Simon McBurney’den “The Encounter”

Mehmet K. Özel

prolog

hani neredeyse bütün dillerdeki “tiyatro” kelimesinin yunancadaki “görmek”, “izlemek”, “gözlemlemek” anlamlarına gelen theáomai (Θεάομαι)’den türeyen thea- ile “araç” anlamına gelen -tron’dan oluşan theatron (Θέατρον) “izleme aracı” kelimesinden geldiği ve dolayısıyla tiyatro sanatının başat özelliğinin “izlemek/görmek” olduğu genel bir kabuldür ya, peter brook “bütünlüğe teşvik etmek” adlı 1989 tarihli metninde tiyatronun başka bir özelliğine dikkat çeker:

“tiyatronun ilk şartı oyuncu ile seyirci arasındaki ilişkiyi kurması, güçlendirmesidir. bu ilişki çok temel faktörlere bağlıdır. tabii ki görsellik/görünürlük önemlidir, ancak akustik daha çok önemlidir. bir keresinde afrika’da popüler bir komedyenin oynadığı bir tiyatro gösterisi izlemiştim; baraka gibi bir alandaydı; 200 kişinin sığabileceği alanda 1000 kişi vardı. kavurucu sıcakta seyircilerin yarısından fazlası sahneyi görmüyordu, ama komedyenin her kelimesi seyirci tarafından müthiş bir alkışla karşılanıyordu.

akustik, ilişkiyi kuran görünmez bağdır; ve böylece oyuncunun ile seyirci birbirine bağlanır.

oyun

simon mcburney’in kurucusu olduğu theatre complicite’nin son yapıtı “the encounter” (karşılaşma/ilişki), beyaz adamın uygarlığından korunmuş bir kabileyi belgelemek üzere 1960’ların sonunda amazon’a giden bir fotoğrafçının başından geçen gerçek olayları konu eden petru popescu’nun aynı adlı kitabından esinlenilmiş.

“the encounter” zamanın ve mekanın, zamanların ve mekanların, kişilerin ve aralarındaki ilişkilerin içiçe geçtiği bir sahne yapıtı. zaman, mekan ve kişi kelimelerinin çoğulunu kullanınca ben, oyunda öyle arda arda hızlıca değişen, kayan, sofitada kaybolan dekorların, ışık oyunlarının ve kalabalık bir kadronun olduğu zannedilmesin, yok çünkü. sadece tek bir oyuncu var ve tek bir anlatı aracı: ses.

zamanlar
şimdideki zaman: biz seyircilerin atina’da onassis kültür merkezi’nin büyük salonunda oturduğumuz ve sahnedeki simon mcburney’i izlediğimiz zaman.

geçmişteki zamanlar: simon mcburney’in bize sunduğu oyunun son 3-4 yıla yayılmış tasarım ve hazırlık sürecinin farklı zamanları.

kurgunun zamanı: simon mcburney’in oyunu uyarladığı kitapta anlatılanların zamanı.

kurgunun içindeki geçmiş zaman: gerçek bir hayat öyküsüne dayanan kitapta hikayesi anlatılan fotoğrafçının zamanı.

sabitlenen zaman: fotoğrafçının çektiği fotoğraflarla durdurduğu, çerçeveye aldığı zaman.

ilerleyen zaman: fotoğrafçının koluna takılı, “uygar” zaman göstergesi saatin tiktakları.

genişleyen zaman: fotoğrafçının keşfe çıktığı kabileleyle geçirdiği zaman.

mekanlar
şimdideki gerçek mekan: atina’da onassis kültür merkezi’nin büyük salonun mekanı

şimdideki olası kurgu mekan: hemen onassis kültür merkezi’nin yakınındaki otel odasında kalmakta olan mcburney’in kızının mekanı.

geçmişteki mekanlar: simon mcburney’in evinde bu işi hazırlarken yalnız başına oturduğu odası, durmadan kızının kapısını açıp içeri daldığı, pencereyi açınca londra’nın gürültüsünün duyulduğu; mcburney’in bu işle ilgili olarak röportaj yaptığı insanların mekanları.

kurgunun mekanı: amazon ormanı.

geçici kurgu mekanlar: amazon’a inmeden önceki uçak, amazon’a indikten sonraki ilk kamp yeri, kabilenin inşasını yarım bıraktığı ilk köy, kabilenin inşa ettiği ikinci köy.

hayal mekan: fotoğrafçının zihni.

sesler
her bir seyircinin ona tahsis edilmiş kulaklıkla takip ettiği, sadece seslerden oluşturulmuş kocaman bir dünya, uçsuz bucaksız bir hayalgücü.

sadece “ses”in kullanımıyla, ses’in kurgusu ve efektleri sayesinde bu zamanlar, mekanlar ve kişilerle örülmüş girift anlatı içinde seyahat eden seyirci; direkt kulaklıktan beyne giden sesler sayesinde; anında bir zamandan diğerine, bir mekandan öbürüne geçen, aralarında anlık olarak gidip gelen, dolaşan.

zamanlar ve mekanlar birbirinin içine geçiyorlar, ama siz seyirci olarak her anında farkındasınız anlatının hangi zamanında, hangi mekanında olduğunuzun. bence “the encounter”ın ustalığı ve tüyler ürpertici güzelliği de burada zaten; her an, zaman ve mekana dair her bir detayın farkında olmanızın sağlanmış olması. fotoğrafçı amazon’da, oyunu hazırlayan simon mcburney tasarım sürecinde kayboluyorlar belki, ama siz seyirci olarak kaybolmuyorsunuz; kaybolmanıza izin verilmiyor, kulağınızdaki kulaklık sizi esir alıyor ve dikkatinizin, algınızın hiç bir yere gitmesine izin vermiyor; her an, işin hazırlama ve tasarım sürecindeki simon mcburney’in değil de, şimdiki zamanda sahnede oyunu anlatan/oynayan simon mcburney’in omuzun üstünde, dizinin dibinde takiptesiniz.

mcburney sizi esir aldığından, büyülediğinden o kadar emin ki, olur da ezkaza biri cep telefonunu açmış olsun, hemen müdahele ediyor, sizi bütün salona ifşa ediyor.

hüner
“the encounter”da simon mcburney kendi konuşma sesini, bedeninden çıkardığı sesleri, sahnedeki masa, plastik su şişleri ve teyb bantlarıyla yarattığı sesleri, cep telefonunda ve küçük kayıt cihazlarında kayıtlı sesleri, biri mekansal, ikisi sabit, biri de yüzüne monte edilmiş hareketli olmak üzere dört mikrofon ve sahnenin farklı yerlerinde zemine sabitlenmiş sayısız loop düğmeleri yoluyla bizzat sahne üzerinde; iki ses teknisyeni de önceden kayıt edilmiş diğer bir çok ses, efekt ve müzikleri kontrol masasında senkronize bir şekilde canlı -veya naklen de diyebiliriz- montajlıyorlar. yani aslında sahnede simon mcburney yalnız gözükse de oyunda tek başına değil; sonda alkışları keserek özel bir teşekkür gönderdiği üzere, ses dünyasını yaratmakta ona sahne gerisinde yardımcı olan iki ortağı var.

yukarda belirttiğim gibi oyunun tasarımı/yapısı; seyircinin zamanlarda ve mekanlarda kaybolmasına izin vermiyor ama teknik olarak seslerin üretilmesinde ve montajında hangilerinin şimdiki zamanda simon mcburney tarafından sahnede üretildiğini hangilerinin kayıttan verildiğini, hangilerinin kurgu kayıtlar (örneğin sivrisinek vızıltısının yapay olarak üretilmiş olması gibi) hangilerinin gerçek kayıtlar olduğunu, simon mcburney’in ne zaman gerçekten sahnede konuştuğunu ne zaman sesinin banttan verildiğini seyircinin anlamasına izin vermiyor; kasıtlı olarak.

seyircinin neyin kurmaca neyin gerçek olduğunun ayırdına varamaması için belirsizlikler ve olasılıklar üzerine kurgulanmış bir teknik hüner gösterisi “the encounter”.  prologda mcburney’in de dediği gibi; hayatta da öyle değil mi; gerçekten neyin gerçek neyin hayalgücümüzün/kurmacanın ürünü olduğunu bilebiliyor muyuz?..

hisse
“the encounter” bütün bu sesle yaratılmış eşzamanlılığı ve mekansallığıyla (yani zamanların ve mekanların birbirlerinden ayrılamayacak şekilde içiçe geçirilmiş örüntüsüyle) ve gerçek-kurmaca belirsizliğiyle ne anlatmak istiyor bizlere?

simon mcburney oyun sonrası soru&cevapta “özellikle kulaklık kullandık çünkü her seyircinin fotoğrafçının amazon’daki yalnızlığını, çaresizliğini hissetmesini istedik” diyerek bir ipucu verdi.

oyunu beraber seyrettiğim dostlarımın ise oyun sonrası yaptıkları yorumlarda altını çizdikleri hususlardan biri; konu edilen amazon kabilesinin hiç bir eşyayı sahiplenmemesi, eşyaların onları esir aldıklarını düşündükleri için, belli zaman aralıklarıyla bütün eşyalarını yakmaları ve hiç bir zaman bitmiş bir köye sahip olmayıp, yerleşimlerini hep yarım inşa ederek, bozup başka bir yerde tekrar inşa ediyor olmaları üzerinden oyunda simon mcburney’in günümüz tüketim dünyasına yönelttiği müthiş bir eleştirinin saklı olduğu idi. hele de sahnedeki en kalabalık nesne grubunun pet şişeli sular olduğu düşünüldüğünde çok da haklılardı.

ama “the encounter”ın bana göre temel öğeleri olan eşzamanlılık, mekansallık ve belirsizlik başka bir yere işaret ediyor; en azından benim kıssadan çıkardığım hisse şöyle:

ister atina’da (veya oyunun sahnelendiği herhangi bir şehirde), ister amazon’da, ister simon mcburney’in ya da kitabın yazarının evinde veya mcburney’in röportaj yaptığı bir bilim insanının mekanında, isterse zamanın batılı tarzda ilerlemediği bir amazon kabilesinin geçici köylerinden birinde, ister 1960’ların sonunda, ister şu anda, ister 4 veya 3 veya 1.5 yıl öncesinde olun, ister anlatılardaki herhangi bir kişiye, bir bilim adamına veya kabile üyesine aşina, isterse hiç birini tanımıyor olun; eninde sonunda bütün bu zamanları, mekanları ve kişileri içine alan, paylaşan insanlığın, yani kolektif bir belleğin parçalarıyız ve -oyunda sıklıkla dendiği gibi sadece “bazılarımız” değil- aslında hepimiz dostuz, tanışığız…

ve aslında hepimizin aradığı, -oyunda simon mcburney’in kızının ısrarla talep ettiği gibi-, huzurlu bir uykudan, belki ölmeden, önce içimizi rahatlatacak o ilk öyküyü; hepimizi birleştiren, aynı kaynaktan geldiğimizi bize hatırlatan o başlangıç hikayesini bizi şefkatle saran ve bize ilgi gösteren birisinden “dinlemek”…

“the encounter” dünya turnesine devam ediyor; imkanlarınızı zorlayın, bu oyunu izleyin..

Danzon



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: