Sahne Sanatlarında Bu Hafta

Piri Kaymakçıoğlu

Mehmet Bozkır İzmir Devlet Opera ve Balesi’nden balerin Burcu Olguner’le kapsamlı bir söyleşi yaptı. Söyleşi eğitimi, disiplini, kendini geliştirmeyi, yurtdışında neler olup bittiğini takip etmeyi ön plana alan, sahne sanatları ve seyirci ilişkisine kafa yoran, sahnelerde altyapı eksikliğine dikkat çeken çok önemli noktalar barındırıyor. Eğitimi konservatuar eğitimiyle sınırlı tutan –elbette ülkemizde konservatuar dışında kapsamlı bir bale eğitimi veren merkezlerin az sayıda olması bu görüşte etkili olabilir- yaklaşımın eleştirilmesi gerekiyor. Söyleşinin ana eksenini ise sanatta disiplin, eğitim ve araştırmacılık oluşturuyor. Bale ve modern dans üzerine yakın zamanda yayınlanan okunası bir söyleşi.

Sanat ve hukuk dünyası bu hafta iki etkinlikle bir araya geldi. İlki Salı günü İstanbul Üniversitesi Kongre Merkezi’nde yapıldı ve sahne, perde, ekran ve mikrofon çalışanlarının hukuki sorunları ele alındı. Oyuncular Sendikası ile iş hukuku camiasının önemli isimlerinin bir araya geldiği etkinlikte oyuncuların hukuki statülerinin serbest çalışan değil işçi olarak geçmesi gerektiği üzerinde duruldu. Bir diğer etkinlik sanatta ifade özgürlüğüne ilişkindi. Siyah Bant ve İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin işbirliğinde hazırlanan sanatta ifade özgürlüğü eğitimi Ankara ve Eskişehir’den sonra bu cumartesi İstanbul’da düzenlendi. İfade özgürlüğüne yönelik pek çok ihlalin yaşandığı bugünlerde sanat camiasının böyle bir buluşma gerçekleştirmesi önem taşıyor.

Öte yandan tiyatrocuların Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmasına tepkileri sürüyor. Genco Erkal ve Tülay Ünal’ın oyunlarına Can Dündar ve Erdem Gül pankartıyla çıkarken; Rutkay Aziz, “Esir düşmüş olabiliriz, ama teslim olmayacağız” diyor, Pelin Batu “Umut Nöbeti”ne destek veriyor. Mert Fırat ise bu hafta T24’e verdiği söyleşide “Tutuklu gazeteciler, suikastlar, ifade özgürlüğüne yönelik baskılar sizi nasıl etkiliyor?” sorusuna “Gözümüz korkmuyor. Köşeye sinmiyoruz. Çünkü biz koltuk sevdası ile iş yapmıyoruz. Çıkarımız o yönde değil çünkü. İsteğimiz herkesin düşündüğünü dile getirebiliyor olması. Her şey o kadar aleni ki, ben korkmuyorum. Can Dündar da korkmuyordur. Çünkü bunların neden yaşandığı çok açık. Şiddetini arttırdıkça işlevsizleşirsin. Tarih bunu gösterdi. Biz de bu aşamadayız. Dolayısıyla gelecek adına umutsuz değilim” şeklinde cevap veriyor. Bu tepkiler çok değerli ancak sanatın yaratabileceği etki düşünüldüğünde oldukça sınırlı. Daha performatif, daha güçlü, baskı ortamında gedik açan farklı sanatsal üretimler elbette mümkün.

Son olarak, ikinci sezonuna giren Cadı Kazanı Tatavla Sahne’de oynamaya devam ediyor. Oyunda Arthur Miller McCarthy Amerikası’ndaki komünist avını, 1692’de cadılıkla suçlanan bir grup insanın mahkeme kararıyla idam edildiği bir dönem üzerinden eleştiriyor. Tatavla Sahne benzer eleştiriyi günümüze ulaştırıyor ve oyunu Can Dündar’ın 26 Aralık 2014’te yazdığı Cadı Kazanı köşe yazısı ile başlatıyor. Ben de bu yazıyı onla bitireyim:

“…Yenilmez sanılan McCarthy birkaç sene içinde devrilip tarihin çöplüğüne gömüldü; Elia Kazan, hâlâ o utancı temizlemeye çalışıyor; Arthur Miller ise, kalemiyle hâlâ savaşıyor despotlara karşı…

Belli ki, bir süre sonra, güneş açtığında da 2010’lar Türkiyesi’nin istibdat rejimine dair oyunlar sahnelenecek buralarda…

Ve insanlar, o baskıyı kuranları lanetlerken o baskıyı yıkanları, o oyunları yazanları alkışlayacak.

Cadı avcıları tarihin çöplüğünde buluşacak; her dönemin “cadılar”ı yanarak insanlığın yolunu aydınlatırken…

Biz ise, her gecenin iki gündüz arasında olduğunu bilmenin ferahlığıyla her cadı avında, avcıların karşısında, cadıların safında olacağız.”

 

 

 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: