‘Sanat Lüzumsuz Bir Uğraştır’

563d0bc4912923[Yeşil Gazeteden Murat Akdağ’ın tiyatro yönetmeni, tasarımcı, çevirmen, performans sanatçısı, blog yazarı Semih Fırıncıoğlu ile gerçekleştirdiği söyleşiyi paylaşıyoruz.]

Murat Akdağ : Bütün eğitiminiz, Lisans : Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı 1976, doktoranızı : İstanbul Üniversitesi’nde, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde tiyatro edebiyatı alanında yaptınız. Hatta, bir yıl, Yale Üniversitesi’nde dramaturji alanında doktora üstü yaptınız ama yazılı metne dayalı tiyatroyu reddediyorsunuz. Sizi bu sonuca getiren süreci merak ediyorum…

Semih Fırıncıoğlu : Ben, aşağı yukarı 1980-81 yıllarında standart tiyatrodan vazgeçtim. Yale yıllarından beri metinli tiyatronun tiyatro olmadığına karar verdim ve sahnelediğim işlerde metin kullanmadım o tarihten beri. Mesela, Büchner’in, “Danton’un Ölümü” gibi klasik tiyatronun içine dahil edilebilecek metinler sahneledim. Yine de bir Büchner sahneleyebilirim ama zaten Büchner’in standart bir tiyatro yazarı olduğunu düşünmem. Büchner, standart tiyatronun ne olduğunu bile bilmeden oyunlar yazmıştır. Oyunlarında diyalog bile bulamazsınız çoğu zaman. Tiyatro için yazılmış metinler ilgimi çekmiyor. Son on yıldır kim ne yazıyor, ne tür oyun metinleri dolaşımda haberim bile yok. Ben daha çok dans tiyatrosuna ve performansa kaydım.

M.Akdağ : Bu geldiğiniz nokta bizim Asya sanatına ya da Anadolu tiyatrosuna çok uygun gibi…

S. Fırıncıoğlu : Evet. Çok haklısın. Öyle ama bu benim geldiğim bir nokta değil aslında. Batıda, 1960’lardan bu yana, metne tiyatronun dışında işler yapma eğilimi var. Antonin Artaud ile başlar bu iş. 1960’larda Artaud birden popüler oldu ve bence tiyatroyu edebiyatın kölesi olmaktan kurtardı ve tiyatrocular onu göklere çıkardırlar.

1960’ların sosyal ortamının içinde, özellikle 68 öğrenci hareketlerinin olduğu bir süreçte, alakasız bir ortamda bir insanın bir tiyatro metni yazması ve sergilenecek oyunun pek çok şeyini masa başında belirlemeye çalışması çok anlamsız görünmeye başladı ve tiyatro insanları bedeni sorgulanmaya başladılar.

Yazılı metin yerine, harekete dayalı bedensel anlatımlar, canlı performanslar öne çıktı. İkincisi, oyuncunun bir başkasının yazdığı karakteri oynaması yadırganmaya başladı. Yani, kendin olacaksın. Sahnede kendi hikayeni anlatacaksın, kendi anlatım dilinle.

Bunu takiben, çoğu erkek, performans sanatçıları çıkmaya başladı ve bedenlerinin sınırlarını zorlamak için, bedenlerine çivi çakmak, eziyet ederek vahşice işer yapmaya başladılar. Bu işler hareket noktası asla yazılı metin değildi. Bedenlerin isyanı olarak fiziksel anlatımdı. Derken, 1970’lerde, kadınlar işi ele almaya başlıyorlar ve geleneksel olarak akşam saat 20:00’de bir tiyatro sahnesinde olmak yerine, bir sanat galerisinde ya da başka bir yerde, on dakikalık performanslar yapılıyor ve bir şey değişiyor. Siyaset ile siyasi olmak kavramları! Yani, örneğin, bu dönemden önce biz siyaseti, işte devlet yönetimi, rejimler, ideolojiler olarak görürdük. Kadın haklarından konuşmak siyaset değildi bizim için. Ya da, cinsel yönelim hakları için, bir takım hastalıklar için sokağa çıkıp yürünmezdi ama bu dönemle birlikte siyasetin Marx’tan ibret olmadığını ya da ona da bağlanan ama beraberinde pek çok sorunun da tartışılması gerektiğini fark ettik.

M.Akdağ : Yani tiyatrodaki gibi, yazılı teatral metinden ve yazılı siyasal metinden, güncel sorunsallara ve güncel performanslara geçildi…

Semih Fırıncıoğlu : Evet. Bugün de bu böyle işliyor. Siyaset de, sanat da, tek kanaldan işleyen bir yapı durumunda değil.

M.Akdağ : Şu an çok önemsenmiyor ama 1990’larda, özellikle İngiltere’de, biraz Sarah Kane’nin öncülüğünde ilerleyen bir tiyatro akımı “In your face” var. 1990’larda, bedensel anlatımdan metinsel anlatıma geçiş oldu galiba değil mi?

S.Fırıncıoğlu : Evet. Çok yerde tekrar metne dönüldü. Ben New York’a gittiğimde, 1980’lerin başında, edebiyatta “yapı bozma” çok popülerleşmişti. Onun öncesindeki “yapısalcılık” gibi akımlar vardı ve bu akımlar “dil”e dayalı akımlardı. Dilin yapısı, dilin bozulması, yeniden tasarlanması üzerine kurulu akımlar ve bu akımlar tiyatroyu tekrar metne dönmeye itti ama çok analitik bir yaklaşımla dönüldü metin tiyatrosuna.

Yani, “şiirsel bir metin nasıl olur”, doğrudan bir anlatı metni yerine “şiirsel metin nasıl olur” ya da “bilinç akışı metinler nasıl” olur gibi sorularla, özellikle 1980’lerin başında, New York’ta böyle laboratuar gibi bir ortam vardı. Ondan sonra, daha düz anlatıya geçilmeye başlandı. Örneğin, şu anda metnin kullanılışı 1950lerdeki kullanılışı gibi değil. Daha bilinçli, daha analitik bir kullanım. Artaud ile başlayan sürecin süzgecinden geçmiş olmanın payı var bunda bence. Kaldık, metne dönüşün olduğu süreçlerde, metin dışı tiyatro terkedilmiş durumda değildi. Hala da değil. Performans, hareket tiyatrosu, doğaçlama kabare hala varlık gösteriyor.

M.Akdağ : Türkiye’de, pek çok insan ama özellikle okumuş yazmış kesim ve bu kesimin kültür sanat endüstürisi içinde üretim yapanları, sanatın muhalif, baş kaldırı, karşı çıkış olduğunu öne sürer. Ben bunun bir ezber olduğunu düşünüyorum Siz ne dersiniz?

S.fırıncıoğlu : Valla ben, ne sanattır ne sanat değildir konusunda bir şey söylemeyi doğru bulmuyorum. Bu bitmeyecek bir akademik tartışma ama sanat etkinliği diye bir şey var hayatta. Ben bunun, hayatın normal akışının dışında bir konumu olması gerektiğine inanıyorum. Bu konumda, benim için, bir oyun alanıdır ve ne kadar özgür olabilirsen oradan o kadar ilginç işler çıkıyor. Bunun bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. John Cage’den örnek vereyim…
John Cage, sanatı bir oyun parkına gitmeye benzetirdi. Tek nefes alınabilecek ve korkusuzca oyun oynanabilecek bir oyun alanı olarak görürdü ve orada oynanan oyunların vahim, ciddi sonuçlar vermemesi gerektiğini söylerdi. Bunu sadece, John Cage söylemiyor tabi… Örneğin, 1950’lerde, 1960’larda çok insan oldu.

Örneğin, Mikhail Bakhtin karnaval kültüründen yola çıkarak, “karnavalesk” diye bir bağlam attı ortaya. Bu bağlamın içinde, “normal” ve “normal dışı” diye iki kavram kullanır. Yani bir normal hayat var… Orada çok dikkatli olmak gerekiyor. Beklenmediklerin, tahmin edilmezliklerin sonuçları çok ağır olabiliyor. Bir de, normal dışı bir hayat var…

Karnavalesk bir ortamda, korkmadan her şeyin yapılabileceği bir alan. Şimdi ben, siyasi tiyatroyu, bir parça intihar gibi görüyorum. Mesela, aç pencereyi Cumhurbaşkanı’na ya Amerikan’ başkanına küfret… Belli işte ne olacağı. Birileri gelecek, seni alıp götürecek filan… Ayrıca, bu zaten başka alanlarda, sokakta, kahvelerde, meydanlarda, mitinglerde yapılıyor. Bunu yinelemenin anlamı yok ki. Bu Türkiye’de çok yapıldı. 1970’lerde çok yapıldı. Ben de içinde oldum ama o dönem bu işlerin ama hiçbir yere ulaştığını sanmıyorum. Bir yararı olduğunu da düşünmüyorum. Bir sürü de sorun üretmiştir. Bugün de, bu türde işlerin yapılması gerektiğine inanmıyorum. Zaten sosyal medya bunlarla dolu.

Ayrıca ben, sanattan para kazanılmaması gerektiğine inanıyorum. Sanat, bir kişi, ülke, toplum için ne kadar gereksiz olursa o kadar sağlıklıdır.

M.Akdağ : Biraz açmak lazım bu noktayı galiba…

S. Fırıncıoğlu : Sanat denilen şey, lüzumsuz bir uğraştır. Yani sanat olmasa hayatta hiçbir şey değişmez. Arabalar da çalışır. Yemekte pişer. Her şey de olur. Hiç soran eden de olmaz “ya sanat nerede?” diye ama zaten esprisi de burada. Gereksiz oluşunda. Özgürlüğü de buradan geliyor.

Vahim sonuçlar vermeyen bir olgu olarak gördüğün zaman, çok güzel ama geçimini sanattan sağlamaya düşünürsen bitti gitti. Para kazanabilmek için seyirci gelmesi lazım, seyirciyi getirebilmek için seyirci getirecek işler yapman lazım. Yeni bir şey yapamıyorsun, kendi istediğin ne diye düşünmeden seyircinin ne istediğini düşünmeye başlıyorsun.

M.Akdağ : Bu durumda bir başkaldırı da mümkün olamıyor tabi…

S.Fırıcıoğlu : Ya zaten başkaldırı dediğin, o sırada toplumda olan egemen olan bir muhalefet oluyor. Sen de o muhalefet eklemleniyorsun. O muhalefeti yansıtıyorsun. Bak, ben aşağı yukarı 1990’dan beri sanattan para kazanmıyorum. Kendime para kazanmak için başka yolar buldum ve aklıma da sanat yapmak için enteresan bir şey gelmezse de hiçbir şey yapmıyorum. Zaten bunu dediğin anda aklına çok enteresan şeyler gelmeye başlıyor. Bir de böyle enteresan bir tarafı var işin…

Sonra, salon bulamıyorsan, adam bulamıyorsan, oturduğun odada bir şeyler yapmaya başlıyorsun, bir de bakıyorsun ki çok enteresan şeyler çıkmış ortaya. “hangi metni oynayalım, kimin oyununu yapalım” gibi şeyleri bıraktım. Bu, hiçbir zaman metin ya da sözcük kullanmayacağım anlamına gelmiyor. Bir iş yaparım ve binlerce farklı sözcük kullanabilirim farklı farklı metinlerden. Benim, standart metinden vazgeçip, istediğim gibi bir iş yapmaya karar verdiğimde kullandığım metin T.S. Eliot’ın bir şiiri oldu. Çiğdem Selışık’la yaptık. “Bay Prufrock’ın Şarkısı” oldu yani. Bir şiirdi. Çok ilginç bir şiir… Biz o şiiri, bayağı büyük bir orkestrayla tek kişilik bir gösteri yaptık. Odan sonra, yine Çiğdem’le Virginia Woolf yaptık. “Kendine Ait Bir Oda”. Bir monologdu. Tiyatro oyun metni filan değildi. O da oldu. İstanbul’da oynandı. Tiyatro Kare yapmıştı prodüksiyonunu.

M.Akdağ : Yani sanatın meslekleşmesine tamamen karşısınız…

S.Fırıncıoğlu : Kesinlikle, bütünüyle karşıyım.

M.Akdağ : Anladım. Siz, Engin Cezzar ile aynı ekoldensiniz. O da Robert Kolej’dedir. Oda, sizin gibi Amerika’ya gidip orada bir sanat hayatı kurmaya başlamışken, bir Türkiye ziyaretinde, Leyla Gencer, Engin Cezzar’ı Muhsin Ertuğrul’a götürüyor ve Muhsin Ertuğrul, Engin Cezzar’la tanıştıktan sonra, Engin Cezzar’a ertesi gün provasına başlayacağı Hamlet’te oynaması için “yarın Hamlet provasına başlıyorum, oyunda ne oynamak ister misin” diyerek rol teklif ediyor. Engin Cezzar düşünmeden “Hamlet” diyor ve bunun üzerine Muhsin Ertuğrul, “peki. Yarın sabah saat 10:00’da provaya gel. Hamlet senindir” diyor ve Engin Cezzar, kariyerine Amerika’da devam etmeyi planlarken Türkiye’de kalıyor.

Size, 1970’li yılların sonlarına doğru ya da 1980’lerde böyle bir teklif yapılsa ne olurdu?

S.Fırıncıoğlu : Bana da yapıldı böyle bir teklif… Yine Muhsin hoca yaptı hem de. O zamanlar, Boğaziçi Üniversitesi’nde Marat/Sade çalışıyordu. Beklan Algan, Muhsin hoca’yı getirdi oyuna. Muhsin Hoca oyunu izledi. Oyundan sonra sahneye çıktı. Ağladı. Bizi tebrik etti ve içimizden birkaç kişiye Şehir Tiyatrolarında iş teklif etti.

Ben oyunun müzik yönetmeniydim. Sahnede, küçük bir orkestramız vardı. Orada çalıyordum. Muhsin hoca bana, “sen Beklan’ın müzik yönetmeni olarak çalışacaksın” dedi, ben de “Peki” dedim. Tepebaşı Deneme Sahnesi’nde müzik yönetmeni oldum. Kağıt üstünde görevim oydu.

O zaman da, Muhsin hoca’nın belediye ile başı dertteydi. İşlerini zorlaştırıyorlardı ama ben bir yıl boyunca orada, kadrolu olarak görev aldım. Tabi bu bir yıllık süreçte hiçbir şey yapmadık. Tek bir üretim yapamadık çünkü, iskanı yoktu, kalorifer yoktu, havalandırma yoktu. Tepebaşı Deneme Sahnesine yeterince destek verilmedi. Orayı, Beklan Algan, Çetin İpekkaya, Erol Keskin idare ediyordu. Ben bu süreçte ayrıldım. Ben ayrıldıktan bir süre sonra orayı toparladılar ve sanıyorum Cesaret Ana’yı yaptılar. Ani İpekkaya oynamıştı. Hatta, o Cesaret Ana’nın müzklerini yapmaya başlamıştım ama hiçbir şey yapamıyorduk.

M.Akdağ : Peki o bir sene verimli geçseydi, İstanbul’da bir sanat yaşamı inşası nasıl olurdu?

S.Fırıncıoğlu : Hiç bilemiyorum ama ben New York’a gittikten sonra buraya dönmeyi düşündüm ara ara… Hatta, gittikten on yıl sonra, gelip İstanbul’da, İstanbul Devlet Tiyatrosu için “Danton’un Ölümü”nü yaptım.

M.Akdağ : “Danton’un Ölümü”nü biraz anlatmanızı istesem…

S.Fırıncıoğlu : O dönem, Devlet Tiyatroları genel müdürü Bozkurt Kuruç’tu ve oyuna çok desteği olmuştu. Zaten, Devlet Tiyatroları’nda bir yenilenme yapmak isteniyordu. Muhsin Hocanın daha evvel İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda yapmaya çalıştığı şeye benzer bir sistem getirmek istiyorlardı ve beni de bu yüzden davet etmişlerdi.

Başka yönetmenler de davet etmişlerdi o zaman. Mesela, Reha Erdem, Genet’in “Hizmetçiler”ini İstanbul Devlet Tiyatrosu için yapmıştı. Işıl Kasapoğlu, Sahakespeare’nin “Macbeht”ini Diyarbakır Devlet Tiyatrosu için yapmıştı. Roberto Çiulli “Bernarda Alba’nın Evi”ni yapmıştı Ankara Devlet Tiyatrosu için. Malcolm Keııth Kay, Klaus Man’ın “Mefisto”sunu İzmir Devlet Tiyatrosu için yapmıştı ama kadrolu yönetmenler bizim gelişimizden ve yaptığımız çalışmalardan rahatsız olmuşlardı. “Biz varken neden dışarıdan yönetmen getiriyorsunuz” diye.

Belki haklılardı. O zamanlar, Devlet Tiyatrolarının sahne sayısı çok azdı ve kadrolu tiyatrocu çok fazlaydı. Danton’un Ölümü bu süreçte, büyük bir yapım olarak ortaya çıktı. Yanılmıyorsam iki sezon üst üste oyandı. Ben oyunun çevirisini, müziğini ve rejisini yapmıştım. Oyunda, Robesiperre’yi oynayan Taner Birsel ve oyunun ışık tasarımını yapan Önder Arık ödül almışlardı. Hatta Taner Birsel o oyunla çok dikkat çekti. Çok konuşuldu. Oyunu, şimdi inşat halinde olan Taksim Sahnesi’ne uygun olarak, Esen Çamurdan ile birlikte yaptık. Esen oyunun dramaturgu idi. Esen ile oyunun çevirisi ve analizi üzerine çok uğraştık.

M.Akdağ : Affedersiniz, belki uzaktan takip ediyorsunuzdur, Türkiye’de Nejat İşler diye bir aktör vardır. Nejat, bir röportajında “Donton’un Ölümü’nü izledikten sonra oyuncu olmaya karar verdim ve konservatuara girdim” demişti.

S.Fırıncıoğlu : Öyle mi… Çok mutlu oldum. Nejat’ı filmlerini biliyorum. Benim bir oyunumu gördükten sonra böyle bir karar alması çok güzel, tabi.

M.Akdağ : Haberiniz olsun istedim. Danton’un Ölümü ile çok uğraştık demiştiniz…

S.Fırıncıoğlu : Evet. Oyunu iyice zorlamak istedim ve yaptım. Epizodik bir oyundur Danton’un Ölümü. Çok bağlantısızdır sahneler. Brecht’de Büchner’in oyunlarını epizodik olarak görür. Yani, sahnelerin arasında dramatik bir bağ yoktur. Neyi göstermek istiyorsan, onu seçip gösterebilme şansın vardır.

Bir de çok uzun bir oyun metnidir Danton’un Ölümü. Esen ile birlikte baya kısalttık. Oyunda, slayt olarak, ressam Serdar Arat’ın tablolarını kullanmıştık. Kostümleri Hale Eren yapmıştı. Oyunda, Nihat İleri, Taner Birsel, Civan Canova, Kürşat Alnıaçık, Selçuk Kıpçak, Rüçhan Çalışkur, Gülen Çehreli, Işıl Taylor rol almıştı.

Oyuncularla da iyi çalıştık. Diyebilirim ki, istediğimin yüzde altmışı bir randıman aldım oyunun tamamından. Tabi, teknoloji çok zayıftı 27 sene önce. Müziği, makaralı banttan veriyorduk, beş altı slayt makinası kullandık, o makinalar sürekli bozulurdu. Oyunun ışık tasarımını yapan Önder Arık, ışık ve slayt işi ile çok uğraştı. Hoş bir iş çıkmıştı ortaya ana sonrası gelmedi…

Hatta, bak, enteresan bir hikaye vardır oyunla ilgili… Devlet Tiyatroları’ndan görevliler, oyunun tüm slaytlarını, bantlarını, afişlerini, tasarımlarını filan bantlamışlar. Bir kutuya koymuşlar depolamak için. Kutunun üzerine ne yazmışlar biliyor musun “Dalton’un Ölümü”…

Hatta, sahne amiri prova saatlerini filan asıyor, çizelgenin başında yine “Dalton’un Ölümü” yazıyor. Gazete haberlerinde bile, “Taner Birsel, Dalton’un Ölümü” ile ödül aldı” diye yazdılar. Hala durur arşivlerde.

Yani… Burada bu işler biraz farklı işliyor ama bak yıllar sonra Nejat İşler’in bu kararını duyunca da mutlu oldum tabi.

M.Akdağ : Oyunla ilgili yazılan yazılar hatırlıyor musunuz?

S. Fırıncıoğlu : Ha evet. Hatırlıyorum tabi… Çok iyi yazılar da çıktı üstelik. Nihal Koldaş’ın yazısı vardı. Çok güzel şeyler yazmıştı oyunla ilgili ama kötü şeyler de yazıldı. Yaptığımız şeyin tiyatro olmadığını iddia edenler. “Bu nasıl tiyatro?” diyenler, oyunu fazla deneysel bulanlar da oldu.

M.Akdağ : O dönem, İstanbul’da yaptığınız diğer iş olan “Kendine Ait Bir Oda”yı anlatmanızı istesem…

S.Fırıncıoğlu : Kendine Ait Bir Oda da enteresan bir iş oldu. Metin, İngiltere’de tek kişilik oyun olarak sahnelenmişti. Ünlü İngiliz kadın oyuncu, Eileen Aitkins oynamıştı. Patrick Garland yönetmişti. Çiğdem Selışık, o sahnelemeyi görmüş ve bana “Bunu Türkçeye çevirsek, ben de oynasam” dedi.

Ben sahnelemeye baktım. Metni inceledim. Dedim “bu olmaz. Bu çok İngiliz. Bu metinle, seyirci olarak da oyuncu olarak da ilişki kurabilmek için İngiliz kültürünü çok iyi bilmek gerekir” Ondan sonra ben, Virginia Woolf’un metnini alıp üzerine çalıştım ve başka bir metin çıkardım ortaya. Baktık oluyor, metni Türkçeye de çevirdim. Çiğdem’le Amerika’da provaya başladık. O dönem Çiğdem, Kuzey Karolina’da tiyatro dersleri veriyordu ve ders verdiği yerde prova yaptık. Oyunun çıkmasına yakın İstanbul’a geldik ve oyunu, Nedim Saban’ın Tiyatro Kare’sinin yapımcılığında AkSanat’da çok zor koşullarda oynadık..

Yanılmıyorsam, Kendine Ait Bir Oda AkSanat’ta sahnelenen ilk tiyatro oyunudur. AkSanat’ın o sahnesinde bir ay oynadıktan sonra, Tiyatro Kare oyunu, başka sahnelerde götürdü. Turneler yapıldı. Oyun bayağı oynadı ama Danton’un Ölümü kadar ilgi çekmedi galiba.

Aslında, Türkiye’de, iki oyunu da, iyi niyetle tartışmadı kimse. Yani, “şöyle değil de böyle olsa ya da bu bakışın şurası eksik burası fazla” gibi görüşler olmadı. Bize, yeni ya da farklı şeylere karşı genel bir kabullenmeme hali var bence. Bugün bunların biraz kırıldığını görüyorum.

M.Akdağ : Gelelim “Bugün”e bugünlerde Türkiye’de yapmayı planladığınız bir şeyler var mı?

S.Fırıncıoğlu : Var. Geçen sene SALT’da yaptığım bir iş var. “Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası”
Çok farklı bir iş oldu. Türkiye’ye gidiş gelişlerimde Mimar Sinan Üniversitesi Çağdaş Dans Ana Sanat Dalında bazı konuşmalar yapıyorum üç beş saat süren. O konuşmalara katılan genç dansçılardan birkaç tanesini seçip yaptım “Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası”nı. Çok verimli bir iş oldu.

Ekip çok sahiplendi işi ve tekrar, tekrar oynamak istiyorlar. Şimdi o işi, aynı ekiple yeniden yapmak istiyorum, çünkü çok memnunum o ekipten. Bu işi tekrar yapabilmemiz için önayak olan, destekleyen insanlar da var ama mekan bulmak çok zor.

Türkiye’de mekanlar çok kısıtlı sürelerle verilebiliyor. Oyununuzla girip, dekoru koyup, oynayıp çıkmanız gerekiyor. Sahneler uzun süreli çalışmalar yapmak için uygun değil çünkü sahne sahipleri bu sahneleri idare edebilmek için, sahnede Yoga dersleri, tiyatro atölyeleri ya da bunun gibi şeyler yapmak zorundalar. Görüştüğüm birkaç yer var. Bakalım eğer mekan sorununu çözebilirsek “Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası*nı yeniden sahneleyeceğiz.

M.Akdağ : Benim sorularım bu kadar. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

S.Fırıncıoğlu : Aslında var. Belki görmüşsündür internette. “İsteyen Okusun” diye bir bloğum var. Orada da yazıyorum bu konuyu.
Gençler konusunda duyarlı ve endişeliyim. Çok yoğun bir genç kesim var ve bu çocukların çoğu işsiz! İş yaptıkları zaman da çok az para kazanıyorlar. Burada boğuluyorlar. Kaçmaya çalışıyorlar. Kaçabilen de kaçıyor. New York’a geldiklerinde, yaptıkları işleri takip ediyorum. Çoğu da boş değiller. Çok yetenekli, donanımlı çocuklar.

Burada New York’takinden çok daha fazla oyun üretiliyor. Çok daha fazla grup var ama bölük pörçük. Çok atomizeler… Herkes, kendi küçük alanında çok farklı şeyler yapıyorlar. Bir konsensüs de yok aralarında. Bakıyorum, “Nedir akım^?” diyorum. Bir akım da yok. Bir birliktelik de yok. Şu anda, bütün derdim, bu çocuklara bir şeyler verebilmek.

M.Akdağ : Söyleşi için çok teşekkür ederim. Sizi ve işlerinizi İstanbul’da daha çok görmek isterim.

S.Fırıncıoğlu : Ben de istiyorum. Bakalım, neler yapacağız daha…

Röportaj: Murat Akdağ

Yeşil Gazete

Yorum


işlemi tamamlayınız: