‘Moda’nın Kumaşı Olarak İnsan Derisi: ‘Terzi’

Üstün Akmen

Polonyalı Oyun Yazarı, Yazar ve Karikatürist Slawomir Mrozek (1930-2013), absürt yapıdaki satirik (taşlama) kılıflı “Terzi” başlıklı oyununu 1964 yılında sürgündeyken yazmış. “Terzi”, Polonya tiyatrosunun olduğu kadar, çağdaş absürt tiyatro (saçma tiyatrosu) biçeminin de dünyadaki en önemli örneklerinden biri kabul ediliyor. “Kral hiçbir zaman çıplak olamaz! Eğer olursa artık Kral değildir” fablının bir yansıması olan bu önemli oyun, 1974’ten bu yana tiyatro yaşamını sürdüren Ragıp Yavuz’un yönetiminde, bu sezon İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında (İBBŞT) sahnelendi.

Oyun Ne Diyor

Oyunda erk ve güç Terzi ile simgelenmekte. Her şeyi yöneten, her şeye kılıf hazırlayan bir Terzi ve bu giydirilmeyle biçimlenen insanlar oyunun konusunu oluşturuyor. Terzi’nin çılgınca amaçları var. Örneğin, ona kalsa hayvanları, bitkileri hatta mineralleri bile giydirecek. Terzi’ye göre çıplaklık barbarlık; doğa ise kaos ve karışıklık demek ve bütün bunların düzene sokulması gerekmekte.

 Politik ve sosyal eleştirisi olan oyunun konusu, belirsiz bir zamanda ve coğrafyada geçmekte… Yani her ülkede ve dönemde yaşanabilecek bir gerçek durum sahnede izlenilen… Ülkeleri yönetenler olsa bile onlara yön veren, hatta kurgulayan başka güçlerin de var olduğu anlatılıyor. Bu güç, diktiği elbiselerle insana şekil veren Terzi karakteriyle oyuna yansıyor. Yaşamımızda her daim “terziler”in olduğu ve olmaya da devam edecekleri savlanıyor.

Ragıp Yavuz Ne Yapmış

Ragıp Yavuz, varlık-varoluş sorunlarını, görüntü-görünüm ve giderek giysi özelinde tartışılan oyunun anlaşılabilir olması için kanımca ciddi bir uğraş vermiş. Tümüyle çürümüş bir sistemin temsilcisi olan Ekselans, hâlâ giysi peşinde koşarken olan bitenin zırnık kadar ayırtında değil. Barbarlar ülkeyi istila etmiş, tınlamıyor. Olup bitenin farkında olan sadece Terzi… Bir diğer anlamda uygarlığın sürmesinin ona bağlı olduğunu ve artık biçimlenmesi gerekenin Barbarlar olduğunu Ragıp Yavuz’un sahne dilinden gayet güzel anlıyoruz. İktidarını yitiren Ekselans ve simgelediği düzen yitip gidiyor ve Ekselans Nana’ya olan aşkını, önce bir keşiş olarak, sonrasındaysa bir terzi çırağı olarak anlatmak zorunda kalıyor.

Başarabiliyor mu?

Elbette hayır!

Terzi, her şeyi büyük bir sabırla belirliyor.

Kısa süre sonra Barbarlar da Terzi’nin güdümüne giriyor. Tıraş oluyor, Ekselans gibi giyiniyor. Umudunu Barbarlara bağlayan Karlos, ilk başta feda edilebilecek biriyken, Terzi hiç yapılmamışı yapmaya karar veriyor, insan derisinden bir giysi dikiyor.

Olan Karlos’un derisine oluyor(!).

Yaratıcı Kadro

Ragıp Yavuz oyunu sahneleyişinde, felsefe-yoğun olan bu oyunu bize biçim biçen terzilerin modayı salt giysi olarak değil, düşüncede, davranışta da belirleyici olarak değerlendirdikleri açısından ele almış.

Yasemin Gezgin’in hareket düzeni, Esin Aşar’ın efekt tasarımı başarılı.

Mustafa Türkoğlu’nun ışık tasarımı da kötü değil. Ancak Türkoğlu nötr ve dingin bir hava taşıyan tablolarda, neden orta tonları kullanmamış anlayamadım.

Ayşen Aktengiz’in kostüm tasarımları da, Onur Uğurlu’nun uygulamaları da iyi üstü. Giysiler, doğal biçimde oyuncunun bedeni ve onu çevreleyen her şeyin üzerinden taşıyor; oyunun devinimini ışığa çıkartarak onun temel trianomuyla (uzam-zaman-eylem) birleşiyor. Ama Ekselans Nana’ya: “Örtünün” diye çemkirdiğinde Nana’nın zaten giyinik olmasına ne demeli?

Barış Dinçel’in sahne tasarımı, görkemine karşı bence metnin okunması açısından hiçbir yükümlülük taşımıyor. İzleyicilerin ve oyuncuların alımlamasının ve üretiminin ortak katılımıyla belirginleşen bir düzenleme ya da bir yerleştirme değil sahne tasarımı. Bir durum da üretmiyor.

Sevgili Dinçel bu kere işi şişirmiş mi ne!

Oyunculuklar

Can Tarakçı ve Emrah Soylu (Barbarlar), yönetmenin istediği düzey ve düzlemde oyun veriyorlar. Emre Karaoğlu Karlos’ta, oyuncu yeteneği ve akrobatik vücut yapısıyla dikkat çekiyor.

Ekselans’ta Kıdemli Oyuncu Ergün Üğlü için söyleyeceğim, kimse oyuncuyu can verdiği karakterin duygularını gerçekten yaşamaya zorlamıyor ki be Üğlü Kardeş! Oyuncunun “mış” gibi yapıp duygulanımlarını soğukkanlılıkla üretmeyi bilmesi yeterli. Bu üretim ise, bence en azından kendiliğindenliğe bağımlı kalmamak adına yapılmalı diyeceğim. Üğlü’nün tekniğinin temel sorunu kendiliğinden gelen duygulanımlarına güvensizliği.

Nana’da Çimen Turunçoğlu, dilini ve vücudunu iyi kullanıyor; keşke oyuncunun tutum ve davranışı arasındaki diyalektik ilişkiyi daha geliştirse.

Can Başak, geçirdiği ağır rahatsızlıktan (Geçmiş olsun dileklerimi yineliyorum) sonra hafif yorgun gibi, ama Tozluk’u başarıyla fizikselleştiriyor. Yaklaşımları sadece psikolojik ve soyut kalmamakta… Metnin biçemini oluşturan anlam yönlerini iyi kavrıyor.

Terzi’yi canlandıran Ahmet Saraçoğlu’nun oyunculuğunda; jestüellik, ses, konuşma ve yer değiştirmelerin ritmi gibi oyunculuğun bütün bileşenleri var. Terzi’ye fiziksel olarak hayat buldururken rolün içsel yüzeylerini de ihmal etmiyor.

Özetlemem gerekirse Ragıp Yavuz, sadece dar bir aydın grubunun ilgi alanına girebilecek bir yapıtla zoru zorluyor.

Yeni bir dil, yepyeni düşünceler, taze bir yaklaşım ve çok uzak bir gelecekte olmayan geniş bir kitlenin duygu ve düşünce biçimlerini değiştirebilecek canlı bir felsefeyi İBBŞT’nin yapımcılığında geniş bir tiyatrosever grubuna sunuyor.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: