Vişne Bahçesi

Mehmet Bozkır

Özlem bilenler

Anlar acımı!

Yalnız, bir başıma

Yoksun tüm neşeden

Varılacak tek yer

Göğün en üst katı

Ah! Aşkım bilenim

Şimdi çok uzaksın

Yakıyor bu çile

İçimi en derinden

Özlemi bilenler

Anlar acımı!

Dünya üzerinde ismi en çok bilinen, oyunları en çok sahnelenen yazar Shakespeare ise herhalde hemen ikinci sırada sayabileceğimiz isim ise Anton Çehov’dur. Anton Çehov’un Üç Kız Kardeş, Vanya Dayı, Martı gibi Vişne Bahçesi oyunu da yazıldığı günden beri dünyanın hemen hemen her ülkesinde sayısız kez sahnelenmiştir. Vişne Bahçesi halihazırda ülkemizde de iki farklı ödenekli tiyatro tarafından sahnelenmektedir.

İzmir Devlet Tiyatrosu prodüksiyonu olan Vişne Bahçesi geçtiğimiz yıl devlet tiyatroları genel müdürlüğünün Ankara’da düzenlediği Çehov Haftası’ndan bu yana seyirciyle buluşmaya devam ediyor.

Çehov’u bu denli önemli kılan, yüz yılı aşkın süredir oyunlarının sayısız kez sahnelenmesini sağlayan şey kuşkusuz ki kaleminin gücü ve tiyatral dehasıyla zamanı, mekanı aşar şekilde kurguladığı eserlerdir. Çehov eserleriyle tiyatroya yeni bir akım getirmiş, onun oluşturduğu akım bugünkü dramatik yazında “Çehovyen” ismiyle anılır olmuştur.

Vişne Bahçesi rüştünü çoktan ispatlamış olan yazarın üzerinde birkaç yıl çalışarak meydana getirdiği son eseridir. İlk kez 1904 yılında sahnelenen Vişne Bahçesi olağanüstü bir ilgi görür, o günden bu yana da oyun aynı ilgiyle seyredilmektedir. Rusya’nın değişmekte olan toplumsal düzeni, bu toplumsal düzen içinde yer alan kişilerin yer değiştirmeleri, kimilerinin değişime direnmesi kimilerinin değişimi gerçekleştirmesi gibi olaylar çerçevesinde evrensel değerler ve meseleler konu edinilir Vişne Bahçesi’nde. Oyun yüzyıl sonundaki Rusya’da geçiyor olsa da ele alınan meseleler Rusya dışındaki tüm toplumları da ilgilendirdiği gibi dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan olaylar sebebiyle bugün hala hepimiz için çok tanıdık ve üzerinde düşünülmesi gereken öğeler barındırıyor.

Oyunu İzmir Devlet Tiyatrosu’nda sahneye koyan isim Bulgar yönetmen Vladen Alexandrov. Yönetmenin ülkemizde sahneye koyduğu beşinci oyun (Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Koltuk Düşkünleri, Fırtına, Ben Ödüyorum; Antalya Devlet Tiyatrosu’nda Roma Hamamı) olsa da ben kendisiyle bu oyun sayesinde tanıştım. Biyografisine baktığımızda iyi bir eğitim aldığını, bugüne kadar yaptığı işlerden epey deneyim edindiğini ve pek çoğunda da mühim başarılar elde ettiğini anlıyoruz. Ancak izlediğim ilk rejisi olan Vişne Bahçesi bende iyi bir yönetmenin elinden çıkmış olduğu izlenimini uyandırmadı. Böyle düşünmeme neden olan şeyleri şöyle özetleyebilirim; Öncelikle oyun başında sahnede bir karmaşa bir hakim. Neredeyse oyun başlar başlamaz sahne birden bütün karakterlerle doluyor ve oyun boyunca karakterler sahnede oradan oraya gittikleri gibi bir yandan da sahne arkasına geçip kısa sürede geri dönüyorlar. O karmaşa içinde kim kimdir, burada ne işi var gibi sorular soruyorsunuz kendi kendinize. Sahnedeki hareketlilik salonun içine de sinmiş durumda. Oyun başında karakterlerin büyük bir kısmının salonun arkasından girip sahneye çıkmaları olumlu bir etki yaratıyor ancak oyun boyunca salondan o kadar çok giriş çıkış yapılıyor ki seyircinin dikkatini dağıtmaktan başka bir işe yaramadığını düşünüyorum. Bunlar yetmezmiş gibi bir de seyirciye doğrudan hitap edilen kısımlar var ki bence oyunun en önemli karakterlerinden olan Lubov Andreyevna Ranevskaya karakterinin tüm etkileyiciliğini ve inandırıcılığını yok ediyor. Bu karakteri sanki oyundan kopmuş gibi sahneden indirip en ön sıranın ortalarından seyircinin gözlerinin içine baktırıp repliklerini söyletmekle ne amaçlanmış anlayamadım ancak üzerimde olumlu bir etkisinin olmadığını söylemeliyim.

Bir yönetmenin sahnelenen oyunda imzasının hissedilmesini istemesi haklı görülebilir. Ancak bunun çok hassas bir denge içinde yürütülmesi gerekir. Vişne Bahçesi gibi sayısız kez yorumlanmış bir oyunun rejisini yapmak bir yönetmen için çok riskli bir iş. Böyle oyunlarda kimi yönetmenler kendi üsluplarını ve yorumlarını ortaya koyarken kimileri de öncekilerden farklı olmak telaşına kapılarak fazlasıyla müdahale ediyor ve sonuç itibariyle metni başka bir şeye dönüştürüyorlar. Vladen Alexandrov’un rejisinin bu iki nokta arasında bir yerde durduğunu söylemeliyim.

Oyunun kostüm tasarımı Funda Çebi’ye, dekor tasarımı ise Savaş Çevirel’e ait. Kostüm tasarımcısı Funda Çebi Vişne Bahçesi’nde çalışmayı ne kadar çok istediğini belirterek şunları söylemiş; “ Bu oyunda zamanı aşmak, dönemi bir parça yok etmek istedik. Ben de kostümlerimde evrensel olanı, bugüne dair olanı vurgulama yoluna gittim. Dönemin modasına özgü çizgileri korudum ve bugünle harmanladım.” Funda Çebi’nin biz diye bahsettiği kişi yönetmen olsa gerek. Bence bu yaklaşım pek doğru olmamış ve ortaya da pek iyi bir sonuç çıkmamış. Lubov Andreyevna Ranevskaya ve Leonid Andreyeviç Gayev’in kostümleri dönemi ve ait oldukları sınıfı yansıtırken diğer karakterlerin kostümleri için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Her ne kadar maddi anlamda güç durumda olsalar, ellerindeki her şeyi kaybetme noktasına gelmiş olsalar da karakterlerimiz eski hayatlarını sürdürmek konusunda ısrarcılar. Ancak buna rağmen karakterlerin kostümlerinde ihtişamı ve kaliteyi göremiyoruz, tam tersine kostümler ucuz duruyor. Savaş Çevirel’in dekor tasarımı da oyunda tasvir edilen mekanı yansıtmaktan uzak. Ülkemizdeki en güzel tiyatro binalarından biri olan Konak Sahnesi’nin imkanları kısıtlı, sahnesi küçük. Bu da elbette dekor tasarımcısının işini zorlaştırıyor. Savaş Çevirel bütün olayı ailenin yaşadığı eve taşımış, bir zamanlar çok zengin ve çok ihtişamlı olan ancak gördüğümüz haliyle biraz eskimiş ve modası geçmiş olması gereken ev hiç o havayı yansıtmıyor. Hele de anlata anlata bitirilemeyen vişne bahçesini dekorda görmek mümkün değil, görülen kısımlardan da vişne bahçesinin güzelliğini anlamak mümkün değil. Kostüm ve dekor tasarımına ilişkin beni en çok rahatsız eden sahnenin zemini ve oyuncuların ayakkabıları arasındaki uyumsuzluk oldu. Dekor ve kostüm tasarımcısı tamamen birbirlerinden bihaber şekilde mi çalıştılar, yönetmen bu hususu hiç mi önemsemedi. Sahne zemininde kullanılan malzeme ile oyuncuların ayakkabıları arasındaki uyumsuzluk seyircilerin dikkatini dağıtacak düzeyde, reji gereğince fazla hareketli olan oyuncular yürüdükçe o kadar çok ayak sesi çıktı ki takırtılar sinir bozucu düzeydeydi.

Oyunculuklar hakkındaki görüşlerime gelince;

Yermolay Alekseyeviç Lopahin’i (Hakan Özgömeç), Dunyaşa’yı (Canan Erener Şen) ve Şarlotta İvanovna’yı (Mesure Tahir) canlandıran oyuncular beni karakterlere ikna etti. Hakan Özgömeç bir anlamda değişen toplumsal dengelerin somutlaşmış hali olan karakterine uygun beden diliyle başarılı bir oyunculuk sergiliyor, zaman zaman fazla tiyatral diye nitelendirilebilecek tonlamaları ve vurguları olmasa çok daha keyifli olabilirdi. İlk defa-herhalde en fazla on-on beş sahnelenebildiği için pek kimselerin haberdar olamadığı-Peron’da seyrettiğim Canan Erener Şen o oyunda olduğu gibi burada da ortalamanın çok üstünde bir performansla sahnede. Repliklerinin yanı sıra mimikleriyle de karakterine çok şey katıyor ve seyirciye bunu aktarıyor. Aksanlı konuşmasıyla Mesure Tahir büyük bir riskten ustalıkla sıyrılmış, aksanlı ya da şiveli konuşma seyirciyi güldürür, oysaki Şarlotta’nın söylediklerinde gülünecek hiçbir şey yok. Mesure Tahir’i bu tuzağa düşmediği için tebrik etmek gerekli. İnsanın içine dokunan ses rengiyle söylediği şarkıların da oyuna çok şey kattığını belirtmeliyim.

Varya Ranevskaya karakterini canlandıran Özlem Başkaya’yı hatırladığım kadarıyla altıncı ya da yedinci kez sahnede görüyorum. Şimdiye kadar rol aldığı gerek dram gerekse komedi türündeki oyunlarda (özellikle de Nora ve Alice karakterlerinde) hep ortalamanın kat be kat üstünde performanslar sahneleyen oyuncu bu kez vasatın sınırları içerisinde dolaşıyor, bir türlü beklenen çıkışı yapamıyor. Buradaki sorunun oyuncudan değil, bizzat dramaturji ve rejiden kaynaklandığını düşünüyorum. Sahnedeki o karmaşa içinde rolünün derinliği kalmamış, neye niçin tepki verdiği anlaşılamaz olmuş, yüzeysel bir karakter haline getirilmiş. Haliyle böyle olunca da oyuncuya yapacak pek bir şey kalmamış. Oyunun en önemli karakterlerinden Lubov Andreyevna Ranevskaya karakterini canlandıran Ceyhan Gölçek Çehov’un kaleme aldığı karaktere fiziksel olarak çok uygun. Sahnedeki görüntüsüyle Çehov’un tasvir ettiği güzel, alımlı, aristokrat kadını birebir yansıtıyor. Görünüş itibariyle karakteri canlı kılmasına karşın duygu aktarımında aynı şeyin gerçekleştiğini söylemeyeceğim. İçinde bulunduğu durum, önceki yaşanmışlıkları, acıları, hayal kırıklıkları seyirci olarak beni etkileyemedi. Bunun nedenini düşündüğümde ise şu cevabı verdim kendime; oyun boyunca Ceyhan Gölçek’in rol yaptığının farkındaydım, bu da beni karakterden uzaklaştırdı. Devlet tiyatrosu oyuncularında sıklıkla rastladığımız şekilde Ceyhan Gölçek de sürekli bir oynama hali var, bu da artık bugünün tiyatro anlayışında biraz modası geçmiş bir durum. Oyunda rol alan diğer oyuncular (İbrahim Raci Öksüz, Ekrem Kocaçal, Musa Zindan, Serkan Kunter, Yağmur Gören, Emrah Şenışık, Ömer Polat, Fatih Osman Süngücü, Nuran Moğollar) hakkında ise rollerinin gereğini yapmak dışında üzerimde herhangi bir etkileri olmadı diyebilirim.

Yazının genelinde de değinmeye çalıştığım gibi pek çok açıdan eksik ve aksak yönleri bulunmasına rağmen Vişne Bahçesi oyun sonunda ruhumda güzel bir tat bıraktı. Bunda en büyük etken Çehov’un muhteşem metni ise en az onun kadar muhteşem olan Cem İdiz’in müziklerinin de etkili olduğunu belirtmeliyim. Vişne Bahçesi 24 Şubat’tan itibaren İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi’nde görülebilir.

*Yazının girişinde yer alan dizeler Goethe’nin “Only he who knows what yearning is” adıyla Wilhelm Meister’s Apprenticeship adlı romanında yer alan şiirinin Füsun Ataman Berke tarafından Almanca’dan dilimize çevrilmiş halidir ve oyunda Cem İdiz’in bestesiyle şarkı olarak seslendirilmektedir.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: