Memleketler ve Solo for Three

Can Merdan Doğan

Memleketlerin yetiştirdiği nice perişan, acı çeken, mühim var oluş sorusunu; savaşın, totaliter sistemlerin, çarpıklıkların içinden dile getiren şarkıcıları/şairleri onlar. Yalnızlaştıkları her an sesleriyle çoğalan, ergen yaşamlarını bir tür seyirliğe çeviren; kaçan, bulunan ve en önemlisi de zamanında “tuhaf”,  çeyrek asır sonrasında ise “mühim” bulunan kişiler. Her bulduğunu, eline attığı her şeyi kahramanlaştıran, çeyrek asır sonrası insanının elinden çıkma “sinir bozucu” bir biyografiler aynı zamanda.

Adsız

Onların kendilerini ciddiye almayışlarındaki ironiyi fark edemeyenler için “kahraman” ve ciddiler. Bir memleket ne yetiştirir ki zaten? Bir zamanlar bilmem ne kafesinde oturmuş birkaç şair, birkaç heykeltıraş ve hayatını bir hiç uğruna harcamış, çok önemli biri olabilecekken, alkol ve uyuşturucu batağında kendini yitirmiş birkaç harcanmış hayat.

Bir memleket ve onun savaşla, baskıyla kurduğu, ulaşılmaz vaatler ne yetiştirir ki; bir çeyrek asır sonra, başka sanat dallarının girişeceği küçük hesaplaşmalar.

Solo for Three, Prag Devlet Tiyatrosu’nda izlediğim bir “çağdaş” bale gösterisi. Koreografisi ve sahne yönetimini Petr Zuska üstleniyor. Petr Zuska, Prag’ta Performans Sanatları okumuş bir sanatçı. Çeşitli topluluklarda soloist ve misafir sanatçı olarak çalıştıktan sonra, ulusal ve uluslararası birçok topluluk tarafından tanınma ve onlarla çalışma imkanı bulmuş. 2007’den beri sahnelenen Solo For Three’nin yanı sıra, 2014 yılında Prag Devlet Tiyatrosu’nda Anna Karenina’nın bale uyarlamasında da dansçı olarak görev alıyor.

Jacques Brel, Karel Kryl, Vladimir Vısotskiy’nin şarkılarından ve yirminci yüzyıl gerçekliğinden yola çıkarak hazırlanmış fragmanlardan oluşan gösteri; savaş, yalnızlık, aşk, yabancılaşma gibi yüzyıl Avrupa’sının meselelerini aktarıyor.

Karel Kryl ve Vladimir Vısotskiy’i bilmiyordum, bilmemem de işime geldi; kelimeler, onlara ilk kez göz süzmek… İngilizce çevirileri okurken, arada bir gösteriden koptuğumu fark ettim, söz ve ses bir bale gösterisinde beni ele geçirdi. Neredeyse tanrısal bir seslerle sahneyi ele geçiren, sözlerle balenin bağı, sözü “taklit” etmenin ötesinde değildi. Koreografinin, dansın diliyle bulunan imgeler etkileyici gelmedi bana. Şöyle demek daha doğru; gösterinin bir tür soyutlama sorunu vardı. Sanki şarkıları, oldukları gibi “taklit” eden hareketler gibiydiler. Üç sanatçıyı da canlandıran Boris Rösner’in teatral varlığı gösterimin gücünü azaltıyordu. Bir bedende üç kişiyi izlemek ve hiçbir geçişte o kimliğe dair bir incelikle karşılaşamamak hoşuma gitmedi. Prag’da oldukça beğenilen bir aktörmüş kendisi. O beğeninin önemsemezliği olabilir gördüğüm.

Gösterinin en büyük gücü ve güçsüzlüğü de bu zaten. Koreografiler, sahneye dair sorulacak sorulara ya da seyircinin ‘es’lerine ölesiye kapalı; dans sözlerin üstüne kendi diliyle yeni bir boyut katmıyor. Mesele soyutlama anlamında başka memleketlerde de aynıymış… Hele bir de üstüne üstlük izlediğimiz 20. yüzyılın, sanatın “her türlü” olanağıyla fazlaca tükettiği meseleleri olunca, insana fenalık basıyor. Yine de, dansçıların müthiş rahatlıkları ve teknik zarafetleri insanı mutlu etmeye yetiyor. Bir şeyi izlerken dramaturginin, illa bir hikaye tamamlamasına gerek duymasam da, sahnede gördüğüm elden ele dolaşan beyaz gitarın vaadiyle, fragmanlardan fazlasını aradım. Bu üç var oluşun coşkunlukları birkaç kavram etrafında sınırlanabilirdi gibi hissettim.

Sonra o güzel salondan çıkarken, karşı da Cafe Slavia’yı gördüm. Nazım Hikmet’in zamanında oturduğu kafeymiş. Bir memleket ne yetiştirir ki zaten? Dedim. Birkaç küçük hesaplaşma.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: