Ölü Doğanın Canlanan Sesleri: Dimitris Papaioannou’dan “Still Life”

Mehmet K. Özel

koltuğuma yerleşmek üzere salona girdiğimde bomboş sahnenin en önünde ortada bir adamın oturduğunu görüyorum. biraz sonra başlayacak olan yapıtın tasarımcısı olduğunu bildiğim adamın elinde küçük bir kaya var; onu evirip çeviriyor, bir yandan da seyircileri inceliyor.

bir zaman sonra yandan sahneye bir teknisyen giriyor ve adamın altındaki sandalyeyi çekip alıyor; adam yere düşmüyor, tersine, kılı kıpırdamıyor, sanki hala altında sandalye var gibi, ya da baştan beri yoktu zaten.

biraz sonra, olmayan sandalyeden kalkar gibi bir jestle ayaklanıp, küçük kayayı önüne bırakıyor, yerdeki mikrofonlardan taşın zemine çarpma sesini duyuyoruz. adam üstünü başını düzeltiyor, ceketini ilikliyor, omuzlarını sanki üzerlerindeki tozları temizlermiş gibi hafifçe dövüyor, bize son bir defa bakıyor ve arkasını dönüyor; sırtının üst kısmında melek kanadına benzeyen iki beyazlık var. adam sahnenin karanlığına doğru gözden yitiyor… dimitris papaioannou’nun “still life”ı böyle başlıyor.

“still life” parçalardan oluşuyor; birbirine esnek bir şekilde bağlanan episodlardan. yapıtın en uzun bölümü sırtında devasa bir kare taş taşıyan, taşın içinde kaybolan, kaybolduğu delikten her seferinde başka bir adam, bazen de bir kadın olarak çıkan adam; rüzgar ve şimşeği üzerine çeken kadın; taştan adam; kürekli adam ile etekleri taşlı kadın; yükselmek için kendine taştan dengesi imkansız basamaklar yapan, merdiveni dayanak olarak kullanan adam; yerin bağlarını çözen figürler; göğü kürekle havalandıran adam; ve son olarak, başlarının üzerinde taşıdıkları masayı sahneden seyircilerin arasına indirdikten sonra, üzerindeki yemeklerle karınlarını doyuran figürler.

figürler çabalıyorlar; tekrar tekrar; yılmadan, bıkmadan; her seferinde değişerek, dönüşerek.. sanki bir yere düşmüşler, oradan kurtulmak istiyorlar; zemininin iplerini çözerek bulundukları yeri dağıtmak, çözmek istiyorlar… hedefleri hep diğer taraf, göremedikleri, duyamadıkları; en çok da yukarısı; nasıl olursa, ama mutlaka yükselmek, ya da yüksekteki bir şeylere ulaşmak; o şeyleri dürtmek, harekete geçirmek, etki yaratmak..

figürler diyorum çünkü sahnedekiler insan mı yoksa melek mi, ya da küçücük kanatlarından dolayı insan ile melek arası bir evredeler mi; belli değil.. belki sırtlarındaki beyazlık da kanat değildir, lekedir sadece..

aslında ilk episodun bir adı var ve bu seyirciye yeterli ipucunu veriyor: “sisyphus”. dolayısıyla figürlerin insan olma ihtimalleri yüksek; melek olsalar bu kadar uğraşırlar mıydı zaten…

sisifos referansı sadece ilk episodun değil, yapıtın genelinin atmosferini, anafikrini kuruyor. gösteri broşüründe albert camus’nün sisifos’u, -sadece yükseklere ulaşma çabasının kendisi bile bir insanın yüreğini doldurmaya yeteceğinden- mutlu bir adam olarak hayal eden yorumu alıntılanmış. gerçekten de yapıt boyunca çabalayan, uğraşan ve sahnedeki diğer bütün figürlere dönüşen ama her seferinde kendisi olarak geri dönen başfigür yapıtın sonunda huzurlu, mutlu birisi gibi temizlenir, paklanır ve diğerlerinin çoktan oturmuş ve tabaklarını doldurmuş ama başlamak için onu beklemekte oldukları masaya gelerek afiyetle şölene katılır.

kral sisifos’un solar kuramına göre güneş yuvarlağını temsil etmesi, ayrıca inip kalkan deniz dalgalarıyla da özdeşleştirilmesi de papaioannou’nun yapıtında yer bulmuş.

papaioannou nasıl başlangıçta koltuklarımızda oturan bizlere bakarak bizi bir anlamda aynaladıysa, yapıt boyunca da zaman zaman oditoryumun arka kapısından sahne önüne gelerek, o anda sahnede bulunan figürü, -bu, çoğunlukla başfigür olan sisifos’tur-, izler; ikisi her seferinde aynı anda önlerini ilikleyerek veya ceketlerini düzelterek birbirlerini aynalarlar.

papaioannou prologta bizlerle kurduğu özdeşliği, bu sayede sahnedeki figüre aktararak, bizlerin de birer sisifos olduğumuzu bizlere hatırlatır.

“still life” ne dans, ne tiyatro, ne dans tiyatrosu, ne yeni sirk, ne de sihir; hiçbiri.

“still life”da hareketler, jestler, mimikler ve hüner; durumlar ve durumların içine yerleştirilmiş figürler var.. “still life” en çok “tiyatro”ya benziyor, ama konuşma da yok söz de; sesler var ama insan değil “cansız nesne” sesleri…

“still life”ı izlerken akraba olarak sinemadan chaplin ile keaton, edebiyattan kafka ile beckett, tiyatrodan philippe genty ile josef nadj geliyor aklıma.

ama her şeyden öte, “still life” malzemeyle ve sesle sıkı sıkıya bağlantılı bir iş. bu özelliğiyle, şimdiye kadar seyrettiğim hiç bir sahne yapıtına benzemiyor. hayret uyandırıcı ve şok edici!

malzeme; ağır, hafif, uçucu, salınan, dökülen, düşen, dağılan, patlayan, yumuşak, sert..

müzik yok, sesler var. sesler; tok, tiz, çakan, tırmalayan, okşayan, pes perdeden, ani, yüksek, derinden, yakından..

“sanatın simyası şeyi başka bir şeye, şiirselliğe açık bir şeye nasıl dönüştürmeyi bilmektir” diyen dimitris papaioannou bir rönesans sanatçısı gibi “still life”ı neredeyse bütünüyle kendisi tasarlamış; görsel konsept, mizansen ve ışık & kostüm tasarımı ona ait, bir tek ses kompozisyonu giwrgos poulios’un.

2014 tarihli yapıt özellikle 2015-16 sezonunda paris’ten sao paolo’ya, stockholm’den şili-santiago’ya dünyanın dört bir köşesini dolaştı, dolaşmaya devam ediyor.. 2004’teki atina olimpiyatı açılışı’yla dünya çapında tanınmadan çok önce, iksv’nin taa 2000 yılındaki tiyatro festivali’nde “medea”sıyla istanbullu seyircilere tanıttığı papaioannou’nun şehrimizde tekrar ağırlanma vakti gelmedi mi..

Danzon



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: