Karnavalesk Bir Oyun: “Bana Mastika’yı Çalsana”

Tülay Yıldız AKGÜL

Bursa Devlet Tiyatrosu Ahmet Vefik Paşa Sahnesi 1 Ekim’de sezonu ‘Bana Mastika’yı Çalsana’ adlı oyunla açtı. Nilbanu Engindeniz’in yazdığı oyunun rejisini Murat Atak yapmış.

Büyük bir tatil döneminden sonra tiyatroyu özlemiş seyirciler olarak salondan eğlenerek ve zaman zaman tiyatro tadı alarak çıktığımızı söyleyebiliriz. İçerik olarak oyun bıçak sırtı bir yerde hem önemli şeyler söylüyor hem de bazı sahnelerdeki abartı ve dizi handikaplarının kıyısından dönerek harikalar yaratıyor.

Eğlendirmek tiyatronun önemli araçlarından biridir. Ancak bununla sınırlı olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu çok tartışılan konuyu ‘oyun’ kavramının açılımında bulabiliyoruz.

Bireyin özgür olmak için nasıl spontanlığa ve kendiliğindenliğe ihtiyacı varsa; spontan  olabilmesi için de ‘oyun’a ihtiyacı vardır. Oyun oynamak ya da bir oyuna katılmak bu anlamıyla yaşamsal bir ihtiyaçtır. Bu nedenle  ‘oyun’ ve ‘oynama eylemi’ insanın kendini ifade etmek için bulduğu en önemli aktivitelerden biridir.

Nilbanu Engindeniz’in oyunu İzmir’de bir kısmı ‘Çingene Mahallesi’ olarak da bilinen İkiçeşmelik’te geçiyor. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu küçük, yıkık dökük mahallede de herkesin bir hikâyesi, herkesin farklı hayalleri var.

Karısının üstüne kuma getiren fakat getirdiği kadına elini bile süremeyen Anason Osman (Yener Sezgin), Anason Osman’ın Çilekeş Karısı Hayriye (Ecehan Şarman Çetinkaya) pavyonda çalışan ve evlenme hayalleri kuran Belma (Tümay Revşan Kargın), azınlıkların içinde ayrıca bir azınlık olan Travesti Nazlı (Utku Duman), teyzesinin kızı Sumru’ya vurgun olan İsko (Emre Nurettin Örük), Kordon’da çiçek satarken bir denizci teğmene aşık olan Sumru (Ayşe Dinç), sirkte çalışma hayalleriyle yanıp tutuşan Hüsnü Yusuf (Nejat Orbay Sehlikoğlu), mahallenin devrimci çocuğu Mehmet (Salih Salcan), devrimci Mehmet’in annesi Emine (Sitare Tuna), kızı Sumru’yu artist yapmak isteyen Hamiyet (Berrin Kulya Balkanlar), annesi babası Almanya da olan ve onların gelmesini bekleyen Yeşim ( Öykü Esendemir- Cansu Yılmaz) Yeşimin çocukluğunu (benim izlediğim akşam) büyük bir başarıyla canlandıran (Elif Fikret Garip) babasından korktuğu için sevdiğini pavyondan çıkarıp evlenemeyen Çiko (Cenk Turan) mahallenin taksicisi Tako Necmi (Levent Uzunbilek), annesinin geleceği günün düşüyle yaşayan Aynuri (Esra Demirci) yeğenine bakan ve bir türlü evlenemeyen Nesrin (Irmak Bavkır), mahallenin falcı kadını Navina ( Hafize Gün) ve daha pek çok kişi, hayal ve hikayenin, küçük günlük hayatlarının zengin bir olay örgüsü içinde anlatıldığı karnavalesk bir roman mahallesi…

Bu mahallede yaratılan ve seyirciye büyük bir coşku yaşatan bu atmosfer oyuncuların rollerinin hakkını fazlasıyla vermelerinden kaynaklanıyor. Tüm oyuncular bu anlamda büyük bir alkışı hak ediyor. Özellikle abartılmaya müsait bir rol olan ve her defasında klişelerle oynanan Travesti rolünü dürüstçe bir oyunculukla oynayan Utku Duman’ın ismini özellikle anmak gerekiyor. Canlı müzik ve şarkılarla gelişen oyunda, bedenlerini, seslerini ustalıkla kullanan oyuncular, büyük bir emek ve çabayla oynuyorlar.

Nilbanu Engindeniz’in metninin şanslı karşılaşmalar yaşadığını söylemek gerekiyor. Murat Atak’ın rejisi bu çok hikâyeli, çok sahneli ve dev kadrolu oyunu bir görsel şölene; Cem İdiz’in besteleri de metni başarılı müzikal bir oyuna dönüştürmeyi başarıyor. Seyircinin verdiği canlı tepkilerde bunu çok rahat görebiliyoruz. Az rastlanan bu coşkunun ortaya çıkmasında elbette oyuncuların takım ruhunu sahneye yansıtmalarının büyük payı var. Birbirini besleyen ve birbirine olanak veren, tiyatronun bir ekip işi olduğunu gösteren, istekli canlı oyuncu performansları oyunun üç saatlik süresi boyunca keyifle izlenebiliyor. Hele oyundaki çocuk oyuncuları ayakta alkışlamak gerek bence. Bu kalabalık kadro içinde o kadar önemli ve güzel yerlerde kullanılmışlar ve o kadar güzel oynamışlar ki oyunun olmazsa olmazları arasında bunu da söylemek isterim.

Kurulan dramatik durumların birinci perdede açımlandığı, geliştiği, tanıtıldığı; ikinci perdede de tüm bu ilişkilerin, küçük hikâyelerin durumların ve duyguların diyalog kadar şarkılarla da biçimlenerek, sürprizli sonuçlarına ulaştırıldığını söyleyebiliriz. Yazar ve metin bu özelliğiyle görevini yapıyor ve hiçbir hikâye havada kalmıyor.

Cem İdiz’in bestelediği şarkılar gerçekten çok etkileyiciydi. Oyunun içeriğine farklı bir ruh katıyor; oyunculara büyük olanaklar sunduğu için de oyun metnine inanılmaz büyük bir zenginlik getiriyor. Buna oyuncuların güzel sesleri ve müzisyenlerin yetkinliği de eklenince sadece müzikleri için bile izlenebilir bir oyun olmuş diyebiliriz.  Bence albüm olarak ayrıca yayınlanmayı hak eden beste ve icralar bunlar.

Bu büyük ekibin sahne üstünde birlikte ve bir uyum içinde hareket etmesini sağlayan Cihan Yöntem de her bir hareketin matematiğini sahnenin ne istediğini oyuna yakışan bir şekilde ortaya çıkarmayı başarmış.

‘Farklılıklarımız renklerimizdir’ temasının altının çizildiği oyun bu özellikleriyle birkaç sezon sahnede kalacağının işaretlerini ilk günden veriyor.

Fakat dekor ve kostüme gelince eleştiri oklarımızı çıkarıp uçlarını biraz sivriltmemiz gerekiyor; dekor tasarımını yapan Tayfun Çebi’nin yorumu daha çok Venedik’te bir mahalleyi andırıyor. Şık, çok düzgün çok yeni ve bir roman mahallesinin derme çatmalığından uzak. Oysa roman mahallelerinin diğer bir adı da “tenekeli” mahalledir. Çiçekler yağ tenekelerine dikilir. Hiç biri ötekine benzemez.  Panjurların aynı tipte olmasını bırakalım yer yer pencerelere naylon çekilir. Dekor görsel olarak bize bir mahalle havası sunsa da bu bir ‘Çingene Mahallesi’ midir, tartışılır?

Kostümleri yapan Funda Çebi ise o kadar şık ve parlak kumaşlar kullanıyor ki zenginlik alıp başını gidiyor. Evet, bir renk cümbüşü var kostümlerde! Ama bu renk cümbüşü ne bulursak giyeriz diyen roman mantığı mı yoksa kumaşlara çok para verip en güzelini giyeriz mantığı mı? Bu anlamıyla kostümler de dantel paçalı donlarda olduğu gibi aşırı yeni, hatta gıcır gıcırlık göze batıyor ve doğru tercih olmadığı açıklıkla görülüyor. Özetle, bütün bunlar tartışmaya hiç gerek yok, romanların giyimini yansıtmıyor.

Tekrar başta değindiğim oyun kavramı üzerine düşünerek devam edecek olursam önemli bir başka eleştirimi de tam olarak söyleyebilirim. Bizi özgürlük ve spontanlığa götüren ve varoluşumuzda bulunan oyun duygusunun içinin özellikle bizimki gibi tabularla çevrili buyurgan toplumlarda ve genel olarak maddeleşmiş günümüz dünyasında devasa bir oyalanma ve eğlence endüstrisiyle başka türlü doldurulduğunu görüyoruz.  Aynı anlama gelmek üzere oyun duygumuzun içini boşaltma gerçeği ne yazık üstüne bir endüstri inşa edecek kadar gerçek.

İnsanlarda güdüsel olarak var olduğunu bildiğimiz oyun duygusunun sömürülmesi ve egemenleri tedirgin ve tehdit edecek, bilinçlenme kanallarını açacak neşenin dizilerle, Hollywood tarzı bir endüstriyle manipüle edildiği gerçeğini unutmamak gerekiyor. Bu yüzden tiyatronun insandaki bu gerçek ‘oyun’ duygusunu besleyen yanına kıskançlıkla sahip çıkmamız gerekiyor. Çünkü dizilerle basit, sonu bir şeye bağlanmayan temel olarak ‘bekleme ve oyalanma’ sözcükleriyle özetlenebilecek ilkel bir düzeye indirgenen bir ‘oyun’ anlayışı yaygınlaştırılmaya çalışılıyor.

Seyircilerin kendilerini özgür ve başına buyruk hissedebilecekleri o güzelim ‘oyun’ duygusundan yoksun kılmaya yönelik bir algıya manipüle eden anlayış ne yazık ki tiyatroya ve bu arada bizim oyunumuza da yer yer sızıyor. Metnin bazı yerlerindeki küçük zaaflar abartıldığı ve dizi mantığı içinde bir oyunculuğa taşındığında bu tehlikenin zilleri çalmaya başlıyor. Örnekleri çoğaltmadan oyunun yazarınca en az emekle yaratılmış Devrimci Mehmet’in benzer bir acelecilikle arka arkaya gelen üç replikle yalnızca yaşamdan değil oyundan da ‘kaybedilmesini’ söylemek yeterli olur.

Bir de bazı sahnelerde yaşanan abartmanın coşku olduğu yanılsamasından uzaklaşmanın ve dizi gibi yapmadan da dürüst melodramatik sahnelerin oynanabileceğini akılda tutmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

Sahne önü tüm sanatçıları ve sahne arkasında tüm emekçileri başarılarından dolayı tekrar kutlayarak Bursa’nın muhafazakâr havasına taze soluk katacak bu oyunun sözünü ettiğim risklerden arındırılarak en az üç sezon sürmesini diliyorum.

Tiyatro nefes aldırır; umarım bundan sonraki oyunlarla da Bursa sahnelerinde soluğumuz kesilmez.

OYUN EKİBİ

Yazan : NİLBANU ENGİNDENİZ

Yöneten : MURAT ATAK

DEKOR TASARIMI

TAYFUN ÇEBİ

GİYSİ TASARIMI

FUNDA ÇEBİ

IŞIK TASARIMI

YAKUP ÇARTIK

BESTECİ

CEM İDİZ

DANS DÜZENİ

CİHAN YÖNTEM

YÖNETMEN YARDIMCISI

ALİ VOLKAN ÇETİNKAYA

ASİSTANLAR

IŞIL ÖZTÜRK

ÖYKÜ ESENDEMİR

PRODÜKSİYON DRAMATURGU

ÖMER NACİ TOPCU

SAHNE AMİRİ

SELAHATTİN ÇELEBİ

KONDÜVİT

OLCAYTU GÖNDER

IŞIK KUMANDA

SİNAN MAHÇUP

SUFLÖZ

FİLİZ SOYLUOĞLU

DEKOR SORUMLUSU

GÖKHAN SATILMIŞ

AKSESUAR SORUMLUSU

AŞKIN KÜRSAT

KADIN TERZİ

GÖNÜL AKILLI

ERKEK TERZİ

CEMİL BENZEŞ

PERUKACI

AHMET İRİKAYA

TAKİP IŞIKLARI

MEHMET ŞAH GÜNEY

  1. TOLGA PEKCAN

OYUNCULAR

HAFİZE GÜN

BERRİN KULYA BALKANLAR

ECEHAN ŞARMAN ÇETİNKAYA

YENER SEZGİN

SİTARE TUNA

HATİCE SEZER

LEVENT UZUNBİLEK

AYŞE DİNÇ

NEJAT ORBAY SEHLİKOĞLU

EMRE NURETTİN ÖRÜK

CENK TURAN

MUSTAFA SALİH SALCAN

UTKU DUMAN

TÜMAY REVŞAN KARGIN

IRMAK BAVKIR

CEREN KAYIŞ

ÖYKÜ ESENDEMİR – CANSU YILMAZ

BURAK GÜNSAYAR

ADNAN TUNALI

ELİF FİKRET GARİP – ESRA DEMİRCİ

ESRA DEMİRCİ – ELİF FİKRET GARİP

EGEMEN TOPCU

IŞIL ÖZTÜRK

ÖYKÜ ESENDEMİR

CEM ÇANAKOĞLU

CEM ŞENER

ERDEM ERDOĞAN

OĞUZHAN ERDOĞAN

MEHMET KIZAGÜL

CANSU YILMAZ

ÖMER NACİ BOZ

DİDEM POLAT

ÇAĞLA GENÇ

ZEYNEP YILMAZ

IRAZ HAZEL KÖRMÜKÇÜ

EREM NALCI

ALİ BİRCAN TEKE

ZEYNEP ASLI BÜBER

PELİN SU MEYDAN

HAYATİ ÖZEN

OZAN KAYA

Yorum


işlemi tamamlayınız: