Bir Delinin Hatıra Defteri: Gölgeler ve Gerçekler

tiyatro32-441x320

Televizyon kanallarını değiştirdikçe değişiyor ülkemin gündemi. Sanki farklı kanalları izleyenler, başka ülkelerde yaşıyorlar. Sosyal medyayı kullananlarsa bambaşka bir dünyada… Şaşırıyorum, aynı mekânı paylaştığım insanlarla derin görüş ayrıklıkları yaşamama. Kafamı duvarlara vurasım geliyor: “Bu insanlar nasıl oluyor da gerçeği göremiyor?” Henry Bergson teselli ediyor beni: “Göz, yalnızca aklın kavramaya hazır olduğu şeyleri görür”.

İçimi rahatlatsa da bu cevap, bambaşka meraklara doğru sürüklüyor beni. Delileri düşünüyorum.  Pek çoğu bizim göremediğimiz şeyleri gördüklerini söylüyorlar. Onlar mı gerçeği görüyor biz mi?

Sorumun cevabını almak için iki numara hipermetrop gözlerimle yola çıkıyoruz. Tiyatro âleminin en meşhur delilerinden birinin elini öpüp, ilmini isteyeceğiz. Ama önce bir pasajdan geçmemiz gerekiyor.

Pasajın kapısında “Melodi Pasajı” yazsa da içerisi uzun zamandır tatlı bir melodinin çok uzağındaydı. İçerideki dükkânlar, birer birer kepenk kapatmaya başlamış, insanlar pasajı Nispetiye Caddesi’nin bir kolundan diğerine geçmek eylemi dışında pek kullanmaz olmuşlardı. Bir sene kadar önce beni pasajın kaderinin değişeceğine inandıran bir şey oldu. Tatbikat Sahnesi, Ankara’dan sonra İstanbul’da Melodi Pasaj’ında açıldı. İşte şu meşhur deli de tam orada bekliyor bizi.

Randevumuza 40 dakika kadar erken geldiğimden Tatbikat Sahnesi’nin yeni mekânını iyice inceleme fırsatı buldum. Temiz ve düzenli. Her şeyin yeni yapıldığı belli… Yalnız, tiyatronun ruhu henüz mekânın ruhuna karışmadığından bir şeyler hala eksik gibi.

Neyse ki bu eksikliklerin büyük bir kısmı birkaç merdiven daha indikten sonra tamamlanıyor. Diğerlerine benzeyen bir kapıdan geçiyorsunuz ve burada sizi  Tatbikat’ın alemet-i farikası, sahnesi, bekliyor. İçeri adımınızı attığınız anda dışarının o yapay ışığı bitiyor ve kapkara bir salona giriyorsunuz. Sadece sahnenin olması gereken yerden bir ışık geliyor, o kadar. Bunun yanı sıra etrafta dolaşan bir duman var. Nihayet sandalyenizi bulduğunuzda fark ediyorsunuz ki, bir sahne yok. Yani bildiğiniz anlamda bir sahne yok. Bir çember ve ortasında mavi bir vinç… Erdal Beşikçioğlu kıpırdamadan vincin sepetinde sizi bekliyor.

Bu mavi vinç, bir sahne vazifesi görüp oyuncuyu seyirciden yukarı tutmasının yanı sıra, hem Bir Delinin Hatıra Defteri’nin iç dinamiği içerisinde, hem düşünce dünyamızın tam ortasında çok güzel gözüküyor. Poprishchin (Popriçin), adeta bu mavi makinenin aksayan bir parçası. Hal böyle olunca bu makine onu içerisinden atmak için elinden geleni ardına koymuyor.

Oyuna metni bilerek gitmek büyük bir önem arz ediyor. Belli ki bu durum bilinçli bir tercih… Çünkü salonda sandalyenize vardığınızda oyunu ve Tatbikat Sahnesi’ni anlatan bir küçük sarı kitapçık bekliyor sizi. Aslında Gogol’un hikâyesi Popriçin’in nasıl delirdiğini, aşama aşama anlatıyor. Ama Cem Emüler ve Erdal Beşikçioğlu oyunu bir günlükten ziyade bir içe bakış şeklinde anlatmayı tercih etmiş. Oyunun şık finali düşünüldüğünde, oyunun bütünü için, Popriçin kâinatta bir nokta olup yok olmadan evvel, nasıl olup da bu hale geldiğini düşünüyor ve hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyor, denebilir.

Oyunun seyirciden bekledikleri, metnini bilerek izlemeniz gerekliliği ile bitmiyor. Erdal Beşikçioğlu, oyunu ayağını yere değdirmeden vincin üzerinden oynuyor. Ayrıca, içinde bulunduğu sepeti de hareket ettiriyor. Bu esnada görüşünüz kısıtlanabiliyor. Ama bunun içinde sizin kendinizi eğip bükmenizin yanında bir çözüm daha var: Gölgeler. Ne zaman oturduğum yerden Erdal Beşikçioğlu’nun görmekte zorlansam, arkada gölgesinin yansımasını izleyebiliyordum. Böyle bir ışık tasarım için, Mustafa Bal’ın eline, emeğine sağlık.

Bu gölge oyunu insanı zihin dünyasında yeni yolculuklara da çıkarıyor. İnsan bir anda fark ediyor, Platon (Eflatun)’un meşhur mağarasında koltuğuna zincirlenmiş gibi oturduğunu. Gerçeği görmek için uğraştığınızda sahnede oldukça zavallı bir adam var. Ama gerçeği bırakıp gölgeye döndüğünüzde gölge dimdik duruyor ayakta.

Bu gölgeye göre Popriçin, işinde gücünde. Kendi içinde ne halde olduğu ilgilendirmiyor makineyi. Makinenin bir parçası o, mühim olan işinde gücünde olması. Zincirlerimle sandalyeye bağlı bense, ne zaman bozulacak, o zamana kadar izleyeceğim bu gölgeyi. İnanacağım gölgeye. Ne zamanki gerçek, tahammül edilemez bir hal alacak ve yırtacak bu gerçeği gizleyen bu perdeyi; işte o zaman belki ben bir an için göreceğim Popriçin’in delirmiş halini. Ama sadece bir an. Sonraki anda da makine hemen ona deli gömleğini giydirip, onu makinenin bütünden ayıracak. İşinde gücünde yeni bir Popriçin bulup, yerine koyacak.

Erdal Beşikçioğlu, Tayfun Gültutan’ın da ses tasarımı ile verdiği iç ses desteğiyle, bu delirme halini çok güzel oynuyor sahnede. Bir oyuncu için oldukça yorucu bir oyun bu. Ayağını yere basmadan, bir vincin her noktasında gezinebilmek ve bunu yaparken de oyunu hiç aksatmadan rolüne devam etmek başka bir emek, başka bir yetenek, başka bir kondisyon gerektiriyor.

Bu yorumun kıymetli olmasının bir sebebi daha var: Erdal Beşikçioğlu bir isyancıyı değil, işlevsiz hale getirilmiş, bozulmuş bir adamı oynuyor. İspanya kralı olduğunu söyleyene kadar, işini yaptığını sürekli vurgulaması bu bağlamda çok kıymetli… Zaten deli damgasını da köpeklerin konuştuğuna, mektuplaştıklarına inandığı zaman yemiyor. Ne zaman, makine için işlevsiz hale geliyor. O zaman akıl hastanesine gönderiliyor.

Oyunda benim en çok beğendiğim şeyse mekânın ruhuydu. Bu sebeple yazının başında pasajdan bahsettim. Belki ben zamanında bu oyuna Ankara’da bilet bulabilseydim bu kadar etkilemeyecekti beni. Ama plaza ve gökdelenlerin gölgesinde, bermuda şeytan üçgeni misali bir AVM üçgeninin hemen yanı başında, eskimiş, terk edilmeye başlamış bir pasajda bu oyunu izlemek, tek kelime ile şahaneydi. Bu mekânın kendisi, oyunun parçası, tamamlayıcıydı. Henüz izlemedim ama Blink/An da bu bağlamda okunabilecek bir oyun. Tatbikat Sahnesi, en azından İstanbul’da, bu noktaya odaklanırsa, o başta takıldığım mekânın ruhu, tiyatronun ruhuna öyle bir karışacak ki tadın yenmeyecek.

Çemberi tamam edelim, başladığımız yere dönelim. Öğrenebildim mi “Deliler mi yoksa biz mi gerçeği görüyoruz?” sorusunun cevabını. Emin değilim. Deli bu yerinde durmadı, oyunun sonunda bir nokta oldu kayboldu kâinatta.

Ama siz, bu işin peşine düşmek isterseniz, Tatbikat Sahnesi Ankara ve İstanbul’da… Ben bu yazıyı yazdığım sırada Ocak ayı takvimi henüz belli olmamıştı. Biletlerin de pahalı olmasına rağmen, hızlı tükendiği göz önünde bulundurulursa Tatbikat Sahnesi’nin twitter hesabını takip etmek de yarar var.

Başka yazılarda görüşmek dileğiyle,

İmza

II. Elizabeth.

Karanlıktaki Zenci

 

Yorum


işlemi tamamlayınız: