Nedim Saban’ın “Yeni Stratejisi”nin Son Örneği: “Fosforlu”

Robert Schild

Dergimizin Mart 2008 sayısında yayımlanan “Nedim Saban Nereye Koşuyor?” başlıklı bir incelemede, tiyatroya 1976 yılında çocuk oyunlarıyla başlayıp ABD’ndeki sahne sanatları tahsilinden sonra 1992’de Tiyatrokare’yi kurduğu günlerden bu yana sürekli olarak izlediğim Saban’ın çalışmalarını üç ana gruba ayırmıştım. Bunların ilki, aldıkları olumlu eleştirilere karşın oldukça az “rating” yapmış Dario Fo’nun ”Cadılar Zamanı” veya David Mamet’in “Oleanna” gibi “nitelikli drama” olarak tanımladığım oyunlar, diğeri iki ayrı dönemde (1992 ve 2013’de) sahnelenen Neil Simon’un “Müziksiz Evin Konukları” ve Francis Weber’in “Salaklar Sofrası” gibi yüzlerce kez perde kaldırmış “nitelikli güldürüler”, üçüncüsü ise toplamda 1200 gösterimi aşmış “Şen Makas”, 200 kadar sahnelemeyle “İki Oda Bir Sinan” ve Anadolu açıkhava tiyatroları turneleriyle 100.000’e yakın seyirciye ulaşmasını bilmiş “Bir Demet Yasemen” başlıklı Zeki Müren müzikali gibi “gişeye göz kırpan”lardır. O yazının sonunda da Nedim Saban’ın asıl “tiyatro stratejisi”nin, üçüncu gruptaki oyunlarına ikinci ve özellikle birinci gruptakilerini “taşıtmak” olduğunu savlamıştım – örneğin 2008’de Metin Serezli’yi yeniden sahne ışıklarına çıkardığı Ray Cooney’in “Kim O?” vodviliyle Itzik Weingarten’in “Babamla Dans” gibi deneysel oyunların finansmanını mümkün kılması, veya “Şen Makas 2”nin, Afife Jale ödüllü “Salı Ziyaretleri”ne katkıda bulunmuş olması gibi…

Gel zaman, git zaman – Saban’ın tiyatro çalışmalarında son birkaç yıldır değişik bir strateji, farklı bir konsept, sanki yeni bir trend sezinlemiş gibiyim… Biraz abartarak “küçük bütçe/az kişi = büyük iş” ikileminin ustalıkla üstesinden gelip, bir çeşit “postmodern müzikaller” yarattığını söyleyebilir miyiz acaba..? Burada kastettiğim, örneğin “Bir Demet Yasemen”de görev almış onlarca oyuncu, dansçı, orkestra elemanı ve teknik ekip yerine, benzer nitelikte müzikli yapımların şimdi iki elin parmak sayısını geçmeyen sanatçı ile kotarılabilmesidir… Bu olguyu en başta –şahsen pek beğenmediğim, ancak gösterimde olduğu altı yıldır, Anadolu turneleriyle birlikte 150.000 kişinin izlediğini duyduğum– “Leyla’nın Evi”nde gözlemlerken, son olarak “Fosforlu”da tam anlamıyla kanıtlanmış gibi görüyorum (bundan önceki “Zübük” daha çok “müzikli oyun” kategorisine girdiğinden, onu bu gelişmenin biraz dışında tutmalıyız sanki…)

Belki de Nedim Saban, bu “trend” arayışında Ayça Varlıer ile karşılaşınca, “yolunu buldu”!

Ayça Varlıer, kariyerinin başında İDOB’nde “Batı Yakasının Hikâyesi” ile göz doldurmasının ardından, ne yazık ki sadece 2010 İstanbul Tiyatro Festivali’nde izleyebildiğimiz “Hekate’nin Şarkısı”ndan sonra, sanırım ilk kez Tiyatrokare’nin “Leyla’nın Evi”nde bir “müzikal yıldızı” olarak hak ettiği üne kavuştu ve bu rolüyle birçok önemli tiyatro ödülü aldı. İşte Nedim Saban, ortaya çıkarmış olduğu “Ayça Varlıer fenomeni”ni şimdi “Fosforlu” müzikalinde yeniden değerlendirirken, Tiyatro YanEtki’deki güzel çalışmalarıyla bildiğimiz Serkan Üstüner’in başarılı rejisiyle de oyunda mükemmel bir denge sağlanıyor.

Eleştiri yazılarında oyunların konuları hakkında ayrıntılara girmeyi pek sevmiyorum – ve bu nedenle, tek bir tümce ile: İstanbul tutkunu sokak kızı “Fosforlu Cevriye”, kimi dostları ile eğlenir, varlıklı bir erkeğe ise peş-keş çekilmek üzereyken, üstelik zabıta kuvvetlerinden kaçıp sığındığı bir devrimciye aşık olurken, “gözleri açılır” ve kendisini ilk kez bir “meta” olarak değil, bir “insan” olarak görmeye başlar…

Suat Derviş’in 1944-45 yılında Son Telgraf gazetesinde tefrika edilen aynı isimli romanı, Aydın Arakon (1959) ve Nejat Saydam (1969) tarafından filme alınmış ve 2008 yılında Gülriz Sururi’nin yönetiminde Ankara Devlet Tiyatrosu’nda bir müzikal olarak sahnelenmişti. Bu yapımları izlemediğimden, Suat hanımın sosyalist içerikli liberal feminist düşüncelerini ne derecede işlediklerini bilemiyorum – ancak yazarına da anlatıcı rolünü verip hak ettiği biçimde anmasını bilmiş Tuncer Cücenoğlu’nun sahne uyarlamasını temel alan Tiyatrokare’nin “Fosforlu” müzikalinde bunlara değiniliyor elbet… Bu bağlamda, yazarının “toplumcu gerçekçi” özelliklerine geniş yer veren, son bölümünün başlığı da –ironik biçimde!– “Suat Derviş’ten geriye kalan Fosfor” olan, 2011 yılında Bilkent Üniversitesi’ne sunulmuş bir master tezine işaret etmek isterim (Çimen Günay: “Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş’in Yeri”http://www.thesis.bilkent.edu.tr/0001683.pdf )

Oyunun yönetmeninin dengeyi sağlamış olduğunu savlarken, “Fosforlu”yu kesinlikle sadece bir Ayça Varlıer oyunu yapmadığını ve (belki de Mehmet Birkiye’nin “Cyrano”daki “merkeziyetçi” hatasına düşmeden!) çoklu roller üstlenmesini sağladığı diğer oyuncuların sahne ışıklarında parlamalarına izin vermiş olmasını kastediyorum – tabii ki, Nedim Saban’ın çok yerinde bulduğum casting’i sayesinde de! Pınar Yıldırım, Ece Duran, Cem Güler sırasıyla Emek Sahnesi, İstanbul Devlet ve Sadri Alışık Tiyatrosu kökenlidir; müzik camiası ve çocuk tiyatrosundan gelme Mert Carim ise, yetişkinlere yönelik bu ilk deneyiminde de benzer yetenekler gösterdiğini kanıtlıyor. Sesleri her ne kadar tam “müzikallik” olmasa da, bu gençlerin her biri dörder-beşer özyapıyı canlandırırken, bu rol değişimlerinin hemen tümünde çok başarılı kompozisyonlar çiziyorlar – özellikle genelev patroniçesi Sümbül, Köz Ayten, meyhaneci Barba ve varlıklı Hacı’da olduğu gibi. Bu gençlerin her biri, sahnelerimizde kendilerinden daha çok söz ettireceklerine kesin gözle bakabiliriz! – Devrimci “Adam”ı canlandıran Fatih Dönmez’in de rolünü hakkıyla, ancak izleyicilerde büyük heyecan yaratmadan yerine getirdiğini belirttikten sonra, tüm oyun boyunca yılmayan dinamizmi, rolüne uygun fiziği , tabii ki üstün dans ve ses yeteneğiyle Ayça Varlıer’e oyunun yıldızı olduğunu teslim etmek gerekiyor hiç kuşkusuz…

Ayça hanımın bir akrabası (kardeşi?) olduğunu varsaydığım Aslı Varlıer Pelit’in elinden gelme sahne ve giysi tasarımına diyecek hiçbir şeyim yok; daha önce de belirtmiş olduğum “küçük bütçe = büyük iş” ilkesine uygun bir çalışma olduğunu, ne var ki “dekor/kostüm büyüklüğü”nün birazcık da tartışma (!) getirebileceğini söylemeden edemiyorum… Ancak öte yandan, oyunu Zorlu PSM’nin o üstün donanımlı sahnesinde izlemiş olmamıza rağmen, bir Broadway prodüksiyonu da beklemiyorduk doğrusu!

Gelelim, tüm tanıtımlarında “müzikal” olarak nitelendirilen “Fosforlu”nun müziğine… Kendisini daha çok caz dünyasından tanıdığım Eylem Pelit’in bildiğim kadarıyla bu ilk müzikal denemesinden, gerçeği söylemek gerekirse, geride (akılda) pek bir tını kalmıyor… On beşi aşkın “beraber ve solo” şarkıyı dinlerken, kulağı rahatsız edici armoni/prozodi/ritim aksaklıklarına rastlamamakla birlikte, salonda pek bir heyecan duyulduğuna tanık olmadım. Bunu (belki gereğinden) çok sayıda şarkı ve dans ezgileri, hele alaturka, kanto, göbek, rap gibi her telden çalan bir müzik çeşitliliği ile (bile?) sağlamak mümkün olmadı – ve iyi ki, bu şarkı/danslarda karşımızda alımlı Ayça Varlıer ile o müthiş dört genç vardı!..

Oyunun metnine gelince, şarkı sözlerinin bir bölümünü de yazmış olan Cevdet Canver’in Tuncer Cücenoğlu’na ait “Fosforlu Cevriye’nin Acıklı Hikâyesi” başlıklı tek kişilik “müzikli, ibretli oyun”una dayanarak çıkardığı, aslında iki saati geçen bu dramaturji çalışması, oyunu izlemiş olduğum 10 Aralık akşamı kısaltılmıştı bile – ancak bana kalırsa, özellikle ilk perdedeki “tanıtım” bölümleriyle “Fosforlu”nun devrimci “Adam”ın evinde geçirdiği sahnelerine bu konuda birazcık daha da çeki-düzen verilmeli. Günümüz izleyicilerinin (yoksa belki sadece tiyatro eleştirmenlerinin mi?!) oyun izleme “tahammül süresi” artık eskisi gibi değil – ve bu bağlamda dikkatleri/ilgileri, yıllar geçtikçe daha erken dağılmaya başlıyor…

Dergimizin Mart/Nisan 2014 sayılarında müzikallere ayırdığım iki bölümlük yazımın ilkinde “…bir müzikalin ‘başarılı’ addedilmesi için, olağan tiyatro geleneğine koşut olarak (…) onda bir ileti aramak”tan söz etmiştim. “Fosforlu”da yer alan birtakım dürüst ve naif iletilerini ise en başta Suat Derviş hanımefendinin yapıtlarında bulunan “toplumcu gerçekçilik” izlerine borçluyuz. Yukarıda andığım master tezini kaleme almış olan Çimen Günay, “Derviş’in çoğu romanında, net bir ideolojik görüşten çok, çelişkiler dile gelmektedir…” diyor – ve “Fosforlu” müzikalini izleyen herkes, bu oyunun bir çelişkiler yumağı olduğunu daha ilk sahnelerinde anlayacaktır!

İşte, Derviş/Cücenoğlu’nun kaleme aldığı çelişkilerin tümünü ustalıklı biçimde ortaya döken Serkan Üstüner, sanırım Nedim Saban’ın tasarısından doğmuş olan bu (ister “light” deyin, ister “cep boyu”) postmodern müzikal ile üstadının çağdaş/ekonomik/cazip tiyatro konseptine ayak uydurmasını bilmiştir.

Dergimizin bu son basılı sayısında “Nedim Saban nereye koşuyor?” sorusuna açık bir yanıt bulabildik mi, bilemiyorum – ancak şurası kesindir ki Saban, “tiyatro bayrağı” dimdik elinde, koşmaya devam edecektir…

Bu yazı “Tiyatro… Tiyatro…” Dergisi, Ocak 2016 sayısında yayınlanmıştır



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: