Masanın Altında Bir Oyun

masanın altında bir oyun [Sefa Tokgöz’ün Evrensel’de yayınlanan Masanın Altında oyunu hakkındaki yazısını paylaşıyoruz.] Fransız Oyun Yazarı Roland Topor, Masanın Altında oyununu “Göçmenler insanlık düzeyinin altında muamele gördüklerine göre, masanın altında yaşamaları da anormal görülmemelidir” sözleriyle anlatıyor. Oyunu kendi yaşam öyküsünden yola çıkarak kaleme alıyor.

Çevirmenlik yapan Florence, geçinebilmek için evinin içinde bulunan masanın altını göçmen Dragomir’e kiralıyor. Başlarda göçmen olmak, yabancı hissetmek üzerine ilerleyen oyun daha sonra ikili arasında gelişen sevgi bağına dönüşüyor. Oyun bireylerin, yalnızlıklarını, kapital dünyanın acımasızlığını, insan ilişkilerini kara mizah tarzıyla okuyucuya sunuyor.

Oyunun yazarı aynı zamanda oyuncusu Hakan Emre Ünal, sahneye çıkarak Topor’un metniyle oyunculuk okuduğu dönemde tanıştığından ve yedi senedir başucu kitabı yaptığından bahsediyor. Oyundaki ana karakterden biri olan Dragomir’i kendisine benzetiyor ve bazen gündelik hayatta Dragomir gibi hissedip düşünüyor. Oyuncunun en büyük hayali bir gün bu oyunu sahnelemek ve Dragomir’i oynamak! Ve daha sonra oyundan seçtiği bazı sahneleri seyirci önünde canlandıracağından bahsediyor. Oyun boyunca, kendi seçtiği bölümleri sahne üzerinde bulunan bavul, mendil, sopa ve ceketiyle sahneliyor. Bazen Dragomir oluyor, Bazen Florence, bazen köydeki akrabaları bazen de en yakın arkadaşı. Rolden role girerek, rolden çıkarak, kendisi olarak oyunu performe ediyor. Sahnede oyunculuk katmanları arasında dolanıyor, canlandırma, anlatıcı olarak anlatma ve kendi olma arasında oyun süresi boyunca gidip gelen oyuncu Brechtyen bir oyunculukla seyircinin sahneye yabancılaşmasını sağlıyor.

SERT GÜNDEMDEN UZAK, NAİF BİR OYUN

Seyirci olarak iki hikaye arasındaki farka, oyuncunun ve karakterin hayata bakışına şahit oluyoruz. Düşünsel süreci bu epik oyunculuğu canlı tutuyor. Senem Donatan ise yönetmenlikte kendisine eşlik ediyor. Oyunun eksik yanı Oyuncu/Yazar Hakan Emre’nin ana metinle kurduğu ilişkinin seyirciye yeterince aktarılmaması oluyor. Göçmen olmak, yabancı hissetmek temalarının işlendiği ana metindeki bu kavramların oyuncunun kendi hayatında nerede durduğu seyirciye aktarılmıyor. Hakan Emre’nin kişisel hayatından sadece tiyatro sanatının içinde nasıl varolduğuna tanık oluyoruz. Sık sık gittiği atölyeleri, katıldığı kursları anlatıyor. Florence karakteriyle olan ilişkisinin çok fazla vurgulanması Hakan Emre’nin ana metinle kurduğu ilişkiden sadece naif bir duyguyu seyirciye taşıyor.

Oyunculuk anlamında etkili olan, sert gündemden uzak, naif bir oyun izlemek isteyen tiyatro seyircileri Trom oyununu sezon boyunca misafir olduğu çeşitli sahnelerde izleyebilir.

Evrensel

Yorum


işlemi tamamlayınız: