Peeping Tom’dan “32 Rue Vandenbranden”

Mehmet K. Özel

“peeping tom” arjantinli ve fransız iki koreografın, gabriela carrizo ile franck chartier’nin belçika’da yerleşik olarak ortaklaşa işler ürettikleri bir topluluk.

carrizo ile chartier; ünlü belçikalı koreograf -ve ortopedik terapist- alain platel’le çalışırken tanışmışlar; özellikle le jardin (2001) – le salon (2004) – le sous sol (2007)’den oluşan üçlemeyle avrupa çapında tanındılar.

üçlemeyle aldıklarının yanısıra, daha sonraki yıllarda da arka arkaya ödül almaya devam ediyorlar ve ayrıca, ilginç işbirliklerine gidiyorlar.

son işleri “vader” barselona’da 2014’ün en iyi uluslararası dans yapıtı ödülünü, bir önceki işleri “32 rue vandenbranden” 2015 olivier ödüllerinde en iyi yeni dans yapıtı ödülünü aldı.

mayıs 2015’te almanya’nın prestijli tiyatro topluluklarından münih residenztheater’ın oyuncularıyla “the land” adlı bir iş çıkardılar; carrizo’nun 2013’te hollanda’nın -ve hatta dünyanın- en önemli çağdaş dans topluluklarından NDT 1 bünyesinde yaptığı “the missing door” ile chartier’in aynı dansçılarla yapacağı yeni iş, birlikte aynı akşamda arka arkaya sahnelenmek üzere NDT 1’in 2015-16 sezon programına girdi.

“peeping tom” adını michael powell’ın 1960 yapımı aynı adlı ünlü kült filmden alıyor olsa gerek. gerilim, cinayet ama en çok dikizlemek üzerine bir film olan “peeping tom” carrizo ile chartier’e tekinsiz ortamlar yaratmak konusunda ilham vermiş olmalı. tabii; seyirciler tarafından -bir manada- “dikizleniyor” olma durumu da ikilinin mizansenlerine etki eden en önemli araçlardan biri.

sinemadan konuşulacaksa; “peeping tom”un işlerinde powell’ın filmi bir yana, esas david lynch etkisi çok bariz.

onlara ün getiren üçlemelerini izleyememiş olsam da, ondan sonra ürettikleri işlerini yakalamaya çalışıyorum. 2013 kasım’ında almanya-ludwigshafen’da “a louer” (kiralık)’ı izlemiş ve burada yazmıştım. bu yılın şubat ayında da belçika-leuven’de “32 rue vandenbranden”ı izleme şansım oldu.

carrizo ile chartier “32 rue vandenbranden”de de tekinsiz atmosferlerde hayat bulan arızalı karakterler yaratmaya; gerçekçiymiş gibi duran mekanlarda saklı gariplikleri, olağanüstülükleri bazen üzerine basarak bazen derinden derinden işlemeye; yanyana gelmesi düşünülmeyecek durumlarla, duygularla ve malzemelerle seyircilerini şaşırtmaya ve eğlendirmeye devam ediyorlar.

yapıtın adından başlıyor şaşırtmaca; bir yerleşmedeki bir adres gibi duruyor; “32 rue vandenbranden”: sokak adı ve ev numarası.

salona girmeden önce yapıtın bir şehir, köy, kasabada geçebileceğini düşünüyor insan; ama salona girip de perdesi açık olan sahnedeki tasarımı gördüğünüzde ilk şaşkınlığınızı yaşıyorsunuz:

seyirci koltuklarının ilk sırasına kadar karlarla kaplı bir dış mekan; göz alabildiğine açık, çok uzakta belli belirsiz dağ zirveleri, ağaç yok; iki yanda birer karavan; yerde ortada geride iki kırmızı adak mumu.. sanki bir dağ tepesindeyiz; ıssız, kervan geçmez bir yer; e peki bu adres neyin nesi o zaman?..

ışıklar karardığında önce rüzgar uğultusu gelmeye başlıyor, ardından çan sesleri; demek ki yakınlarda bir yerde bir kasaba olmalı..

karavanların içlerinde ışıklar yanıyor, hareketlenme başlıyor; birinde uzun saçlı yaşlı bir kadın oturmakta..

karavanların birinden çıkan hamile geçkin kadın, karavanın altında -evet altında- ağlamakta olan büyük insan başlı bebeği önce avutuyor sonra karların arasına, karavanın altına geri itiyor..

diğer karavandan genç bir çift çıkıyor; kadın adamı terk etmek istiyor sanki, ama ayrılamıyor bir türlü; birbirlerine dolanıyorlar, çarpıyorlar, sarılıyorlar; bir parçanın iki yarısı gibiler, ama bir türlü de uyuşamıyorlar.

bir zaman sonra karavanların birinin arkasından yandan, biri diğerinin sırtında ve elleri bavullarla dolu iki adam geliyorlar; belli ki uzun zaman yürümüşler, soğuktan donmuşlar.. çekik gözlüler; vardıkları yerin yabancısı oldukları kesin; peki yollarını bu dondurucu soğukta bu dağ başına düşüren neydi; tesadüf mü, şanssızlık mı, yoksa bu adres onların varmak istedikleri yer mi aslında?..

genç karı-koca; hamile geçkin kadın ile annesi (mi?; belki ablası); iki uzak doğulu; iki karavan; iki adak mumu..

kim ölü, kim canlı, kim cin… kim iyi, kim kötü.. olaylar düz bir çizgide mi, yoksa zikzaklı mı anlatılıyor.. gerçek mi, rüya mı, kabus mu.. protagonistlerin aralarında nasıl ilişkiler var; kim kimin nesi oluyor.. bu dünyada mıyız, yoksa öbür dünyada mı..  protagonistler neden bu kadar garip ve arızalı..

kapı arkalarında bir kaybolup bir ortaya çıkanlar.. çizgi filmlerden fırlamış elastik bir hayalet misali vücutlarını kıvrım kıvrım kıvratanlar; kollarını, ellerini, ayaklarını, uyuzlarını bükenler.. insanüstü bir şekilde “sanki” havada süzülenler..  bir anda bir orda bir burda olabilenler; bir anda kuş olup saldırganlaşan, bir anda insana geri dönenler..

bellini’nin “casta diva”sını da pink floyd’un “shine on you crazy diamond”ını da aynı yetkinlikte canlı icra eden bir kadının; uzakdoğu halk şarkısının da, uzakdoğu pop şarkısının da yerini bulduğu ve yadırganmadığı bir müzik seçimi..

broşürde ünlü “narayama türküsü” filminden esinlenildiği yazan, ancak seyrettiğimi düşününce ancak bir çıkış noktası olabilecek kadar o filmle ilişkili olan; kendini kolaylıkla ele vermeyen, seyrek dokunmuş ve bol boşluklu bir hikaye..

öyle net bir hikaye de yok belki; her seyircinin kendi hikayesini oluşturmasına imkan verecek parçalar var; ve tabii ki mükemmel bir atmosfer.. espirisi ve ironisi eksik olmayan, ancak kesif bir tekinsizliğin, huzursuzluğun, yalnızlığın ve hüznün hüküm sürdüğü kapkara bir atmosfer..

Danzon



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: