Aklın, Etiğin ve Estetiğin Sesi: Sevinç Erbulak

Yavuz Pak – Pınar Çekirge

Başlangıçta Tanrı sözcüsü sayılan şair, zaman içinde “oyuncuya” dönüşür. Antik Yunan’da “oyuncu” karşılığı olarak kullanılan sözcük hem “yanıt (karşılık) veren” hem de “yorumlayan” anlamında kullanılan “hypokrites”tir. Hypokrites’in türediği sözcük ise, belirtileri yorumlamak, soruları yanıtlamak anlamına gelen “hypokrinomai”dir.(1) Sözcüğün kökeni, oyuncunun sadece oyuncu olmadığının, aynı zamanda yaşama, topluma ve insana dair “yorumcu” olduğunun ifadesidir. Sevinç Erbulak, sanatının icrasında kendisini başarıdan başarıya taşıyan yeteneği kadar, entelektüel kapasitesi, birikimi, deneyimi, ilkeli duruşu ve hayata bakışı ile 21. asırda Antik Yunan’daki “hypokrites”i anımsatan bir “oyuncu/yorumcu”. Bugünün terminolojisiyle, tüm sahteciliklerin ve illüzyonların ötesinde ve elbette karşısında duran “gerçek bir sanatçı”.

sevinc erbulak 1Antik Yunan’da tiyatro, salt bir oyun yeri değil, insanların kendileri ve toplumlarıyla ilgili gerçeklerle yüzleştiği etik/politik bir arenadır. Benzer biçimde, tiyatronun içkin olduğu sanat da, salt estetik bir güzellik değildir ve dünden bugüne iki önemli niteliği taşır bünyesinde: “Toplum üyeleri üzerindeki baskıları hafiflettiği için koruyucu niteliği ve hafifletmek için uyardığı baskıların bilinç düzeyine çıkmasına yardım ederek kişiyi yaşamın gerçekleriyle yüzleştirdiği için kışkırtıcı ve yıkıcı niteliği.”(2) Bu tarihselliği kendisinde içselleştirmiş olan Erbulak, sanatın ve sanatçının doğal ve kaçınılmaz olarak “politik” oluşunun altını çiziyor: “Şöyle bir yaygın kanı var: ‘Sanatta politika olmaz. Sanatçı dediğin bütün görüşlere yakın olacak, nerede durduğunu belli etmeyecek.’ Bu yaygın kanıya asla inanmıyorum. Sanatın herhangi bir dalıyla uğraşan bir sanatçı, en suya sabuna dokunmadığı eseriyle bile politiktir.”

Althusser’in dediği gibi, “Birisi gelip size “politika yapmıyorum” derse, o insanın politika yaptığından emin olabilirsiniz. Freud’un yadsıma dediği şeydir bu. Adı ne olursa olsun politika yapmaktan sakındığını iddia eden sanat, utanan sanattır. Tiyatro söz konusu olduğunda da durum aynıdır; gece eğlencesi tiyatrosu, mutfak tiyatrosu, basit estetik zevk tiyatrosu… Utanan felsefe nasıl teori hastasıysa, utanan sanat da estetik üzerine eleştirel söylem hastasıdır ve her ikisi de bir uyutma, bir baş dönmesi, bir katıksız hazlanma görülür ve sanat bir tüketim ve haz nesnesine dönüşür.”(3)

Erbulak, “Sanat son derece politik bir eylemdir ve öyle olmalıdır. Sanatçı dönüştürücü gücünün farkına varmalı ve bunu kullanabilme becerisinde olmalıdır.” diyerek devam ediyor. Bu sözleriyle sanatın politikaya içkinliğine dair Platon öğretisini anımsatıyor bize: “Mekânın, zamanın, yeteneklerin ve yeteneksizliklerin bölüşümünde bir çatlak ortaya çıktığında başlar politika. Kaderlerine yazgılı varlıklar, dünyada görülmeyeni gördürmek amacıyla, ya da bedenlerin çıkardığı bir gürültü gibi anlaşılan şeyi, ortak olanı tartışan söz olarak duyurmak amacıyla ortak bir dünyayı bölüşen kişiler olduklarını ilân ettiklerinde başlar politika. Sanat, politikaya temas ediyorsa, kendini bir uyuşmazlık deneyimi, sanatsal üretimleri de toplumsal amaçlara dair bir eyleyiş hali olarak tanımladığı için etmektedir.”(4)Sadece tiyatro seyircisi değil, bugün bu ülkede insanların büyük çoğunluğu uyuştu! Uyuşturuldular, korkutuldular. Korku belası, sadece yaşam döngümüzün devamı üzerine kurulu olduğu için, yaşam devam etsin, sadece eve ekmek gelsin diye kendimizden çok fedakârlık yapmaya başladık. Sanat bu koca çöplüğün içinde atıl kalıyor insanlar için. Oysa tam tersine, sanatın dönüştürücü, değiştirici ve iyileştirici güçleri var ve müdahil olmak durumunda.” diyerek tarihsel olanı güncelliyor ve sanat ile politika arasındaki diyalektik bütünselliği vurguluyor Erbulak.

sevinc erbulak 2Tiyatronun hemen her alanında var olan bir oyuncu olarak, alternatif tiyatrolar üzerine önemli değerlendirmeleri var Erbulak’ın:“Alternatif tiyatroların varlığı çok önemli ve daha da önemli olan her gece yüzlerce tiyatronun perde açması değil, işi dönebilen bir hale getirebilmek. Kumbaracı50, DOT, Şermola vb. 15 yılı aşkındır varlar. Sonra diğerleri eklendiler. Beyoğlu’na konuşlandılar önceleri, sonra Karaköy vb. dağıldılar. Ortak bir program hazırlamışlardı vaktiyle. Akordiyon gibi açılan, tüm sahnelerin oyun programlarının olduğu broşürleri vardı. Şehir Tiyatrosunda bizim yaptığımız gibi, farklı oyunlarla farklı sahnelere gidiyorlardı. Bir dayanışma vardı aralarında ve birbirlerine göre programlarını hazırlıyorlardı. Ortak sıkıntıları vardı: Kiralarını ve diğer masraflarını ödeyebilmek. Bence, bugün 50 alternatif sahne varsa, bu sayı 10’a indirilmeli ve bu 10 mekânın gideri-geliri paylaşılmalı aralarında. 50 alternatif tiyatro bu 10 mekâna konuşlanarak programlarını birlikte hazırlamalı, imece usulü bir işleyiş sağlanmalı aralarında. Sanatsal ölçeklerde birleşemeseler de, ki çok farklılar birbirlerinden, ayakta kalabilmek için öncelikle ve ivedilikle mekânlarda birleşmeleri gerektiğini düşünüyorum.“

Her çağdaki sanatsal yaratımın özellikleri ve anlamı her zaman kendi ifadesi olduğu toplum tasarısıyla nedensel bir bağlantı içinde bulunur. Erbulak birikimi ve deneyimi ile bu gerçekliği dile getiriyor: “Bizim ülkemizde, maalesef, sanatın bütün dalları için gereksiz bir lüks olduğu kanısı çok yaygın. ‘Önce ben bir karnımı doyurayım, sonra kalırsa param operaya giderim’ anlayışı hâkim. Oysa, opera, bale, tiyatro gibi sanat dallarının her biri bir doygunluk verir insanlığa. Çünkü çok haklı bir biçimde, ruhunu doyurmadan önce karnını doyurmak istiyor insanlar. Bu düşünce yapısını tenkit etmiyorum asla. Çünkü öğrendiklerimizle yaşıyoruz hayatı. Bir insanın yetişkinliğinde tiyatroyu sevebilmesi için, hafta sonları E-5 kenarında piknik yaparak, AVM’lerde hiçbir zaman erişemeyeceği şeyleri vitrinden izleyerek değil, meselâ tiyatroda çocuk oyunları seyrederek geçirmesi gerekiyor çocukluğunu. Böyle büyümeyen bir çocuktan, yetişkinliğinde tiyatroya, operaya, baleye gitmesini ya da sanata zaman ayıramadığı için hayıflanmasını, kendisini eksik hissetmesini bekleyemiyoruz haliyle. Tüketim toplumu, televizyon, popüler kültür, bilgisizlik ve sanata ilgisizlik gibi olgular da bu inancı körüklüyor. Toplumsal değer yargıları altüst olurken sanat da bundan etkileniyor kaçınılmaz olarak.” Nitekim, toplumsal yaşantının yoğunlaştırılmasını, aydınlatılmasını ve yorumlanmasını sanat çeşitli derecelerde yerine getirir. Sanatın toplumsal bir açıklamasını yapabilmek için, Erbulak gibi, onu toplumsal çerçevelere bağlı olarak da ele almak gerekiyor. Zira, toplumsal yaşamın bir parçası olarak sanat, yaşamla iç içe bir işlev üstlenir tarih boyunca. Fischer’in dediği gibi: “Belli ki kendini asmak istiyor insan. Tüm insan olmak istiyor. Ayrı bir birey olmakla yetinemiyor; bireysel yasamın kopmuşluğundan kurtulmaya, bireyciliğin bütün sınırları ile onu yoksun bıraktığı, ama onu gene de sezip özlediği, bir doluluğa, daha doğru, daha anlamlı bir dünyaya geçmek için çabalıyor. Kişiliğinin geçici, rastgele sınırları, yasayışının kapanıklığı içinde kendini tüketmek zorunluluğuna başkaldırıyor. İstiyor ki, “benliğinden” ötede, kendi dışında ama yine de kendi için vazgeçilmez bir şeyin parçası olsun. Çevresindeki dünyayı soğurmayı, kendisinin kılmayı, meraklı, çevreye aç benliğini bilimin, tekniğin en uzak burçlarına, atomun en gizli derinliklerine değin yöneltmeyi, sınırlı benliğini sanatta toplu yaşayışla birleşmeyi, bireyselliğini toplumsallaştırmayı özlüyor. ” (5)

Erbulak, bu sözlerle ifade ettiği, “sanata ve tiyatroya içkin umutlu ve iyimser yaklaşımını” öğrencilerinden aldığı kadar, tarihsel kavrayışına ve sanat felsefesine de borçlu: “Dünyanın iniş çıkış dönemleri vardır, kavram olarak hiçbir şey olmayacaktır sanata. Çünkü mağaraya resim çizerken başlamış bir süreç bu; ateşin etrafındaki bir taklitten söz ediyoruz. Çok güçlü bir köke, dünyadaki bütün sistemleri, bütün iktidarları devirebilecek bir kudrete ve birikime sahip sanat. Bugün, bu ülkede sanatın herhangi bir alanında yapıcı, yaratıcı, özgür, özgün bir dönemden geçmiyoruz belki. Ama geçecek bu süreç. 3038 yılında, ortada gezegen bile kalmamış olsa, birileri hâlâ Vivaldi’nin Dört Mevsim’ini, Fazıl’la Serenad’ın düetlerini dinliyor olacak. Belki formları değişecek ama kendisi hep var olacak sanatın. Kendi döneminde Oscar Wilde hiç bitmeyecek zannetmiştir belki de yaşadığı acıları. Ama elbette bitecek ve 3038’de Çehov, Shakespeare, Wilde hâlâ yaşıyor olacak.” Sanatın ve insanın kısa tarihi doğruluyor O’nu: “İnsan, işle insan oldu, doğal olanı yapay olana dönüştürerek hayvanlar dünyasından ayrıldı, böylece büyücü oldu; toplumsal gerçekliğin yaratıcısı insan her zaman büyük büyücü olarak kalacak, her zaman ateşi gökyüzünden yeryüzüne getiren Prometheus olacak, her zaman müziğiyle doğayı büyüleyen Orpheus olacak. İnsanlar yok olmadıkça sanat da yok olmayacak.”(6)

sevinc3

Dionysos’un bedeni yeniden bir araya getirilmek, yeniden canlandırılmak üzere parçalanmıştır. Aklın, etiğin ve estetiğin birliğini ve bütünlüğünü ifade eden “sanatın” parçalanışıdır bu. O günden beri, tiyatronun esrik tanrısı Dionysos, oyuncunun eyleme gücüyle bastırılmış bedenleri ve baskılanmış zihinleri özgürleştirmeye davet eder durur. Sevinç Erbulak, en sevgili çocuklarından biri olarak, doğduğu topraklarda Dionysos’un izini sürüyor ve aklı, etik duruşu ve estetik eyleyişiyle O’nu diriltiyor…

Demek O Da Burada… Olsun!

Neredeyse yirmi altı yıl önce bir Ağustos akşamında tanımıştım Sevinç’i.  Bal rengi gözlerine hayran kalmıştım görür görmez. Telaşlıydı, yerinde duramıyordu. Noktasız, virgülsüz konuşuyordu. Tek kelimeyle cümleler kuruyordu adeta. Kedilere tutkundu. Sokak kedilerine. Yaz güneşinde, iskele parklarında, terk edilmiş kedi yavrularına. Daha ilk karşılaşmamızda sevdik birbirimizi aslında. Biliyorum, çok sevdik.

Dünün Kırmızı Başlıklı Meryem’i, defalarca yılın en iyi kadın oyuncusu ödüllerini kazanmış bir aktris artık. Yüzünde Julliet’in hırçın ifadesi, Nihal’in dışlanmış ıssızlığı, Ophelia’nın kan pıhtısı yalnızlığı, Necla’nın dizginsiz arzuları, Meryem’in çıkışsızlığı, Seniha’nın savurgan özentileri ve daha onlarca karakter. Diyebilirim ki, sadece Kelebekler Özgürdürde yaşar kıldığı Jale kompozisyonu bile o’nun dünya standartlarındaki oyunculuğunun tartışılmaz bir belgesi olmuştur. Sonrasında Tekrar Çal Sam, İstanbul Efendisi, Tarla Kuşuydu, Bekleme Salonu, Şark Dişçisi, Ayrılık.

Beş yaşında mıydı, Açıkhava Tiyatrosu’nda Rudolf Nureyev’i izlediğinde? Büyülenmiş gibiydi sanki. Sahnede insanlara dokunulabileceğini, sanatın uçsuz bucaksızlığını ilk orada Nureyev’i izlerken alımlamıştı zaten. Evet, kararını o akşam vermişti. Sahnede olacaktı. Pusulası tiyatroydu bundan böyle.

Sevinç’in sahnede çoğaldığını fark etmişimdir her izleyişimde. İşte nasıl desem, Birsen Kaplangı, Nisa Serezli, Füsun Erbulak, Halide Pişkin, Ayfer Feray, Nevra Serezli, İrma Toto Karaca, Şevkiye May. Hepsi ve Sevinç bir aradaydılar sanki.

Sahne illüzyonu ve ustalık katındaki oyunculuk tekniğiyle sahnede yeni bir üslup, farklı bir dil yarattı Sevinç Erbulak. Anlık ve kolay şöhretin yükseltildiği, yere göğe konulamadığı günlerde yolundan sapmadı, ilkelerinden ödün vermedi hiç. Her neyi yaşıyor, neyi hissediyorsa onu oynuyor, yazıyor, söylüyor, anlatıyordu. Cesurca el sıkışmıştı hayatla çünkü.

Her repliğin soluğunu duydu, atardamarına dokundu. Her repliğin soluğunu, atardamarını kendi soluğu, atardamarıyla bütünleştirdi. Tutkusunu, içdüsünüsü, sezgilerini kattı oyunculuğuna. Yürekte ve bellekte kalan nice karakterlere can verdi peş peşe. Sanatın kıyısında oyalanmadı hiç. Gün geldi en tehlikeli sınırlarında da dolaşabildi. Cesurca, gözünü bile kırpmadan. An oldu sözden umut çoğalttı, sözden sevgi. Yaşadığı yüzyılın tanığı ve gözlemcisi, sahnede sesli harfimiz oldu her zaman.

sevinc2

1996 yılının soğuk bir Mart öğleden sonrasıydı, hatırlıyorum. Bir vakitler Füsun Erbulak, Ayberk Çölok’un sahne aldığı Galatasaray Lisesi’nin Tiyatro Salonu’nda, Sevinç’i Bozuk Düzen’de alkışlamıştım ilk kez. Kuliste, fuayede, dekorların arasındaydı zaten küçüklüğünden beri. Günün birinde Ali Poyrazoğlu sahneye itivermişti O’nu. Babasıyla aynı sahnedeydi artık, ufacık rolleri vardı. Bakkala giden, pencereden seslenen, elinde pankartla dolaşan küçük kız gibi. 1998 yılında Füsun Erbulak ile paylaştı aynı sahneyi. Kelebekler Özgürdür’de anne kız dakikalarca ayakta alkışlandılar. Ve sonrasında Sonbahar dizisinde yine beraberdiler.

“Ali Ağabey beni sahneye bıraktı, sahneye emanet etti. Düşünsenize karşımda, hayatımın en güvenli limanı, babam, Altan Erbulak vardı. Babam bana baktı, ben ona baktım bir an. Babam belki de dünyanın en basit repliğini söyledi. ‘Ne istiyorsunuz’ deyip çıkacağım aslında, olmadı. Yapamadım. Yine uzun uzun babama baktım, birbirimize baktık, seyirciye baktım ve çıktım sahneden. Çok şaşırdı Ali Ağabey bu duruma. ‘Senden hiç beklemezdim’, dedi. Ertesi hafta ‘Bir kere daha denemek istiyorum’, dedim. Çıktım sahneye, artık tutuk değildim. Babamla karşılıklı oynadık. Ali Ağabey getirdi bana 1000 TL para verdi, o parayı hala saklıyorum. Profesyonel hayatımı, Ali Poyrazoğlu’nun o sırada arkamda olup beni eliyle sahneye bırakmasına borçluyum, diyebilirim şimdi.

“Kuliste, sahnede hep bir aileydik aslında. Füsun ve Altan Erbulak kadar Nevra Serezli de annemdi mesela. Ercan Yazgan, Metin Serezli, Mete İnselel ise babam.”

Dedim ya, Sevinç’i ilk kez Bozuk Düzen’de izlemiştim. Sonrasında Çalıkuşu, İstanbul’un Gözleri Mahmur, Derya Gülü, Aşk- ı Memnu, Yaprak Dökümü, Sefiller, Meraki, Kelebekler Özgürdür, Kiralık Konak, Torun İstiyorum, Katicilik, Haydi Marsa Gidelim, İstanbul Efendisi, Tekrar Çal Sam. O küçücük kız sahnede büyüyor, büyüyordu.

Öğrencilik yıllarında, amatör bir ruhla, canla başla, büyük keyif alarak hazırladıkları Şeksi’ de yaşar kıldığı Ofelya rolünü hala özlemle andığını, hiç unutmadığını biliyorum. Bazı rollerde kalbinin kaldığını da.

“Toron Karacaoğlu okuldan hocamdı. Kiralık Konak adlı oyunda dede torunu oynamıştık. Bir akşam sahnedeyiz, oyun doludizgin devam ediyor, arkasını dönüp, ‘Sevinç fenalaştım, oyunu hızlandır,’ dedi usulca. Düşünsenize yirmi bir yaşındayım. Oyunu, panik içinde, nasıl süratlendirdim, Toron Hoca’yla sahneden nasıl çıktık anlatamam. Nöbetçi rejisör Tarık Şerbetçioğlu’ydu, ‘Oyunu keselim hocam’, dedi. Toron Hoca dönüp Tarık’a bir bakış fırlattı ve eliyle devam edeceğiz işareti yaptı. Sadece kapıda bir ambulansın hazır tutulmasını söyledi. Toron Hoca hiçbir şey olmamışçasına sürdürdü rolünü. Perde kapandığında ambulansa doğru sahne kostümüyle yürüdü. Dimdik. Aksamadan. Meğer yediği tavuktan zehirlenmiş. O akşam Toron Hoca’dan, bir oyunu yarıda bırakmak için ancak ölmek gerektiğini öğrendim. Bana o geceye kadar çok şey öğretmiş bir hocadan bahsediyorum, ama o en son öğrettiği, dört sene boyunca öğrettiklerinin çok fevkinde bir şeydi, çünkü bire bir uygulatarak yaşattı. Onlar nasıl bir kuşak bilmiyorum, armağan gibiler bizlere…

Ersan Uysal provalarda ve sahnede bana adeta evimde, odamdaymış gibi hareket etmeyi öğretti. Diyebilirim ki, kimi keskin köşelerimi onun silgisi yumuşattı, mükemmeliyetçi taraflarımı onun şakaları kırıp attı, dokunarak, göz göze bir eğitimdi bu. Ersan Uysal da, Ayla Algan, Hümeyra gibi sahne üzerindeki ilk hocalarımdan biriydi. Ve hep öyle kaldı.”

“Mesleki anlamdaki Sevinç Erbulak olarak kapladığım alanı, beni seyreden bir insana hissettirdiğim her şeyi Savaş Hoca’ya borçluyum, diyebilirim. Sadece sahneden bahsetmiyorum. Oyunculuk değil bu bahsettiğim, sevgilime nasıl davrandığımı da, sinirlendiğimde nasıl tepki vereceğimi de Savaş Hoca belirliyor hayatta. Ve tabii Yiğit Sertdemir, beraber Bekleme Salonu’nda çalışmıştık. Benden yaşça küçük olmasına rağmen o da hocalarımdan biridir.”

“Sahnede tek kişilik bir başarı mümkün değildir. Başarı sahnedeki herkesin paylaşması gereken bir durumdur çünkü. Ruhların sevişmesi gibi bir olaydır sahnede oyuncuların yaşadığı. Ancak böyle bir kaynaşmayla izleyici ve oyuncu arasında bir tür Avatar gelişim gösterebilir, organik bir bağ kurulabilir.”

“Şehir Tiyatrosu alaylı ve akademik geleneğin karması olma özelliğini halen korumakta. Kuşkusuz, günümüz koşulları alaylı geleneğin devam etmesini engellemekte. Okullar, kurslar, konservatuarların sayıca çoğalması bunun en önemli nedeni, bana göre. Alaylı geleneğin harika bir şey olduğunu savunuyorum. Onlar bize, hiçbir yerde yazılı olmayan kuralları, teknikleri, duruşları yaşatarak, göstererek, sahnede, kuliste oyunculuğu öğrettiler. O dönemlerde oyunculuğun doldurulması gereken ‘çile’si varmış, diyorum. O çile çekildikten sonra oyuncu olunurmuş.” 

“Martı oyununun 4. perdesinde Nina, Trigorin’i kast ederek: ‘Demek o da burada. Olsun!’ der. İşte bu replik bana göre dünyada yazılmış en güzel repliktir…”

O bütün oyunları, geçmişi, geleceği, bugünü konuşurken, birbirimize anlatacak, paylaşacak meğer ne çok şeyimiz varmış, diye düşündüm bir an.

Tül mavisi dağları özlediğimi ayrımsadım. Doru atlara binip giden, güzel, haysiyetli, safkan oyuncuları…Tomris İncer, Kamuran Usluer, Hadi Çaman, Şükriye Atav, Şevkiye May, Perihan Tedü, Gülistan Güzey, İsmet Ay’ı hatırladım. Derhal, mutlaka, her halde ödemeyeceğimiz gönül borçlarımızı.. Gözyaşlarım çoğaldı. Ağlayabilsem yüreğimin pasını arındırabilirdim belki. Olmadı, yapamadım.

“Baban haklıydı Sevinç” diye mırıldandım: “Akvaryumda yaşamaktansa denizde ölüm doğumdur!…”

Ve derken, yanağımdan süzülen yaşların dudağımda bıraktığı tuz…

Kaynakça:

  • Paksoy, Kılan Banu. Tragedya ve Siyaset, Mitos-Boyut Yayınları, İstanbul, 2011
  • Paksoy, Kılan Banu. a.g.e.
  • Althusser, Louis. “Sanat Üzerine Yazılar”, İthaki Yayınları, İstanbul, 2006.
  • Rancière, Jacques. “Özgürleşen Seyirci”, Metis Yayınları, İstanbul, 2015
  • Fischer, Ernst. “Sanatın Gerekliliği” Sözcükler Yayınları, İstanbul, 2012
  • Fischer, Ernst. a.g.e.


  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: