Oyunun Oyunu

Melda Dinçel

Asthon-Under-Lyne Royal Theatre topluluğunun yeni oyunu Çırılçıplak’ı, Şubat ayında seyircisiyle buluşturan tek yerde, Şehir Tiyatroları Üsküdar Müsahipzade Celal sahnesinde izledim. Oyunun konusu kısaca şöyle: 16. Yüzyıldan kalma bir dağ evinin sahipleri olan Brent çiftinin başı maliyecilerle belaya girdiği için kendilerini İspanya’ya atmalarının ardından hizmetçileri Bayan Clackett evin keyfini çıkarmaya başlar. Fakat evin boş olacağını düşündüğü için garsoniyer olarak kullanmak isteyen emlakçı Roger Tramplemain’ın eve gelişiyle işler karışır ve sahnede birbirini tetikleyen absürd ve komik olaylar yaşanır.

Gümüş şamdanların ve porselen yemek takımlarının süslediği büfenin yanındaki şömine, farklı odalara, ayrı banyolara açılan kapılar, parlak ve pahalı perdelerin örttüğü camların ardındaki orman manzarası, el oyması ahşap çalışma masasının üstündeki çay takımı ile yatak odası ve koridorun sonunda seyircinin görüş alanının dışına uzanan bölümü, iki katı birleştiren ahşap merdivenlerle birlikte, oyun boyunca yaşanan olayların dekorunu oluşturuyor. İlk perdede, hem oyundaki hem oyunun içindeki oyundaki ilk perdedeki ikinci sınıf oyunculuklar, perdenin üçüncü kez açılmasıyla yerini doğal oyunculuğa bırakıyor. Bayan Clackett yani Dotty, içinden geldiği gibi oynarken umarsız ve umursamaz bir hizmetçiye dönüşüyor. Roger Tramplemain yani Garry, telaşlı ve gururlu bir emlakçıyı canlandırmaya başlıyor. Brent çifti, Frederick ve Belinda, karışıklık arasında düzeni sağlamaya çalışırken iyice ahmaklaşıyor. Klişenin en güzel versiyonu, rolünü taştan çıkartan karakter Vicky yani Brooke ise, diğer oyuncularla her anlamda bir kontrast oluşturarak, seyircilere, üzerine yüklenen aptal sarışın beklentisinin tersine, ezberi tam ve kendini yeterince yetiştirmiş bir oyuncunun hiçbir dış etkenden etkilenmeden, sahnedeki görevini nasıl yerine getirebileceğini gösteriyor; tabii bir farkla: Kendisi dışında olan biten hiçbir şeyi anlamadan, kurulmuş bir oyuncak gibi rolünden hiç dışarı çıkmadan! Yönetmen Lloyd için ise oyunun yapı taşı denebilir. Başarılı bir oyun çıkartmak için uğraşan ilgili, özverili, pozitif ve umutlu bir yönetmenin tam aksi huylara sahip bu karakter, katkıdan çok zararla oyunun iyice karışmasına neden oluyor. Genel anlayışa göre oyunu bir araya getirmekle yani onu metinden sahneye taşımakla görevli olan yönetmenimiz, oyunun hem sahne önünde hem de sahne arkasındaki denetçisi haline geliyor. Yine de tedbiri elden bırakmıyor ve ikinci perdede varlığını tam olarak ortaya koyuyor. Oyunun başından sonuna kadar değişmeyen tek karakteri Selsdon, sahneler ilerledikçe karanlığın temsilciğinden gerçekliğin tek yansıması haline dönüşmüş oluyor. Oyunda yan rollerde gördüğümüz, kimi zaman şeyh kostümü kimi zaman hırsız kostümü içindeki sahne amiri ve yardımcısı Tim ve Poppy ise, tiyatronun görünmeyen yüzünü ortaya koyan fedakar emekçileri canlandırıyorlar.

Bu kadar karışıklık yettiyse her şeye baştan başlıyorum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarının yeni oyunu “Oyunun Oyunu” şubat ayı itibariyle seyirciyle buluşmaya başladı. Michael Frayn’ın yazdığı, Lale Eren Dalsarı’ın dilimize kazandırdığı oyun, farsın içindeki farsla, seyirciyi artan bir tempo eşliğinde güldürüyor. İlk perdede fars türüne ait bir oyun olan Çırılçıplak’ın provalarını izleyen seyirciler, ikinci perdenin sonundaki “gerçek” temsile kadar sahneleme sürecine tanıklık eden gizli özneleri oluşturuyor. Aslında seyirciler üretimin içinde olduklarının farkındalar, asıl farkında olmayanlar ise oyuncular. Bu durum ikinci perdenin içinde perdenin kapanmasıyla değişiyor. İkinci perde boyunca sahnenin arkasında yaşanan karışıklıklarla gülen, tiyatronun aslında sahne tozundan ibaret olmadığına, oyuncuların karakterlerinin arkasına gizledikleri gerçek hayatlarıyla var olduklarına şahit olan seyirciler, perdenin kapanmasıyla birlikte, teknik aksaklıklarla dolu Çırılçıplak temsilini gerçekten izlemeye başlıyor. Fakat provalardan farklı olan temsil, oyuna karışan gerçek dünyanın izlerini gözler önüne sererek yazarın metni ve sahne metni arasındaki uçurumun geldiği son noktayı işaret ediyor.

Oyun içindeki oyun denklemini konu edinmiş oyunların başında Luigi Pirandello’nun epik eseri, “Altı Karakter Yazarını Arıyor” oyunu gelir. Karakterlerin hayatlarıyla var olduğu ve ancak hikayelerinin yazılması şartıyla varlıklarının koruyabilecekleri bu oyunda Pirandello, sahnenin illüzyonunu kullanarak göreceliliği anlatmaktadır. Tiyatro ve hayat arasındaki bağlantıyı tüm çıplaklığıyla göstermek ve insana yaşamının bir oyundan ibaret olduğunu anlatmak için kurgulanmış olan bu yöntem, seyircilere gerçekle hayal arasındaki çizginin nereden geçtiğini kimi zaman belli etmez. Fakat “Oyunun Oyunu” seyircinin gözünün önündeki düş perdesini oyunun sonunda kendi elleriyle kapatıyor ve sahnedeki kandırmacanın başlangıcını ve bitişini yüzlerine vurmuş oluyor. Dil oyunlarının oluşturduğu komik diyaloglar, anlaşmazlıktan doğan gülünç durumlar ve olayların değişkenliği sayesinde iyice karmaşık bir hal alan sahne kurgusuyla seyircilerini güldürmek ve var etmek üzere yaratılan fars türü oyunlar, tıpkı bu oyunda olduğu gibi, “oyun içindeki oyun” kavramına da uygun bir zemin hazırlamaktadır. Burada önemli olan seyirciyi istenilen sahneye kadar ayakta uyutmaktır. Oyunun yönetmeninin tanıtım broşüründe de bahsettiği üzere “matematik problemi” içindeki denklemlerde saklı olan kapılar ve sardalyalar, sahne değişimleri, dil oyunları ve komedi unsurları oyunun başarıyla sahnelenmesindeki en önemli noktalarıdır.

Sahneleme notlarına gelecek olursak; Perde arasında çalan “Robbie Williams – Let Me Entertain You” tiyatronun gerçekliğini yansıtır nitelikteydi. İkinci perdede, bizler sahne arkasını izlerken, arka planda dekorun ardında, yani seyircilere dönük kısmında oynayan oyuncuları aradaki pencereden görebiliyor olmak çok güzel düşünülmüş bir detaydı. Ayrıca arkadan gelen seyirci seslerinin gerçeğe yakın seçilmiş olması hoş bir ortam yarattı. Yine ikinci perde sahnenin, zemindeki motorlu düzenek yardımıyla dönmesi, kargaşanın bu dönüşle birlikte hızlanmasıyla oyuncuların hem sahne önünü hem de sahne arkasını büyük bir kargaşa içinde birbirine katmasını çok beğendim. O anda oyuncuların başının döndüğü kadar, seyircilerin de başı dönmüş ve oyunla gerçek iyice birbirine karışmıştı. Vodvil ve fars türündeki oyunlar, oyucunun doğaçlama yapabilmesine ve bu şekilde her türlü teknik sorunun kolayca perdelenebilmesine izin verdiği için görece rahat bir sahnelemeye sahiptir. Oyunu prömiyerinin ertesi gün izlememe rağmen sahneleme sırasında yaşanan teknik aksaklıkların seyirciye hissettirilmediğini belirtmeliyim. Titiz bir çalışmanın ürünü olan “Oyunun Oyunu”nun yönetmeni, dramaturgu, sahne uygulayıcıları ve teknik ekibi ile hep birlikte zor bir problemi başarıyla sonuca ulaştırmışlar.

Önce provayı, sonra sahne arkasında yaşanan kargaşayı ve son olarak karakterlerle oyuncuların birbirine karıştığı temsili sahneye koyan oyuncular, 2 saat süren oyun boyunca sürekli artan tempoya başarıyla ayak uydurdular. İki katlı sahne dekorunun merdivenlerinden inip çıkan Caner Çandarlı’nın (Garry/RogerTramplemain), Yeliz Gerçek’in (Brooke/Vicky) ve Aslıhan Kandemir’in (Belinda/Bayan Brent) enerjisine hayran kaldım. Kapılarla sahne arkasına geçip geri gelen ve sürekli olarak sahneyi turlayan Ayşen Sezerel (Dotty/Bayan Clackett), Ergun Üğlü (Frederick/Bay Brent) ile oyuna balkonda başlayarak hem salonda hem de sahnede olan Ahmet Saraçoğlu (Llyod/yönetmen), giriş çıkışların labirentimsi karışıklığı içinde kaybolmadan, oyunun hakkını verdiler. Sahnenin görünmez kadrosu Destan Batmaz (Tim/sahne amiri), Berna Oğuzutku Demirer (Poppy/Yardımcısı) ile tiyatronun gerçeği İlhan Kilimci (Selsdon/hırsız), çok yükselmeyen, fazla düşmeyen yani sahneyi dolduran oyunculuklarıyla tüm alkışları hak ettiler.

Yazının başında anlattığım 16. Yüzyıldan kalma ev görüntüsüne ek olarak ikinci perdede karşımıza çıkan sahne arkası dekorunu çok beğendim. Uygulamasını Cihan Aşar ve Murat Gökden’in yaptığı dekorun birer parçası olan, oyun topluluğunun adının damgalı olduğu kasalar ve İngilizce yazılmış ‘Sessiz olun!’ işaretleri, dekorun titiz bir çalışma sonucunda tasarlandığını gösteriyor. Aynı şekilde Onur Uğurlu’nun uygulamasını yaptığı kostümlerin de, hem karakterlerin hem de oyuncuların rol dağılımlarını anlatırcasına, özenle seçilmiş olduğu belli oluyor. Seyircilere oyun ve “gerçeklik” arasındaki geçişleri hissettiren ışık uygulaması Uğur Yıldız, Mustafa Yılmaz ve Filiz Yılmaz’a, oyunun perde arkasını var eden efektlerin uygulaması ise Erhan Aşar ile Hamza Değirmenciye ait.

2015-2016 sezonu dahilinde perde açan “Oyunun Oyunu”nu sezon boyunca Şehir Tiyatroları sahnelerinde izleyebilirsiniz.

Yorum


işlemi tamamlayınız: