Bursa Devlet Tiyatrosu’nda Karıncalar

Zaman(sız) Bir Ölüm(ü), Neden(siz) Bir Katliam(a) Dönüştüren Savaşın Acımasızlığına Tanıklık: “KARINCALAR”

Birgül Yeşiloğlu Güler

“Söz dinlemeyin artık

Söyleneni yapmayın

Reddedin gitmeyi de

Savaşa katılmayın…”

BorisVian

 (Asker Kaçağı adlı şiirinden alınmıştır.)

Karıncalar oyunu çok sevdiğim iki yazara ait… John Steinbeck ile Boris Vian… Gökhan Aktemur’un uyarladığı oyunu Halil Akarsu yönetmiş… Bursa Devlet Tiyatrosu Feraizcizade Oda Tiyatrosu Sahnesinde seyircisine perde diyen oyunu Kamil Korunan oynuyor. İyi ki de oynuyor. Çünkü Kamil Korunan sayesinde son yılların en güzel oyunlarından birini seyrettim. Hani bazen bir yemek yersiniz ve ardından “tadı damağımda kaldı” dersiniz ya, işte Kamil Korunan’ın oyunculuğu böyle bir oyunculuk! Belleğimde izi kaldı… Feraizcizade Oda Tiyatrosu sahnesinde yüzyıllık tiyatro sanatının büyüleyici gücünüseyirciye hissettiriyor Kamil Korunan… Rejiye yönelik düşüncelerimi paylaşmadan önce kısa bir ön bilgilendirme yapmak istiyorum oyuna dair… Söze yazarlarla başlamak istiyorum…

John Steinbeck’in babası Prusya’lı, annesi İrlandalı… Kendisi 1902 Kaliforniya doğumlu. Anlayacağınız bir göçmen… Irgatlıkla geçimini sağlayan bir ailenin oğlu olarak, 1919’da gittiği Stanford Üniversitesi’nde okuduğu süre boyunca tezgâhtarlıktan tutun, marangozluğa, boyacılığa, kapıcılığa kadar pek çok işte çalışmış… Bu nedenle romanlarında emekçileri ve işçi sınıfını anlatırken zorlanmadığı görülür. Üniversiteyi bitirmeden New York’da gazetecilik yapmaya başlayan Steinbeck, kısa bir süre sonra tekrar Kaliforniya’ya döner. “Altın Kupa”, “Yukarı Mahalle”, “Bitmeyen Kavga”, “Fareler ve İnsanlar”, “Gazap Üzümleri”, “Sardalye Sokağı”, “Cennetin Doğusu”, “Al Midilli” gibi pek çok tanınmış eseri olan yazarın, 1962 yılında edebiyata katkılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü ile onurlandırıldığı bilinmekte… 1968 yılında hayata gözlerini yuman yazarın eserlerinin birçoğunu sinema perdesinde ya da tiyatro sahnesinde de görmek, seyretmek mümkün…

Boris Vian’a gelince; 1920’de Paris’de doğan yazarın, beş yaşındayken okuma yazmayı öğrendiği bilinmekte… Rus kökenli bir ailenin oğlu… Hayat hikâyesine bakınca bir dizi sağlık sorunuyla karşılaşılıyor. On iki yaşında başlayan kalp hastalığı neredeyse tüm hayatını şekillendiren en önemli etkenlerden biri…Üniversite de maden mühendisliği alanında okur.1946 yılında “Günlerin Köpüğü”, “Mezarlarınıza Tüküreceğim” ve “Pekin’de Sonbahar”’ romanlarını yazdığında henüz 26 yaşındaydı. Müzik, şiir ve tiyatroyla uğraştı. Tiyatro oyunlarında avangart ve absürt tarzı birbirine harmanladığı görülür. “Herkes Av” adlı oyununda Normandiya Çıkarması sırasında bir ailenin yaşadığı komik durumları anlatır. “İmparatorluk Kuranlar ya da Schmurz” adlı oyununda yine aileden yola çıkarak, kapitalizmi eleştirir. Varoluşçu bir yazar olan Boris Vian, 23 Haziran 1959’da romanından sinemaya uyarlanan filmin galasına katıldığında, kalp krizi geçirerek ölmüştür.

Karıncalar oyunun konusuna gelince; devlet eliyle başka bir ülkeye savaşmak üzere gönderilen ancak ne için savaştığını bile bilmeyen, cepheden firar ederken bir mayına basan ve yaşamla ölüm arasında sıkışıp kalan bir askerin hayata vedasını anlatır.

İnsanoğlunun var olduğu ilk günden günümüze kadar savaşlar hep oldu, hiç bitmedi… Önceleri ilkel insan sadece aç kalmamak için savaşırken, sonraları medeni insan güç, toprak, para ve daha birçok neden için savaşmayı ihmal etmedi. Savaşmak için nedenler her zaman vardı! Aradan yüzyıllar geçse de savaşın tahripleri ve acıları hiç unutulmadı ama insanlık buna rağmen yine de savaşmaktan bıkmadı! Savaştı, savaştı hep savaştı! Steinbeck’in “Bir Savaş Vardı” ve Boris Vian’ın “Karıncalar” adlı öykülerinden yola çıkarak hazırlanan “Karıncalar” adlı oyunda da yine böyle bir savaşla karşı karşıya kalıyoruz. Steinbeck ve Vian’ın eşsiz iki metnini Gökhan Aktemur almış ve bazı eklemelerle başarılı bir kolâj haline dönüştürmüş.

Karıncalar’ın orijinal öyküsünde final bir askerin mayına basmasıyla sonlanırken,Aktemur’un uyarlamasında ise asıl öykünün o anda başladığı gözlenir. Savaş hakkında çok da bilgisi olmayan bir askerin iradesi dışında gelişen olaylar sonucunda kendini bir anda gerçek bir savaşın ortasında bulmasıyla başlayan oyunda; insanoğlu neden savaşır sorusunun yanıtı aranmaya çalışılıyor, kanata kanata, can yaka yaka…

Karıncalar oyununda savaş kavramının matematiksel anlatımının gerçekten ne kadar da uzak ve farklı olduğu gözler önüne seriliyor tek perde boyunca… “Beşinci Ordu Yirmi İki Kilometre Daha İlerledi!” diye yazan gazete manşetlerinin ölçü biriminin karşısına gerçeğin acımasızlığı konuluyor. Mayına basmış ve bir adım bile ilerlemesi mümkün olmayan bir askerin gerçek hikâyesiyle sarsılıyorsunuz daha ilk sahnede… Bir adım ötesinin ölüm olacağını bilseydiniz, siz o adımı atabilir miydiniz sorusu ve verilemeyen yanıtı beyninizi yakıp kavuruluyor bir saat boyunca… Savaşı çıkaranlar sıcak odalarında kahvelerini yudumlarken, evinden uzakta ne için can verdiklerini bilmeyen, binlercesinin isimleri gazete sütunlarındatek satırda geçen askerleri hatırlıyoruziçimiz burkularak… Denizden karaya çıkartma yapılırken tıpkı bir karınca sürüsü gibi toprağa bırakılan ve ölen bu askerler kimdi? Nasıl bir yaşam öyküleri vardı? Ve en önemlisi ölürken ne düşünüyorlardı?

Steinbeck “Bir Savaş Vardı” adlı kitabında gemideki askerleri birey olarak ele almanın imkânsızlığından bahsetmiş ve ardından da söz konusu bu askerleri; “Dikey olsun yatay olsun, her biri 1.80’e 1.00 metrelik yer kaplayan birer eşya” olarak tanımlarken savaş politikalarını üretenlerin ölen bu gencecik kahramanlara bakışını dillendirmişti. Gerek giydikleri üniformalarla, gerekse de nesneleştirilerek kimliksizleştirilmek istenen askerlere bir ironik göndermedir Karıncalar oyunu… Üzerlerindeki üniforma, yedikleri karavana yemekleriyle neredeyse sadece bir sayı gibi görünen ve kimliksizleştiren askerlerin aslında birey olduğunu anımsatan bu oyunda sistemi sorgulamadan salondan çıkmak mümkün değil gibi görünüyor. Söz konusu bu kimliksizleştirme öylesine tahrip edici boyutlara ulaşmıştır ki, ana karakterin adı bilinmemektedir. Onun ağzından iki isim duyulur oyun boyunca. Biri sevdiği kız Jacquline’nin, diğeri ise düşman askeri Jerry’in adıdır. Bunun yanı sıra başka askerlere ait öykülerde duyarız ancak onların da adları yoktur. Hapishanelerdeolduğu gibiıslak pamuklararasında fasulye büyüten bir asker vardır… Her gün onlarca insanın ölümüne şahit olan bu isimsiz asker, ölüme inat hayatı yeşertmek ister küçük bir kabın içinde…

Yaklaşık bir saat süren tek kişilik oyunun sonunda diğer seyirciler gibi aktör Kamil Korunan’ı ayakta alkışlarken buldum kendimi… Öylesine başarılı ve güçlü bir oyunculukla rolünü oynuyor ki genç aktör, insanının içinden oyunu tekrar tekrar izlemek geçiyor ama bunu isteseniz bile yapamıyorsunuz. Çünkü oyun biletleri günler, hatta haftalar öncesinden tükenmiş oluyor… Buradan hareketle bir kez daha anlıyorsunuz ki; Bursa seyircisi gerçekten de iyi oyun, iyi reji ve iyi oyuncudan anlıyor. Genç aktörün ayakta alkışlanmasının sebebi de bu sanırım… Kamil Korunan’ın su gibi akan oyunculuğu karşısında alnından damlayan her damla ter, alkış olarak aktöre geri dönüyor.

Tek kişilik oyunlar oyuncunun sırat köprüsüdür… Ederi neyse oyuncunun, sahnede onu görürsünüz… Ne bir gram daha fazla tartar bu terazi, ne de bir gram daha az… Terazinin doğru tartacağından emin olan Kamil Korunan da, göğsünü gere gere oyunculuğunu konuşturuyor sahnede… İçselleştirmemi diyorsunuz alın size dolu doluveriyorum rolle özdeşleşmeyi diyor adeta… Mimik mi demiştiniz, buyurun seyreylesin gözünüz âlemi diyor seyircisine… Duygu değişimi mi diyorsunuz, bak bakalım var mı bir eksik? Alt metin okuması mı istediniz, buyurun bıraktım repliklerimdeki vurguları ellerinize… Yani bir başka söylemle Kamil Korunan “Karıncalar” oyununda seyredilesi bir ustalık gösteriyor seyircisine karşı… Yeri geliyor öfkeyi okuyoruz onun yüzünde, yeri geliyor acizliği yaşıyoruz onunla… Bir anda, mayına basmış ve birkaç dakika sonrasını hesaplaya(maya)n genç bir asker oluveriyoruz oturduğumuz koltuklarda… Zaman(sız) bir ölüm(ü), neden(siz) bir katliam(a) dönüştüren savaşın acımasızlığına tanıklık ediyoruz onun ustalığıyla… İçimizde bir yer sızlıyor Kamil Korunan’ın oyunculuğuyla… Savaşa ve onunla beslenen sisteme isyan ediyoruz barış kokan tarafımızla…

Yönetmen Halil Akarsu oyuncusuna çok güvendiğinden midir nedir oldukça yalın bir reji kullanmış. İyi de yapmış kanımca… Çünkü seyirci odağının başka bir yöne kaymaması genç aktörün sahnede daha da parlamasına zemin oluşturmuş gibi… Akarsu, Korunan’a destek için sahne gerisinde üç oyuncu ve birkaç efekt kullanmış sadece… Sahne gerisinde değerlendirilen ve sanki su içinde hareket ediyormuş gibi görünen üç oyuncunun başarılı olduklarını söylemek mümkün… Sözsüz oyunlarına rağmen reji ve ana kahramanı işlevsel bir şekilde destekledikleri kuşku götürmez bir gerçek… Kostüm ve aksesuarlar gerçek ya da gerçeğe çok yakın bir yönelişle kullanılmış. Işık ne metinle, ne de oyuncuyla yarışmamış. Rolünü uysal bir işbirliğiyle oyunculuğun biricik büyüsüne bırakmış. Efektler gerekmedikçe kullanılmamış. Kullanıldıklarında ise elzem bir gerekçe yaratılmış.

Ezcümle; Halil Akarsu’nun yalın rejisi, Kamil Korunan’ın üstün oyunculuğuyla birleşince ortaya net, duru ama bir o kadar da güçlü bir oyun çıkmış…Dünya adını verdiğimiz gezegenimizde ne geçmişte, ne de şimdi de savaşlar eksik olmadı hiçbir zaman… Gelecekte de olmayacak gibi… Bu bağlamda “savaş” denen acımasız gerçekliğin yerküre üzerinde her zaman olduğu ve olacağı tezi üzerinden düşünürsek, Bursa Devlet Tiyatrosu’nun “Karıncalar” oyununu seçmekte ki, haklı başarısını görebiliriz. Sonuç olarak yaklaşık bir saat süren, gerilim yüklü bu oyunu tiyatro severlerinkaçırmamasından yanayım… Çünkü metin sağlam, reji işlevsel ve oyunculuk hayranlık bırakacak düzeyde efendim… Gidin seyredin… Ruhunuz derin bir nefes alsın… Çünkü siz de bilirsiniz ki, tiyatro iyidir, iyi…

Künye

Yazan: John Steinbeck, Boris Vian

Yöneten: Halil Akarsu

Oyuncu: Kamil Korunan

Yardımcı Oyuncular: Cansu Yılmaz, M. Salih Salcan, Ali Bircan Teke

Dekor – Kostüm Tasarımı: Özge Akarsu

Işık Tasarımı: Ali Karaman

Besteci: Burçak Çöllü

Koreograf: Dicle Doğan

Dramaturgi: Tolga Güven

Yönetmen Yardımcısı: Kamil Korunan

Asistan: Ali Bircan Teke

Sahne Amiri: Sedat Parlakgün

Kondüvit: Kadir Sinan

Işık Kumanda: Mehmet Şah Güney

Suflöz: Atike Bolulu

Dekor Sorumlusu: Gökhan Satılmış

Aksesuar Sorumlusu: Aşkın Kürşat

Kadın Terzi: Gönül Akıllı

Erkek Terzi: Hüseyin Aygören

Perukacı: Ahmet İrikaya



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: