Mizahın Asırlık Çınarı: Aziz Nesin 100 Yaşında

aziz_nesin[Atlas Tarih’ten Ayşegül Parlayan’ın Aziz Nesin’in yüzüncü yaş günü dolayısıyla oğlu Ali Nesin ile yaptığı ve Hürriyet’te yayınlanan söyleşinin bir kısmını paylaşıyoruz.] Toplumsal gözlemleri ve keskin kalemiyle mizah, edebiyat ve düşünce tarihinde büyük iz bırakan 1915 doğumlu yazar Aziz Nesin, bugün 100 yaşında…

Türk kültür ve düşünce hayatında yarattığı soru işaretleriyle toplumun ufkunu açan, eserleri yabancı dile en çok çevrilen ve ölümünden sonra da çok satan yazarlar arasında olan Aziz Nesin, bundan yüz sene önce, Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı için en kanlı döneminde, 20 Aralık 1915’te dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Nusret olan Nesin, subayken makaleler kaleme aldığında “Aziz” takma adını benimsedi. 1989’da yazdığı “Vur Damganı Zamana” isimli şiirindeki “Zaman izini bırakır sende / Senin de izin kalsın zamanda / Ölümün bile ziyan olmasın” dizelerinin hakkını verir şekilde ileri yaşlarında dahi yazılarını üretmeye ve yoksul çocuklarla ilgilenmeye devam etti. 1995’te 80 yaşında öldüğünde, sürgün ve hapislerle dolu yazı hayatına, yaşından çok eser sığdırmıştı. Ardında bıraktığı onlarca eser arasında en değerlilerinden biri de Nesin Vakfı.

aziznesin100yasindaBu yıl boyunca “Aziz Nesin 100 Yaşında” etkinlikleri düzenlendi. Babasının ölümünden sonra devraldığı vakfı daha da geliştirerek yönetimi yine vakıfta yetişmiş çocuklardan birine bırakan matematik profesörü Ali Nesin, etkinliklerin açılış konuşmasında babasıyla ilgili bir anısını anlatmıştı.

Gençken babasıyla yaptıkları uzun tartışmalardan birinde Aziz Nesin bir anda heyecanla  “Aaaaaa” diye bağırmaya başlamış. Bahçedeki bir fidana doğru koşarak filiz verdiğini görüp heyecanlanan Aziz Nesin, “Ölmek üzereydi, ‘sulayın’ demiştim, suladılar. Şimdi canlanmış.” diyerek gülümsemiş. Tıpkı Aziz Nesin’in yeşeren bir filize duyduğu bu heyecanı, Ali Nesin de yetiştirdiği çocuklara karşı fazlasıyla duyuyor. “Şimdiki harika çocuklar” sayesinde geleceğin parlak olduğuna inanan Ali Nesin, bir yazar ve bir baba olarak Aziz Nesin’i, babasının kurduğu vakfı ve çocuklara vermek istediği değerleri anlattı.

aziznesinaksamgazetesiBabanız çok fakir bir ailede dünyaya geliyor, hafız olmak üzere din ağırlıklı eğitim aldıktan sonra, askeri eğitim alıyor. Bu eğitim süreci Aziz Nesin’i nasıl etkiliyor?

İkisi de disiplin dolu bir eğitim. Aslında babam ileri yaşlarına kadar çok dindarmış. Babama ileri yaşlarında gözleri görmüyorken, ilk eşine 35 yaşında yazdığı mektupları okuyordum. Her mektubunun sonu “sana Allah’tan sağlık sıhhat niyaz ederim, sana Allah’tan falan filan niyaz ederim” gibi cümlelerle bitiyordu. Şaşırdım. İlk başta acaba eşi öyle de ona göre mi konuşuyor diye düşündüm. Babama sordum. “Ben inanıyordum o zamanlar, uzun süre de inandım” dedi. 30’lu yaşlarına kadar inanmış. Daha sonra inanmamaya başlamış. Ama Türkiye’de dinle milliyetçilik ve askerlik bir arada gider, gitmiştir de. Bu, nasıl yansımış hayatına? Çok disiplinli bir adamdı. Masasının başına oturur çalışırdı. İyi dosyalardı, yüzlerce dosya var vakıfta öyküsü yazılmamış. Gazetede bir konu görür, kupürünü keserdi. O, ya oyun ya da öykü olacaktır. Onu dosyalamaya başlardı. Haberler birikirdi, arada aklına bir şey geldiğinde yazardı. Aradan 10, 20, 30 yıl geçtiğinde de o dosyayı çeker yazmaya başlardı. Önce el yazısı sonra ikinci bir el yazısı. Sonra birinci ve ikinci daktilo. Çabuk yazmazdı babam. Bir kitabı 20 yılda filan bitirirdi. Bu da galiba askeri eğitimde ya da belki dindarlarda olan bir disiplini gösteriyor. Daha çok Katoliklerde falan vardır ya, hani kuşaktan kuşağa aktarılır… Ben öğrenciyken, Saint Joseph’te muhteşem bir böcek koleksiyonu vardı. Bir gün hocalarla, papazlarla birlikte bir geziye çıktık. Hoca bir böcek buldu hemen kibrit kutusunun içine koydu. “Kimde kibrit kutusu var?” diye bize sormuştu. Sigara içmek yasak tabii ama o sırada önemli değil, o sırada hoca hoş görüyor kibrit taşımamızı. Koyu dindarlarda  genellikle “hayat yeterince uzun, karınca gibi çalışmak lazım” diye bir görüş olur. Babam, disiplini askeri eğitimden sabrı da din eğitiminden almış diyebiliriz.

1934’te soyadı kanunu çıktığında, henüz 17 yaşındayken  ailesi için “Nesin” soyadını seçmesi de düşünce sisteminin ne kadar farklı olduğunu gösteriyor…

Evet, Aziz Nesin’in en büyük avantajı eğitiminin kötü olmasıdır. Bir bagajı, temeli yok. Dostoyevski’yi okuduğu zaman 40 yaşında. Ben Dostoyevski’yi 12 yaşında okudum. Babam bize “Siz benden çok üstünsünüz” derdi. Bir yazarı düşünün, 40 yaşında Dostoyevski okuyor! Ama Dostoyevski üstüne notlar almış Eski Türkçe, yayınlandı o da. Nabokov’un vardır Rus edebiyatı üzerine, o değerde. Nabokov’un eğitimi olağanüstü, mürebbiyelerle büyüyor, satranç oynuyor, ata biniyor. İsviçre’de köşklerde yaşıyor. Anadili gibi İngilizce, Fransızca biliyor. Öyle ki romanlarını İngilizce yazıyor. Böyle bir adam, bir de Aziz Nesin’i düşünün. Bir şey bilmediği için ve akıllı da olduğu için her şeyin temeline iniyor. Bakıyor gazetede yayınlanan soyadlarına: Aslan, Kaplan, Türkoğlu… Bakıyor kim bunlar diye. Cılız birisi “Aslan”, Ermeni biri “Türkoğlu”, korkak birisi de “Cesur” soyadlarını almış. Düşünüyor kimdir, ne yapıyor bunlar diye. O eğitimde bir gencin bunu düşünmesi ilginç. Aziz Nesin’de şaşırtıcı olan odur. Genelde bir soru sorarken, belli bir dağ üretmişsindir belli bir yüksekliğe varmışsındır, oradan başlarsın. Aziz Nesin hep alttan girerdi ve başka bir yerden çıkardı. Hep bizi şaşırtırdı. Normalde belli bir bagajın vardır, eğitimsiz olmak büyük bir dezavantajdır ama o, bunu avantaja çevirmiştir.

‘BABAM ÇOK CESURDU’

aziznesinaskerdeBabanızı nasıl anlatırsınız?

Gerçekten muhteşem bir insandı. İyi, çalışkan, zeki ve yetenekliydi. Hiçbir zaman “Böyle yaparsam başıma şunlar bunlar gelir” diye düşünmedi. Babama, geçmişte yazdığı mektuplarını okuyordum. Hapishaneler ve sürgünlerle ilgili kısımları da var tabii… O da beni dinliyor belli ki geçmişe dalmış gitmiş. Çok zor günler geçirmiş babam, ben bilmezdim önceden. Eski Türkçe öğrendim, ölümünden sonra babamın notlarını okudum ve neler yaşadığını anladım. Nâzım Hikmet’inki de zor ama bana babamınki daha da zor gibi geliyor. Kişisel notlarını okuduğum için belki de.  Özel hayatı da dahil olmak üzere dayanılır gibi değil çektiği şeyler. “Yaaa” dedi bir gün “bu kadar zahmet, bu kadar acı, sadece ben değil ailem de parçalandı, şu oldu bu oldu… Ve Türkiye’nin geldiği yere bak benim mücadelelerime bak. Boşu boşuna yaptım bunları” dedi. Sonra “Ama boşu boşuna anlamsız bir şey. Çünkü ben isteyerek böyle yapmadım ki başka türlü davranamazdım. Başka türlü yapamayacağım için böyle davrandım, benim varoluş biçimim, karakterim böyleydi” dedi. Haklıydı da. “Hükümet çok baskı yapıyor, çok üstüme geliyor, biraz muhalif olmayayım, ben bunların suyuna gideyim de bana iş bulsunlar, ailemi geçindireyim” diye düşünemezdi ki zaten. Asıl alkışlanması gereken korkak birinin cesaret göstermesi ya da cimri birinin bonkör olmasıdır. Aziz Nesin zaten bu karakterde biriydi ve öyle davrandı. Ayrıca çok cesurdu babam. Bazen “Ben de herkes gibi korkuyorum” derdi. Ama bu doğru değil. Aslında hiç korkmazdı çünkü başına gelebilecekleri düşünmezdi. Düşünse herkes korkar. Linç edileceksiniz düşünsenize korkmaz mısınız? Bir de acayip bir konsantrasyonu vardı. Masa başına geçip, yazıyla ilgilendiğinde, her şeyi bütün dertleri unuturdu. Ailesi parçalanmış olabilir, ev sahibi kapıya dayanmış olabilir, yarın mahkemesi vardır… İdama bile gidecek olsa masa başındayken kendini unutur, kendinden geçerdi. Bizim evde, iki kardeş Ahmet’le ben, kedi köpek gibi sürekli kavga ederdik. Annem, ablam, abim, teyzem vardı, ev kalabalıktı. Polis peşindeydi, hapis yattı, sürgüne gönderildi. Gazeteler kapanıyordu. İşsiz kaldı, paramız pulumuz yoktu. Fakirdik küçükken. Ve o bu durumda mizah yazıları kaleme alıyordu. Yani bu kızgınlıkla devrimci yazılar yazsa anlayacağım. Mizah yazmak ancak bu kadar büyük bir konsantrasyonla gerçekleşebilirdi işte!

Ailenizin ekonomik durumu siz doğduğunuzda nasıldı?

Abim ve ablam zamanında daha kötüymüş tabii ama bizim zamanımızda da oldukça kötüydü ekonomik durumumuz. Evimiz hoş bir ev değildi. Arkadaşlarımın evlerine göre oldukça fakir bir evdi. İlk evimiz Erenköy’deydi, ben 5 yaşına kadar orada yaşadık. Sonra bir sene kadar Göztepe’de bir evde kaldık. Daha sonra dedemizden kalan parayla, Feneryolu’nda bir ev alındı. Ondan önce hep kiradaydık. Pazar akşamları, 200 lira konurdu masa üstüne. Bütün hafta tüm ev o 200 lirayla geçindirilirdi.  68’e doğru düzeldi durumumuz. Evimizi yeniledik, kalorifer geldi eve. Zaten düzelir düzelmez de vakıf kuruldu. Herhalde fazla para battı babama. (gülüyor)

Bir baba olarak nasıldı, derslerinizle ilgilenir miydi?

Kimse ilgilenmezdi. Bir kere kompozisyon yazmam gerekiyordu. Tahrir deniyordu o zamanlar. Çok da uykum var, yatmam lazım. “Baba ne olur yazıver” diye çok ısrar ettim. “Peki sen yat ben yazarım” dedi. Eğer yazmazsam bütünlemeye kalacağım. Gece yattım sabah kalktım. Masada duruyordu ödev. Kahvaltımı ettim okula gittim. Kimse bize kahvaltı hazırlamazdı. Her şeyi kendimiz yapardık. Okulda okudum babamın yazdığı kompozisyonu. Korkunç bir şeydi, çok kötüydü… Vermedim, utandım. Çocuk ağzından yazmak istemiş herhalde gerçekçi olsun diye, rezaletti. Bir şekilde hocadan özür diledim, sonra yazarım dedim o ödevi vermedim sonra telafi ettim. Bu özel örnek dışında hiç ödevlerimize yardım etmemiştir. Saint Joseph’te bir kere 3 dersten bütünlemeye kaldım. Yaşım da 14’tü. Tam serserilik, ergenlik çağım. Babamla Ören’e gitmiştik. Tam 71 senesiydi, babam 12 Mart’tan kaçıyor, ben de sözüm ona bütünlemeye çalışacağım… Arkadaşlar buldum, kızlar, denize girmek, içki vs. Bir gece sabaha karşı saat 3-4  arkadaşlarla bir inşaatta yer bulduk içiyoruz. Kapı çaldı. Babam geldi. “Ne var baba?” dedim. “Gel buraya” dedi, 2 tane tokat attı. Ertesi gün biletimi aldı, beni İstanbul’a yolladı. Ben çok kızdım. Babamın beni dövmesi ne demek? Gururuma yedirememiştim.Daha sonra babam da İstanbul’a geldi. Ama evde konuşmuyordum onunla. Sürekli sınavlara çalışıyordum. Son bir hafta kalmıştı bütünlemeye. Gece gündüz çalışıyordum ama öyle böyle değil, hırs yapmıştım. Çocukluk işte, geçip, karneyi babamın masasının üstüne atmayı planlıyordum. Bir gün sofrada Ahmet, “Baba, Ali sabahlara kadar ders çalışıyor” dedi. Ben bakmıyordum hiç suratına, küs olduğum için. Babam da “O çalışır, çalışır” dedi gururla, ağzında ince bir tebessümle, ama bana bakmadan… Nitekim sınavları verdim tabii ama karneyi atmadım masasına. Bunun dışında da hiç “çalış” dememiştir.

Babanızın size öğrettiği, sizin en çok sahip olmanızı istediği değerler nelerdi?

İyi insan olmak, çalışmak, düşünmek, eleştirmek. Ama eleştirmek için eleştirmek değil yapıcı olmak, kendinden kuşku duymak. Bunları bilinçli mi yaptı bilmiyorum ama varoluşuyla öğrendik zaten. Ben çalışmayı babamdan öğrendim. Gece gündüz çalışan bir adam görüyordum çünkü.

‘AZİZ NESİN BÜYÜK BİR GÖZLEMCİYDİ’

Peki, yazar olarak Aziz Nesin’i nasıl anlatırsınız?

Çok iyi bir yazardı. Seçtiği konulardan bahsetmiyorum sadece; biçem olarak, yazının kurgusu olarak söylüyorum. Babam 78 yaşındayken Böyle Gelmiş Böyle Gitmez isimli kitabını yazsın diye özel olarak Türkiye’ye geldim. Gözleri görmeden yazıyordu çünkü, ben de yardımcı olacaktım. Bazen tuvalete gidiyor geliyor, yarıda kalıyordu satırlar. O yazıyor ben de bilgisayara çekiyordum. Bilgisayara çekerken bir bakıyordum cümle bir yerde başlıyor ve uzun uzun devam ediyor bitmek bilmiyordu. Korkuyordum bir yerde cümle bozukluğu olacak diye. Ama en sonunda bakıyordum her şeyiyle mükemmel. Görmediği halde, cümlenin başını sonunu çok iyi bağlamış. Bir de Aziz Nesin’de mizah, öykünün bütününde vardır. Durum komedisi değildir. Satır satır da komiktir, o zaten kahkahalara boğar ama öykünün bütünü komiktir. Genelde de sosyal konulardır bunlar, bu da onu evrensel yapıyor. Babam müthiş bir gözlemciydi. Kulağı da çok iyiydi. Bütün aksanları, diyalektleri çok iyi yazıya dökerdi. Çok iyi anlatır ve taklit yapardı. İyi aktördü, gençliğinde tiyatro da yapmış zaten.

aziznesinabdulazizefendiSiz en çok hangi öyküsünü seviyorsunuz?

Herkesin sevdiği öyküleri ben de seviyorum. Çok güldüğüm öyküleri var. Gözüne Gözlük mesela, okurken kahkahalardan gözümden yaş gelmiştir. Şimdiki Çocuklar Harika’yı çocukken daktilosundan çıkar çıkmaz okumuştum, başında beklerdim sayfayı bitirsin diye.. Mizahi olmayan öyküleri vardır: Usta Paydos, Damda Deli Var, Fil Hamdi olağanüstüdür. Hepsi son derece basit fikirler, çok güzel işlenmişler. Kurgusu çok güzel. Başı sonu çok iyi bağlanıyor. Çoğu zaman eserlerinde “Hasan” adında Aziz Nesin’in kendisi yani “ben” vardır. O “ben” işsiz, ezilmiş olur. Zengin olmaz. Kendisiyle, aptallıklarıyla alay eder. Bu da, okura “ben de kendimle alay edebilirim” izlenimi verir.

AZİZ NESİN’İN ORDUDAN ATILMA SEBEBİ

Aziz Nesin ordudan çıkarılmasaydı hayatı nasıl devam ederdi? Yine de yazar olur muydu?

Darbe yapardı. Askerlerin darbe planı yapmak göreviydi. Onu yapmıyorsa görevini yapmamış sayılırdı eskiden. Çünkü cumhuriyeti korumak ve kollamak, yasayla belirlenmiştir. Yasalar, bu görevi vermiş onlara. Belki Kenan Evren olmazdı da Aziz Nesin olurdu… Belki Kenan Evren yazar olurdu… Allah bizi korumuş diyelim. Çünkü Kenan Evren’den daha akıllıydı daha başarılı olurdu muhtemelen. Bir defa artık sevmemeye başlamış askerliği. Bir de askerlikte önemli bir şey yapması için savaş çıkması gerekiyor. Babam o yaşlarda belli ki bir şeyler yapmak, yaşamını değerlendirmek istiyor. Babamın fotoğraflarına baktığınız zaman hep merkezde olduğunu görürsünüz. 50 kişilik grup varsa, babam hep öndedir. Lider ruhlu. Keçi besleyip sütünü erlerine vermiş. Keçi beslemiş diye cezaevine atmışlar. Erin bir sorunu varmış, karısıyla mektuplaşmalarını okumuş babama. Karısı “Perişan durumdayım ne olur gel” diye mektup yazmış. Babam da üzülüp izin vermiş. Hatta askere “Kaç gün istiyorsun?” diye sormuş. O, “5 gün yeter bana” demiş. Babam da, üstelik savaş zamanında izinlerin kaldırıldığı bir dönemde “Al sana 10 gün ama gel buraya” demiş.  Meğer her şey bir numaraymış, mektubu da eşi filan yazmamış… İzin verdiği asker gidip adam öldürmüş, kan davası varmış.  Bu iki olay yüzünden ordudan atılmış.

aziznesinkemaltahirDüşüncelerinden bu kadar ödünvermez olması nereden geliyor?

İçten bir adamdı. İçtenlik önemlidir özellikle sanatçı için. Bir gün babam öykü yazmıştı gazeteye yollayacaktı. “Ver bir ben okuyayım” dedim. “Önce yollayayım da…” dedi. “Yahu ver bir ben önce okuyayım, nereden biliyorsun güzel olduğunu?” dedim. Önce bir baktı, uzun uzun güldü. “Bunca yıllık deneyimim var biliyorum” dedi. Bir de sarsılmaz bir özgüveni vardır. 1945 Aralık’ta geldi Babıali’ye. 40’lardan 50’lere kadar köşe yazarlığı yaptı. Kendisinden 20-30 yaş büyük yazarlarla kalem kavgasına girişti. Daha askerden yeni çıkmış, henüz 30 yaşlarında… Burhan Felek, Orhon Seyfi Orhon, Necip Fazıl Kısakürek gibi isimlerle kalem kavgaları vardır. Yalnız Eski Türkçesi çok iyiydi, hiç yanlış yapmazdı. Kendisinden büyük yazarlardan mektup gelirdi, onların hatalarını görürdü, babam hata yapmazdı. Her ne kadar bilgisiz falan desem de öğrendiği şeyleri çok iyi öğrenmişti belli ki…

Yazının tamamına ulaşmak için tıklayınız

Yorum


işlemi tamamlayınız: