Gerçek Aşka Hüüü; Ahmet Yesevi…

Birgül Yeşiloğlu Güler

 

“Has aşkından behre alan hayran olur;

Rüsva olup, halk içinde viran olur.

Didarını taleb kılıp giryan bolur;

Ağlayı-ağlayı Hakk kokusu aldım ben işte.”

(Divan-ı Hikmet, 153)

Ahmet YESEVİ

Tiyatro sanatının diğer sanat dallarında da olduğu üzere içinde bulunduğu coğrafya ve kültürlerden etkilendiği bilinen bir bilgidir. Dramatik malzeme kaynağını Anadolu toprağından alan Türk tiyatrosu metinlerinde, edebi ve tarihi kişiliklerden yola çıkarak kurgulanmış oyun kahramanlarına rastlamak mümkündür. Bu sezon Bursa Devlet Tiyatrosu’nda tarihi bir kahraman üzerine kurgulanmış, tarihi bir oyun sahnelenmekte… Savaş Aykılıç’ın yazdığı, Ömer Naci Topçu’nun sahnelediği“Ahmed Yesevi” oyunu bu ay seyircisine ‘perde’ dedi… Oyun ve rejiye yönelik düşüncelerimi paylaşmadan önce, iki kelam söz etmek gerekmekte Ahmed Yesevi’yle üzerine… Zira tüm oyun onun hayatı ve onun yüzyıllara kök salmış öğretisi üzerine kurulmuş…

XII. yy. mutasavvıflarından olan Hoca Ahmed Yesevî, Pîr-i Türkistan namıyla tanınmış ve Yesevi öğretisiyle Türklerin Müslüman olmasında ve dinî yönelişlerinin belirlenmesinde etkili olmuş önemli bir tarihi kişiliktir. Bu öylesine bir kişiliktir ki, Yesevi’yi sadece tek bir alana sığdırmak ve(ya) sınırlandırmak mümkün değildir. Çünkü Ahmed Yesevi, edebi olduğu kadar tarihi, tarihi olduğu kadar dini, dini olduğu kadar da çok yönlü bir kişiliktir…

Yazılı tarihi kaynaklara göre Ahmed Yesevî Türkistan’a bağlı Sayram kasabasında doğmuştur. Doğum tarihî (1093?) kesin olarak bilinmemekle birlikte XI. yüzyılın ikinci yarısında dünyaya geldiğini söylemek doğru olacaktır. Yesevi’nin babası Hz. Ali soyundan geldiği kabul edi­len Şeyh İbrahim, annesi ise Mûsâ Şeyh’in kızı Ayşe Hatun’dur. Dolayısıyla da Ehl-i Beyt soyundan gelmektedir. Ailesinin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Ahmed Yesevî, anne ve babasının ölümden sonra ablası Gevher Şehnaz ile birlikte Yesi şehrine yerleşmişlerdir. Burada ilk şeyhi Arslan Baba’yla tanışan Ahmed Yesevi, böylelikle ilim öğrenme yolundaki ilk adımını da atmış olur… Yesevi’nin Arslan Baba’nın vefatından sonra önemli İslâm merkezlerinden biri olan Buhara’ya gittiği ve orada devrin önde gelen âlim ve mutasavvıflarından Şeyh Yûsuf el-Hemedânî’yle çalışıp, onun terbiyesi altına girdiği de bilinmektedir. 1160 yılında Ahmed Yesevî’nin tasavvuf ilminin hakikatine ulaşma yolundaki en önemli makamlardan biri olan irşad postuna oturduğu ve vefatına kadar bu göreve devam ettiği de bilinir. Arapça ve Farsça bilen Ahmed Yesevî; müritlerine İslâm’ın esaslarını, şeriat hükümlerini, tarikatının işleyişini öğretmek için yalın bir dille, halk edebiyatı kökenli hece vezniyle yazdığı “hikmet” dediği manzumeler söylemiş, dervişleri aracılığıyla da öğretisinin başka coğrafyalara yayılmasını sağlamıştır.Bu bağlamda Yesevi’nin hikmetlerini“dini-tasavvufi özlü söz” olarak tanımlamak doğru olacaktır.Tasavvufun olduğu kadar Anadolu Aleviliği ve Bektaşiliğinin de temeli sayılabilecek bu hikmetler,kültürümüzün en önemli miraslarından biridir…

Yazdığı manzumelerden yola çıkarak Yesevi’nin hayatına ve yaşadığı döneme bilgilerin çoğuna bu hikmetler üzerinden ulaşmak mümkündür. Hikmetlerden alınan bilgiler ışığında Ahmed Yesevî’nin altmış üç yaşına geldiğinde, tekkesinin avlusunda müritlerine yerin altında bir çilehane hazırlattığı ve vefatına kadar bu çilehanede ibadetle meşgul olarak yaşadığı öğrenilmektedir. Yesevi’nin gönüllü olarak girdiği ve ancak bir insanın sığabileceği kadar küçük olan hücresinde ne kadar kaldığı bilinmemekle birlikte, ölünceye kadar buradan çıkmadığı ve yine burada vefat ettiği de bilinmektedir. Ömrü boyunca samimi ve bilge bir sûfî olarak tanınan Ahmed Yesevî’nin müritlerini yetiştirmek, tasavvuf hakikatleriyle onları aydınlatmak için son nefesine kadar çalıştığı yazılı kaynaklarca desteklenen bir bilgidir. Yesevi öğretisi öylesine güçlü ve özgündür ki, bir rivayete göre;onun kerametleri ölümünden sonra bile devam etmiştir… Bu rivayetlere en iyi örneklerden biri; Ahmed Yesevî’nin kendisinden çok sonra yaşayan Timur’un rüyasına girdiği ve ona gireceği bir savaştan zaferle ayrılacağı müjdesi üzerinedir. Rivayete göre rüya gerçekleşmiş ve Timur gerçekten de savaşı zaferle kazanmıştır. Tarihi kaynaklar sonrasında Timur’un Ahmed Yesevî’nin kabrinin bulunduğu Yesi şehrine gittiğini ve onun kabristanına görkemli bir türbe, cami ve dergâh yapılmasını emrettiği yazar… Ahmed Yesevi’nin kabri halen bu türbenin içinde ve ilk günkü ihtişamıyla zamana karşı direnmekte ve ziyaretçilerine ev sahipliği yapmaktadır.

Ahmet Yesevi’nin öğretisini dinî-tasavvufi-ahlaki görüşlerin bulunduğu “Dîvân-ı Hikmet” adlı eserinde bulmak mümkündür. Yesevi’nin ölümünden sonra öğrencileri tarafından kaleme alınmış olan “Divan-ı Hikmet” Türk tasavvuf edebiyatının bilinen en eski örneklerinden biridir. Bu eserde “hikmet” adı verilen şiirlerin Ahmed Yesevî için amaçtan çok, amaca hizmet eden araçlar olduğunu vurgulamak gerekir. Yesevi’nin Dîvân-ı Hikmet’ti okunduğunda hikmetlerin asıl amaçlarının kişiyi daha iyiye, daha doğruya götürmek olduğu anlaşılır. Bunun yanı sıra İslâmiyet’e yeni girmiş Türklere tasavvufun incelikleriyle, tarikatın âdâb ve erkânını öğretmek, müritler aracılığıyla yaymak olduğu da gözlenir. Hikmetlere bakıldığında ana temanın ‘Hak aşkı ve ona ulaşma’ olduğu görülür. Bu bağlamda Yesevi’nin hikmetlerini, İslam’ın yüksek ahlakının damıtılarak kâmil olma yolundaki insana sunulmuş hali diye tanımlamak doğru olacaktır. Hikmetlerinde insanların hem beşerî, hem de manevî dünyalarına yönelen Ahmed Yesevî, insanları bakmaktan çok duymaya, duymaktan çok dinlemeye, yargılamaktan çok anlamaya teşvik eder… Yesevi’nin hikmetlerinde dervişlerine verdiği öğütleri öncelikle kendisinin uyguladığını, bu yönelişle öğretirken öğrenecek kadarda kibirden uzaklaştığı ve hiçlik makamına hizmet ettiği gözlenir.

Edebi kaynaklarımız arasında özel bir yere sahip olan ve içinde iki yüz elli üç adet manzum barından Dîvân-ı Hikmet’de “aşk” teması tam olarak doksan dokuz şiirde kullanıldığı gözlenmiştir. Hakka ulaşma yolundaki kulun, Allah aşkıyla yanıp kavruluşunu anlatan ve yaradan duyulan aşkını tasvir eden bu manzumelerde; Yesevi öğretisinin en temel prensiplerine rastlanır.

 Yesevi öğretisinin iki önemli eseri olarak kabul gören, “Divan-ı Hikmet” ve “Fakr-name” adlı yapıtların günümüzde tiyatro sanatında ve edebiyatta sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Ahmed Yesevi’nin iki eserinde de, İslami ve tasavvufi açıdan kusursuza yakın bir ilim öğretisi vehalk edebiyatının ilk örneklerinden olması gibi iki önemli unsuru taşıdığı gözlenir. “Divan-ı Hikmet” metinlerarası bir göndermeyle incelendiğinde temel kavramlar düzeyinde Kutadgu Bilig’e birçok yönden benzediği ve ortak özellikler taşıdığı görülecektir. Bu noktada Ahmed Yesevi’nin geçmişten aldığı kültürel mirası, kendi öğretisiyle yeniden şekillendirerek, geleceğe ilettiğini söylemek de mümkündür. Ahmed Yesevi’nin Anadolu’da Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana ve Yunus Emre gibi tasavvuf düşünürlerini etkilediğini, bu bağlamda onu geçmişi geleceğe bağlayan bir kültür köprüsü olarak değerlendirmek ve tanımlamak da doğru olacaktır.

Bu kadar önemli bir tarihi karakteri oyun metni haline getirip, sahneye taşıyan yazarın adı Savaş Aykılıç…1966’da İstanbul’da dünyaya geldi gelen yazar, Ankara Üniversitesi-Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü mezunu… Sahnenin her alanında çalışmış olan Aykılıç ismini oyuncu, rejisör, yazar olarak pek çok projede görmek mümkün… Tiyatro dışında televizyon, sinema ve radyo alanında çalışmalar yapan Aykılıç halen İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda çalışmakta… Bunun yanı sıra yazarın Cumhuriyet gazetesi’nde, Tiyatro-Tiyatro Dergisi’de, Milliyet Sanat ve Hürriyet Gösteri, Agon dergilerinde tiyatro tanıtım, eleştiri ve röportaj yazıları yazdığı da biliniyor.1995 yılında Kültür Bakanlığının “Hoşgörü” konulu film öyküsü yarışmasında “Dört Kitabın Manası” adlı eseriyle 2. ödüle layık görülen yazarın “Ah Şu Büyükler”, “ Aşk Grevi”, “Bir Kılıç Bir Kalem Bir de Kalp-Nef i”, “Troya Geçilmez”, “Kral Karun”, “Ksantos Trajedisi” adlı basılmış oyunları da bulunmakta…

Savaş Aykılıç’ın yazdığı ve Bursa Devlet tiyatrosunda bu sezon sahnelenmeye başlayan Ahmet Yesevi oyununun rejisini Ömer Naci Topçu yapmış. Selçuk Üniversitesi, Devlet Konservatuarı’nda oyunculuk eğitim alan Topçu’nun, yine aynı bölümde rejisörlük alanında yüksek lisans yaptığı bilinmekte…1997 yılında Konya Devlet Tiyatrosu’nda çalışmaya başlayan oyuncu-yönetmenin, 1999 yılında Konya Devlet Tiyatrosu müdürü ve sanat yönetmeni olmuş… 2005 yılında Bursa Devlet Tiyatrosu’na atanan Ömer Naci Topçu’nun 2006 ve 2015 yıllarında Bursa Devlet Tiyatro müdürlüğü görevine getirildiği ve halen bu görevde çalıştığı da biliniyor. Çok sayıda oyunda görev alan Ömer Nacı Topçu’nun Konya, Bursa, Erzurum Devlet Tiyatrosu başta olmak üzere pek çok şehirde oyun yönettiği de arşivlerde kayıtlı…

Ahmet Yesevi oyununun dekor tasarımı Hakan Dündar yapmış… Oyunda dekor olarak söylenecek fazla bir şey yok. Çünkü tüm oyunun dekoru sadece sahnenin sağ ve sol üst tavanından aşağıya kadar süzülen tüllerden ibaret! Bakıldığında ne kadar da basit ve alışılagelmiş bir dekor değil mi? Öyle görünse de, öyle değil işte! İşin iç yüzünün Yakup Çartık’ın ışık tasarımı ve Ömer Naci Topçu’nun yorumuyla hiç de öyle olmadığını daha ilk sahneden itibaren anlıyorsunuz… Buradaki işbirliği öylesine büyüleyici ki; o iki tül parçası yeri geliyor Yesevi’yi beşeri dünyadan koparan bir yer altı hücresinin duvarları oluyor, yeri geliyor camide namaz kılarken sırtından bıçaklanan İmam Ali’nin yasını tutan Ehl-i Beyitlerin yas tutarak girdikleri kapılar oluyor… Bu öylesine büyülü bir ekip çalışması ki; dekordaki yalınlık ışıkla şölene dönüşüyor demek yeterli sanırım… Işığın işlevselliği, rejinin gücüyle birleştiğinde, bir de buna kostümlerin güzelliği ekleniyor… FundaCebi yine harikalar yaratmış kumaş ve renkler üzerinden… Seyreden bir daha seyrediyor adeta, her oyuncuyu tek tek… En küçük detayın bile es geçmediği kostümlere, tıpkı bir tablo gibi çalışılmış makyajlar eşlik ediyor. Bursa Devlet Tiyatrosu’nun oyun bilgilendirme broşüründe adını bulamadığım ama çok da merak ettiğim bu makyöz kim diye küçük bir araştırma yaptım. Gördüm ki; makyajlar oyuncuların kendilerine aitmiş! Ne diyeyim? Bravo valla… Samimi söylüyorum yolu Bursa’dan geçenler gidip oyunu bir seyretsin ve görsünler ne kadar haklı olduğumu… Baksın makyajdaki ustalığa… Özellikle daha ilk sahnede kendinden ve dansından bahsettiren Tümay Revşan Kargın’ın makyajına, kostümüne, o kostümü taşımakta ki beden dilinin ustalığına bir bakın derim… Tam da bu noktada İmam Ali rolünü başarılıyla oynayan Ali Bircan Teke’ye de değinmek istiyorum… Anlaşılan o ki, yönetmen Ömer Naci Topçu kadroyu oluştururken öncelikle tipolojiler üzerinden hareket etmiş… Öyle olmasa bu kadar sağlam tipoloj- rol uyumunu yakalaması kolay olmazdı… Topçu hedefi 12 vuran seçimlerle doğru rollere doğru oyuncuları seçerek üzerindeki yükün bir kısmını daha en baştayken atabilmeyi başarmış… Ali Bircan Teke buna iyi bir örnek… Genç aktör gerek esmerliği, gerekse de yüzüne ait anatomik kemik yapısıyla Hz. Ali’ye o kadar çok benzemiş ki, hayretler içinde kalmamak mümkün değil… Bir de buna genç aktörün rolü üzerindeki titiz çalışması eklenince söylenecek fazla söz kalmıyor. Benzer bir durum Ahmet Yesevi karakterini sahneye çalışan Levent Uzunbilek ve Yasemin Şener için de geçerli… Yasemin Şener’in Türkmen kadınına uygun yüz ve saç rengi oyuna daha da bir gerçeklik iksiri katmış gibi… Uzunbilek’in Ahmet Yesevi rolündeki derviş sükûnetini ve bu sükûnetin içindeki derin bilgeliğini bulmak çok kolay… Çünkü aktör bunu seyircisine aktarma konusunda oldukça başarılı… Levent Uzunbilek dervişi oynarken o kadar ‘sahici’ ki, oturduğunuz koltuklardan kalkıp sanki bir hiçlik dünyasına dalıyor ve 21. yüzyılın telaşından, karmaşasından bir anda kopuyormuşsunuz gibi bir duygu yaşıyorsunuz.

Metindeki aşure geleneğini, Kabil ile Habil kıssasını, Hz. Ali’nin öldürülüşünü ve Kerbela katliamını öne çıkartan Ömer Naci Topçu, senelerin verdiği ustalıkla demek istediğini olabildiğince yalın ama bir o kadar güçlü bir yorumla söylemiş. Kullandığı müzik ve danslarla da söz konusu yorumu estetik açıdan da desteklemiş. Usta yönetmen yine zekice bir yönelişle Anadolu Alevi-Bektaşi geleneğinin semah dönme ritüelini, tasavvufumun semazen figürlerine bağlayarak hem görsel bir başarıya imza atmış, hem de Yesevi’den Rumi’ye aktarılan dini öğretinin göstergebilimsel dili olmuş…

Sonuç olarak Ahmed Yesevi ve onun ‘biricik’ öğretisini ele alan her türlü çalışmanın gerek tarihi, gerekse de edebi anlamda önemine dikkat çekmek isterim. Bu bakış açısıyla,Bursa Devlet Tiyatrosu’nda bu sezon Ömer Naci Topçu imzasıyla sahneye konulan “Ahmed Yesevi” oyununu hem görsel bir şölen olması adına, hem de sağlam bir reji olması adına seyredin derim…Tiyatronun umuda ihtiyaç duyduğu bu günlerde alkışlarınız ona umut olsun!

Dekor Tasarımı

Hakan Dündar

Kostüm Tasarımı

Funda Çebi

Işık Tasarımı

Yakup Çartık

Koreografi

Evrim Akyay

Müzik

Orhan Enes Kuzu

Ebru Sanatı Uygulayıcısı

Garip Ay

Dramaturg

Onur Erbilen

Yönetmen Yardımcısı

Serap Uluyol Karanfilci

Asistan

Ali Bircan Teke

Sahne Amiri

Civan Ödemiş

Kondüvit

Kadir Sinan

Işık Kumanda

Sinan Mahçup

Suflöz

Atike Bolulu

Dekor Sorumlusu

Nuri Yavuz

Aksesuar Sorumlusu

Aşkın Kürsat

Kadın Terzi

Gönül Akıllı

Erkek Terzi

Hüseyin Aygören

Perukacı

Ahmet İrikaya

Oyuncular

Levent Uzunbilek

Yasemin Şener

Acan Ağır Aksoy

Tümay Revşan Kargın

Cenk Turan

Cansu Yılmaz

Işıl Öztürk Sehlikoğlu

Cem Hamza Çanakoğlu

Nejat Orbay Sehlikoğlu

Nergiz Acar

Ali Bircan Teke

Salih Cem Şener

Erem Nalcı

Oğuzhan Erdoğan

Hayati Özen

Erdem Erdoğan

Mehmet Kızagül

Emine Irmak Bavkır

Zeynep Yılmaz

Kaynakça;

Bice, Hayati, (2009). Hoca Ahmed Yesevi Divan-ı Hikmet, Ankara:Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, s.322

Gürer, Betül, (2017). “Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i Ekseninde Tasavvufi Düşüncede İlahi Aşk”, bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, sayı.80, s.15.

Köprülü, Ali Fuad (1991). Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yay, s. 204

Yeşiloğlu Güler, Birgül, (2013). “Nezihe Araz’ın “Kutlu Melek” Adlı Oyununda Hacı Bektaş Veli Karakterinin, Oyun Kişisi Olarak Ele Alınışı ve İncelenmesi”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, sayı. 68, s.202-204.

Zal, Ünal, (2011). Kutadgu Bilig ve Divan-ı Hikmetteki ‘Adalet’, ‘Akıl’ ve ‘İlim’ Kavramlarının Karşılaştırılması, s.8. (10-15 Haziran 2011, The international exhibi-tion and scientific conference “Science, technology and innovative technologies in the prosperous epoch of the powerful state” uluslararası kongrede sunulan bildiri)



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: