya çalışıyorlar. Erkin meselesi tiyatro değil, bu kurumların sahnelerinin bulunduğu mal varlıkları. AKM olayında olduğu gibi Akün sahnesine yapılanları da gördük. Sanatsal bir bakış açısı değil, rantsal bir bakış açısı var. Ankara Etimesgut sanat atölyemiz ele geçirildi avm yapılıyor. İstanbul Tekel sahnemizin arka koruluğu bir inşaat şirketine satıldı. Bir kaç yıl içinde sıra sahneye de gelecek. Dertleri sadece tiyatro yaptırmamak değil, toprağın rantı mesele. Tiyatro beş bin yıldır var ve olacaktır. Biz 40 metrekarelere sıkıştırıldık ama oradan da büyümesini biliriz.

Yorum


işlemi tamamlayınız: