20. Uluslararası Bursa Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali’nden Kalanlar

Handan Salta

19-24 Ekim tarihleri arasında yapılan festivalin ardından yalnızca izlediğim oyunlarla ilgili değil aynı zamanda festivalden yola çıkarak sanatla olan bağımız üzerine düşündüm ve aklıma birçok soru geldi. Yazıyı okuyanların da sorular sormasını diliyorum. Bu festivale ikinci defa gözlemci olarak katıldım. İlki yaklaşık  10 yıl kadar önceydi, oyunlardan sonra akşamları otelde toplanıp oyunu, yönetmeni, yazarı kıyasıya eleştiren, oyunların düşünsel boyutu konusunda kafa yoran bir ekip görmekten çok hoşlanmıştım. Fırsat bulup gidemediğim yıllar içinde festival bu özeliğini kaybetmiş gibi göründü bana.

İlk dikkatimi çeken şey oyun hakkında söz söyleyecek her insanın öncelikle eline sağlık, emeğine sağlık, zihnine sağlık  gibi övgülerle söze başlayıp sonra eleştireceği, merak ettiği şeyi söylemesiydi. Bu temenniler, artık neyseki geride bıraktığımızı umduğum, türban tartışmalarında saçını örtmesini gerektirmeyen bir dünya görüşüne ait herkesin “benim de anneannem/babaannem başını örterdi” demesini hatırlattı. Böyle bir söyleme mecbur muyduk? Neyi yumuşatmaya çalışıyorduk? Birisi başta toptan eline sağlık, iyi ki yaptın parentezini açsa ve her defasında aynı şeyi duymasak daha çok zamanımız olmaz mıydı? Hem ayrıca tiyatro dünyasının bu kadar içinde olup bu işlerin müthiş bir emek, zaman, özveri istediğini bilmeyen var mıydı ki? Profesyonelllerin bir arada olduğu toplantılarda böyle ritüellere ne gerek vardı? Gezi sonrası parklarda yapılan toplantılardan, onların öncülü Occupy Wall Street toplantılarından da mı hiç feyz almamıştık acaba?

İkinci olarak izlediğimiz oyunların bazılarında hiç çocuk izleyicinin olmaması epey dikkat çekiciydi. Festival biz gözlemciler için yapılıyor izlenimine kapılacak olsam da bu fikri kafamdan çarçabuk attım, herhalde büyük bir aksilik olmuştur diye düşündüm. Ancak Bursa’da yaşayan, öğretmenlik yapan, aynı zamanda ilgili bir anne olan arkadaşımın festivalden hiç haberi olmayışı dedektif ruhumu harekete geçirdi. Orada burada gördüğüm herkese yerli yersiz “Tiyatro Festivali”ne geldiğimi söyledim ancak haberdar olduğunu, izlediğini belirten kimseye rastlamadım. Alışveriş merkezinin içinde yer alan bir salonu bilen mahallelinin parmakla sayılacak kadar az olması da sadece söz konusu festivalin değil, kültür sanat işlerinin pek de yaygın bir izleyicisi bulunmadığı hakkındaki sokak anketime katkıda bulundu. Acaba tanıtım neden yetersiz kalmıştı veya çocukları, velileri öğretmenleri bu fırsattan yararlanmaktan alıkoyan başka meseleler mi vardı?

Diğer hayal kırıklığı ise ücretsiz olarak düzenlenen atölyelerden birine bir kişinin bile gelmemesi, hatta mekanda bulunan görevlinin bile etkinlikten haberi olmamasıydı. İlk kez yapılan bir festival olsa atlanmış denip geçilebilecek bir ayrıntı sayabilirdik bu durumu. 20 yıllık geçmişi olan festivalde buna olsa olsa metal yorgunluğu diyebiliriz.

Benzer bir yorgunluğu oyunlardan birinin (Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu tarafından sahnelenen Maskbet adlı oyun) yönetmeninde de gözlemlemek biraz can sıkıcıydı. Aslında iyi bir fikirden yola çıkan yönetmen, aklına gelen parlak fikrin ardına takılmış, oyunculuk rejisini bu fikir üzerinden şekillendirmiş, yapımın görselliği ve hareketliliğine vurgu yapan bir sahnelemeyi benimsemişti. Ancak hem dramaturjik olarak boşlukların bulunduğu, hem öykünün görselliğe ve harekete kurban gittiği yapımda bir de genç izleyicinin ilgisini tutmak adına oldukça basit (bazen de bu amaca bile hizmet etmeyen) yorumlar aranması yapımın bütünlüğüne, estetiğine gölge düşürmekteydi.  Yönetmenimiz ilk gösterim sonrası yapılan fuaye toplantısında kendisine sorulan sorulardan, yukarıda belirtilen noktalarla ilgili yorumlardan pek hoşlanmadı; övgü dolu sözlerle başlayan yorumlarda dile getirilen birtakım aksaklıklar konusunda canı sıkıldı. Hatta seyircinin zaten bir şey anlamadığını da bizlere bildirerek, yaptığı işle arasındaki mesafenin boyutları hakkında oldukça açık bir ipucu vermiş oldu. Ödenekli tiyatrolardan bir başka yönetmen de (Nilüfer Belediyesi Tiyatro Topluluğu’nun sahnelediği Burun adlı oyunun yönetmeni) çatık ve kalkık kaşlarla yapılan yorumları dinliyordu. Oysa yönetmenin beden dilinden okunduğunun aksine, eleştirilere karşı gardını almak için uygun bir yer değildi bu fuaye toplantısı; zaten kimse de birilerini yerden yere vurmak için orada değildi. Oyun içinde minik minik birçok buluşun zarif gözlemciler tarafından takdir edilip yönetmene ve yazara iletilmesiyle oluşan izlenim oyunun dört başı mamur olduğu yönündeydi. Oysa hem çocuklar hem yetişkinler oyunun bitmek bilmemesinden sıkılmışlardı. Ön oyundaki el çabukluğu marifet gösterilerinin oyunun içeriğiyle bir ilgisi bulunmaması, çocuklara sorulan sorulara verilebilecek yanıtlara hazırlıklı olunmaması nedeniyle verilen cevapların havada kalması ve oyuncunun bildiğini okuması, cinsiyet ayrımcılığı yapan bir metnin varlığı gibi sorunlar sözlü ve sözsüz geliştirilen dirençle geçiştirildi.

 Yapılan işin didik didik edilmesi, hevesle bulduğunuz bir dolu keşfin beğeni almaması işi yapanın canını sıkabilir; anlaşılır bir durum bu. Hele eleştirilmeye tahammül edememenin artık yönetim geleneği haline getirildiği bir zamanda yaşıyorsak.  Ancak ortaya çıkan ürünün nasıl karşılandığını, amaçlananlarla alımlananlar arasındaki farkı görmek, yapıt tasarlanırken hiç akla gelmeyen bir şeyin izleyiciden geldiğini görmek de önemli bir deneyim değil midir? Bu deneyimlere kendimizi kapatıyorsak diyalogdan, birbirini dinlemekten nasıl bahsedeceğiz ve nasıl bir iletişim kuracağız izleyiciyle ve kendimizle?

Dördüncü olarak yurtdışından gelen konuklarla iletişim sağlamak, oyunlarda ve fuaye sohbetlerinde seyirciyle iletişim kurmak için bulunan çevirmenlerin zaman zaman “bu kadar da olmaz” dedirten yanlış çevirileriydi. Neyse ki katılımcılar arasından son derece sevimli ve çok yaratıcı bir gönüllü çeviri problemini büyük oranda çözdü. Buraya yabancı dil ile ilgili bir gözlemimi daha eklemek istiyorum; yukarıda sözünü ettiğim “eline sağlık töreni” yurtdışından gelen ekipler için çok daha düşük bir yoğunlukta gözlemlendi. Bu da o yapımların daha az emekle yapıldığını ima etmek için değildi elbette; doğrudanlık kendi içimizde bir türlü yerleştiremediğimiz bir tavır mıydı?

Taşlar03

Taşlar-Craft Tiyatro

Benim için festivalin (tüm oyunları izleyemediğimi belirterek) iki yıldızı vardı. Taşlar’ı sahneleyen Craft Tiyatro  ve Romeo & Juliet’i sahneleyen MishMash Uluslararası Tiyatro Kumpanyası. Her iki oyun da tiyatronun tek vazgeçilmez bileşeni oyuncunun üzerine kurdukları oyunlarında seyirciye ders vermeye kalkışmadan, üstten bir dil kullanmadan, genç-çocuk izleyiciye anlattıkları hikayeyi basitleştirmeden veya buluşlarına kurban etmeden ve bedenleriyle muhteşem bir atmosfer yaratarak bizi mekanlar, kişiler, konular arasında gezdirdi. Seyirciyi zaman zaman olaya dahil ederek ve bir an olsun ilgimizi kaybetmeden izledik oyuncuları. Dileğim bu tür oyunların ülkemizde çoğalması, çocuk tiyatrosuna gereken özen ve önemin verilmesi, çocuk seyircilerin en az yetişkinler kadar ciddiye alınması, onların o renkli dünyalarını, hayal güçlerini soldurmayacak, sanattan tiyatrodan bezdirmeyecek (evet böyle çocuklar var, “Handan ben bu yaşa kadar gittiğim bütün tiyatrolarda çok sıkıldım” diyen bir çocuk var mesela) ve kendilerini özgürce ifade eden, merhametli, diğerkam, donanımlı bireyler olmalarına hizmet edecek oyunların sıklıkla sahnelerde görülmesi. Yukarıda sözü edilen tiyatro toplulukları dışında La Baracca O.N.L.U.S tarafından sahneye konan Küçük Fil adlı oyun büyük oranda çeviriye kurban gittiği için izleyicisiyle gerektiği gibi buluşamadı. Festival kapsamında çok beğenilen bir de atölye çalışması yapan oyunun yazarı, yönetmeni ve oyuncusu Bruno Cappagli ile oyun sonrasında çocuklarla birlikte yapılacak bir fuaye toplantısı da çok verimli olabilirdi.

Yirmi yıldır yapılagelen festivalin en önemli kazanımlarından birine yine tanıklık etmek sevindiriciydi. Oyuncular, yönetmenler, yazarlar, akademisyenler birbirleriyle fikir alışverişlerini sürdürdüler, yeni dostluklar kuruldu, yeni fikirler edinildi, yaratıcı fikirler beğenildi, bazen de ‘nasıl yapmamalı’ konusunda ortak kanaatler belirdi. Kendini ifade etmek için sanat yapan,  ürettiklerini diğerleriyle paylaşan sanatçıların değerli çabaları takdir kazandı ve umut ettiğim kadarıyla yaratıcı fikirlerle, sevgiyle ve dostlukla herkes Bursa’dan ayrıldı. Hocaları sevgili Nurhan Karadağ’ın cenazesine katılmak üzere festivalden erken ayrılmak zorunda kalan oyuncu ve akademisyenler Ankara’ya giderken taşıdıkları hüznün bir kısmını bize bıraktılar. Ama inanıyorum ki Karadağ’ın bıraktığı bayrak şimdi genç oyunculardan birinin elinde. Fuaye toplantılarına katılanlarlardan bir genç oyuncunun sözleri de bunu doğruluyordu. Festivalin ilk yıllarında, henüz beş yaşındayken tanıştığı festivale şimdi oyuncu olarak katılarak yapılan iyi şeylerin bir iz bıraktığını bize tekrar anımsatan (ancak ne yazık ki adını bilmediğim) bu genç oyuncu geleceğe dair umudumuza ışık yaktı. Son olarak festivalin dakikliğini hatırlatmak isterim; oyunlara gidiş-gelişler, yemek-atölye-oyun saatlerine gösterilen titizlik organizasyonun ardındaki hatırı sayılır emeği, gönüllüyü ve tiyatro sevgisini gösteriyordu, hepsi varolsunlar, çoğalarak dünyamızı güzelleştirsinler. Gelecek seneyi merakla bekliyorum.

Yorum


işlemi tamamlayınız: